Kadere İman

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

KADER VE İNSAN

VII. İnsanın Kendisini ve
Çevresini Bilmesi

İnsanın kendisini ve çevresini bilmesi, kendisinde olanla çevresinde bulunanın farkına varmasıdır. Bu, Kur’ân-ı Kerim’de ifade edildiği şekliyle kişinin enfüsî ve âfâkî delilleri yani kendinde ve dış dünyada bulunan gerçekleri bilmesidir.[26] Çünkü o, tek başına değil, kendisi gibi insanlardan oluşan bir toplumun mensubudur, onun çevresi birçok nesne ve olayla kuşatılmış vaziyettedir. Görünen alem dikkate alındığında kişi için iç içe geçmiş beden, ruh ve çevre şeklinde üç alan söz konusudur. Bu alanlar biyolojik ve psikolojik boyutuyla bizzat insanın kendisi, başta yakınları olmak üzere içinde yaşadığı topluluk ve çevresini kuşatan canlı-cansız nesneler dünyasıdır. Bunları bilmesi, “Ne, niçin, nasıl; kim, kime veya neye ait olduğu?” sorularının cevabını bulması ve bundan hareketle insan olma sorumluluğunun farkına varması demektir.

Bir başka açıdan kişinin çevresinde var olan nesne ve olayların kendisine katkısının ve etkisinin ne olduğunun yanı sıra onun bu nesne ve olayların meydana gelmesine katkısının ve etkisinin ne olduğunu sorgulamasıdır. Belki bu hususu şöyle de dile getirmek mümkündür: Çevremizde bulunan insan veya diğer nesne ve olayların varlığında ve çevresel faktörlerin meydana gelişinde bizim etkimiz acaba ne kadardır? Yoksa bütün var olanları kabullenmek ve ele geçenle yetinmekten öte bir şansımız yok mudur? Bu soruların cevabı insanın kendisini, çevresini ve sorumluluğunu bilmesine bağlıdır.

İnsan doğar, gelişir, belli bedenî ve ruhî özelliklere kavuşur. Bu cümle ilk bakışta içinde hiçbir sorun taşımayan bir ifade olarak görülebilir. Ancak kişinin iradesi, buna bağlı olarak özgürlüğü ve tercihleri hesaba katıldığında “Kadın veya erkek olarak var olmam hususunda bana bir tercih hakkı tanındı mı?” gibi sorular, sürekli zihnimizi meşgul eder. Bu gibi sorulara verilecek yegane cevap şudur: Bedenimiz bize sorulmaksızın ve herhangi bir tercihimiz olmaksızın takdir olunmuş ve bize verilmiştir. Bu yüzden bedenimizin bugün ne olduğu ve gelecekte nasıl bir şekil alacağı hususunda ancak sınırlı bilgi ve tahminimiz söz konusudur.

Ruhî yapımız konusunda ise bedenî özelliklerimiz kadar bile bir açıklıktan söz edilemez. Ancak insanın bedeni ve ruhu için bir alt ve bir üst sınırın belirlendiği de bir gerçektir. Kişi kendi tercihleriyle bedenî özelliklerini geliştirerek onları var olan veya takdir edilen üst sınıra çıkarabilir. Aynı şey ruhî özellikleri için de geçerlidir. Bu özelliklerini de birtakım eğitim ve egzersizlere tâbi tutarak geliştirmesi ve kendisine tahsis edilen üst sınıra taşıması mümkündür. “Bu üst sınırın ötesine geçme imkânı var mıdır?” sorusu kapalı olmakla birlikte olmama ihtimali yüksektir. Verilen imkânları geliştirmek ve genişletmek tamamen bizim irademize bırakılmıştır.

İnsanın çevresinde yer alanlar, başta anne baba olmak üzere akraba, hısım, komşu ve arkadaşlardır. Bu çevrenin de nitelik ve niceliğinde kişinin herhangi bir katkısının olduğu söylenemez. Diğer ilişki ve irtibatlar konusunda yapılacak değişiklikler yukarıda verilen örneklerde olduğu gibi belirsizdir. Yeni komşular, dostlar, arkadaşlar beklentileri karşılayabilir de, beklenmedik olumsuz sonuçlara yol açabilir de. Hayvan, bitki ve cansız varlıklardan oluşan çevre unsurları konusunda da yukarıdaki açıklamalar büyük ölçüde geçerlidir.

Dünyaya gözünü açan insan doğduğu yerdeki çevre imkânlarını peşinen kabullenmek durumundadır. Temyiz çağına yani tercih seviyesine çıktığında kişinin çevresini değiştirme imkânı bulunmakla birlikte, yeni çevreyi bizzat kendisinin sıfırdan kurması söz konusu değildir. İnsanın yapabileceği, içinde bulunduğu çevreyi terkedip yeni bir çevreye intikal etmesidir. İçinde bulunduğu çevreyi değiştirebileceğini varsaysak bile bu, çevrenin imkân ve şartlarını aşacak bir değişime imkân vermez. Dolayısıyla burada da bir alt ve üst sınırın bulunduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekir.

Kişinin yukarıda özetlenen hususları bilmesi, kendisini veya daha açık bir ifade ile kendisine takdir edileni bilmesidir. Dünyaya gözünü açtığında hazır bulduğu şartlar aslında Allah’ın onun için çizdiği kaderidir. Bu şartlara Mâtürîdî kelâmcıları fiilden önce yeterli gücün bulunması (istitâat kable’l-fii’l) demişlerdir. Yeterli gücün bulunması bir fiile niyet edildiğinde yeterli vasıta ve aletlerin ârızasız olması demektir (selâmetü’l-esbâb ve’l-âlât). Bunun anlamı yukarıda geçtiği gibi fiilden önce imkânların bulunması ve şartların elverişli olması şeklindedir, zaten birinin bulunmaması halinde fiilin gerçekleşmesi söz konusu değildir. Yeterli vasıta ve aletlerin bulunması, insanın iradesi sonucu gerçekleşecek fiil için şarttır ve aynı zamanda fiilin meydana gelme zemininin oluşmasıdır. Aslında kişinin sorumluluğu ve yükümlülüğü de bunlara bağlıdır. Anılan sebep ve şartların bulunmadığı bir durumda meydana gelen fiilden insan sorumlu tutulamaz.

Bu durumda kader, Allah’ın bizi imkânlar, şartlar ve sebepler düzeni içinde yaratmasıdır. Kazâ ise bu imkânlar, şartlar ve sebepler doğrultusunda kaderin gerçekleşmesidir. Kişiye tanınan bu imkân ve şartlar, küllî irade denilen Allah’ın insanın önüne koyduğu seçeneklerdir. Kader de insanın önüne konulan bu seçeneklerin yani küllî iradenin bir başka adıdır. Kişi, söz konusu seçeneklerden birini cüzî iradesini kullanarak tercih ettiğinde tercihi doğrultusunda Cenâb-ı Hak onun talebini yerine getirir. Böylece takdir edilen gerçekleşmiş, kader kazâya dönüşmüş olur. Burada süreç öncelikle kulun fiili işlemeye yönelik azim ve iradesinin bulunması, ardından Allah’ın o şeyi kulun iradesi doğrultusunda yaratması şeklinde işler. Öyleyse kişinin cüzî iradesini kullanarak ortaya koyduğu fiil, yapma/işleme (kesb) açısından kendisine, yaratma (halk) bakımından Allah’a aittir.[27]

İnsanın Sorumluluğunu Kavraması

İnsanın sorumluluğu kendisine tanınan imkânları ve belirlenen şartları bilmesi ve ona göre hareket etmesidir; diğer bir deyişle imtihan alanı içinde bulunduğunun bilincini taşımasıdır. Çünkü insan dünyaya gönderilirken kendisine bir mekân ve bir zaman sınırı çizilmiştir, ona tanınan özgürlük bu sınırlar içine yerleştirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de, kişiye yaratılışının hikmet ve amacını hatırlatıp sorumluluğuna dikkat çeken ilâhî beyanlardan birinin meali şöyledir: “İşte bu, dosdoğru yolumdur. Bu yola giriniz. Sizi O’na ulaşmaktan engelleyecek başka yollara sapmayınız. Allah, kendisine karşı gelmekten sakınmanız için size bunları emretmiştir.”[28]

Şunun unutulmaması gerekir ki Kur’ân-ı Kerim’in de sünnetin de insan iradesi üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur. Bunların her ikisi de sadece insana gerçeği beyan edip yol gösterir. Yola girip-girmeme, girme zamanı ve girme şekli tamamen insanın iradesine bağlıdır. “Biz insana doğru yolu gösterdik. O, ya şükredenlerden veya nankörlerden olur.”[29] Burada yer alan “doğru yol” (hidayet) ifadesi, Cenâb-ı Hakk’ın insan için önceden belirlenen imkânlar ve şartlara müdahalede bulunmadığı ve onun seçimini hangi esaslar doğrultusunda yapacağı konusunda kendisine bilgi verildiği anlamına gelir. Allah’ın peygamber göndermesi, kitap indirmesi, melekler vasıtasıyla insanlara iyi duygular ilham etmesi, tabiattaki nesne ve olayların irşat özelliği taşıması birbirinden farklı hidayet çeşitleridir.

Buraya kadar yapılan açıklamalardan anlaşıldığına göre kaderin kazâya dönüşmesi yani Allah’ın bildiği ve takdir ettiği şeylerin meydana gelmesi, aslında O’nun varlığının, yüceliğinin, bütün âlemi kuşatan kudret ve iradesinin kesin bir gerçeklik olarak (hakka’l-yakîn) kavranması demektir. İnsan ve fiilleri de âlemin bir parçası ve işleyiş kanunlarına tâbi olduğuna göre, onların da Allah’ın iradesi ve kudreti altında bulunduğu âşikârdır. Buna inanmayanlar âhiret hayatına intikal ettiklerinde anlayacaklar, sonra dünyadaki davranışlarının gözlerinin önüne serilmesiyle bunun bir hakikat olduğunu görecekler, yaptıkları zulüm, haksızlık ve kötülüğün cezasını tattıklarında da gerçeği kesin bir şekilde kavrayacaklardır.[30]

Mümin, Allah’ın takdirini bilen ve bu takdirin gerçekleşmesi anlamına gelen kazânın da Allah’ın irade ve kudretiyle gerçekleştiğine kesin olarak iman eden kimsedir. İnanmayan ise olayların gerçekleştiğini gözleriyle gördükten sonra hakikati anlayan ve kabul etmek zorunda kalandır. Çünkü inanan aklı ve gönlü, inanmayan da zan ve kuruntularıyla hareket edendir.

VIII. Sorumluluğun Kaynağı

Dünya hayatında insan yapıp ettiklerinden sorumlu tutulur, çünkü bunlar onun fiilleridir. Şayet o, iyi bir fiil ortaya koymuşsa takdir edilir, kötü bir fiil işlemişse tenkit edilir veya ayıplanır. Kıyamet gününde insanlar amellerinin karşılığına göre bir muameleye tâbi tutulacaktır. İğne ucu kadar iyilik yapan mükâfatını, zerre kadar kötülük yapan da cezasını görecektir.[31] Birçok âyet-i kerîmenin sonunda; “Allah sizin yaptıklarınızı bilmektedir.” veya “Allah, sizin yaptıklarınızı görmektedir.”[32] ifadeleri yer alır. Bunun anlamı, Cenâb-ı Hak, insanları, niyetlerinden değil, fiiliyata dökülmüş niyetleri ve iradelerinden sorumlu tutacak demektir. Öyleyse sorumluluğun kaynağı kişilerin iradeleri ve gerçekleşen fiilleridir.

“İnsanın fiilleri” terkibi lafız olarak ele alındığında fiilin insana nispet edildiği görülür. Bu şekliyle terkip, fiilin gerçek sahibinin insan olduğunu ifade eder. Ancak Sünnî anlayış noktasından bakıldığında fiillerin nispet mahallinin insan olduğu kabul edilmekle birlikte, meydana gelişlerinin ayrı bir değerlendirmeye tabi tutulduğu açıktır. Bu anlayışa göre her ne kadar fiil görünüşte insanla irtibatlı bir şekilde gerçekleşiyorsa da aslında onu meydana getiren Cenab-ı Hak’tır. Çünkü “yaratma” yoktan meydana getirme işidir. İnsan fiilleri dahil her türlü oluşum yoktan meydana gelmektedir. Şüphe yok ki bunun yaratıcısı Allah Teâlâ’dır. Kul sadece niyeti, iradesi ve teşebbüsü ile fiilin Allah tarafından yaratılmasına sebep oluşturmaktadır.

İradeli fiiller konusunda Mâtürîdiyye kelâmcıları hem Allah’ın hem de insanın eş zamanlı etkinliğini kabul ederler. Onları bu anlayışa sevkeden husus, yoktan yaratılmışlık özelliği taşıyan bir fiilin insana mal edilişinin imkânsızlığı ve bu fiillerden insanın sorumlu tutulması, dolayısıyla bir şekilde ona nispetinin gerekliliğidir. Bu sebeple Mâtürîdiyye kelâmcıları fiile iki kudretin tesir ettiğini, bunlardan yaratmayı gerçekleştiren kudretin Allah’a, fiilin oluşum zeminini sağlayan imkân ve şartların bulunması neticesinde oluşan “güç yetirme”nin insana ait olduğu kanaatine varmışlardır.[33]

Burada açıklığa kavuşturulması gereken önemli bir husus fiilin gerçekleşmesine yönelik talebin yani fiil karşısında insana ait iradenin konumunun ne olduğudur. Bu noktada Mâtürîdîler iradeyi küllî ve cüzî olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Kişiye tercih imkânı sağlanması anlamına gelen küllî irade Allah tarafından yaratılmış iken, küllî iradeyi bir yöne tahsis etme anlamına gelen cüzî irade insana aittir. Böylece Mâtürîdîler fiilin yaratılmasına tesir eden kudret ve iradeyi bir yönü Allah’a diğer yönü insana ait olmak üzere iki boyutlu düşünmüşlerdir.[34]

IX. İnsan Fiili ve Sorumluluk

Bir bütün olarak bakıldığında insanın iradî fiillerinin oluşumunda üç unsurun bulunduğu görülür. Birincisi onun istemesi yani iradesini ortaya koyması, ikincisi gücünün yeterli olması, üçüncüsü de Allah’ın fiili yaratmasıdır. Bu unsurlardan her birinin fiile tesir yönünün neden ibaret bulunduğunu araştırmakta yarar vardır. Bu takdirde kader ve kazâ ile ilgili kapalılığı bir ölçüde aşmak imkân dahiline girer.

Birinci unsur cüzî irade yani insanın istemesidir. Bu, fiilin gerçekleşmesi yönünde bir niyet ve kastın ortaya konması demektir. Cenâb-ı Hak, insanın önünde küllî irade denen seçenekler alanı yaratır. Nitekim “İşte bu dosdoğru yolumdur, ona tâbi olun, başka yollara girmeyiniz.”[35] mealindeki âyette insanın önünde birçok seçeneğin bulunduğu haber verilir. Kişi kendisine ait olan cüzî iradesiyle dıştan bir müdahale olmaksızın bu seçenekler arasında tercihte bulunur. Bu, niyet ve kastının ortaya konması demektir. Böylece fiilin oluşumu için gerekli olan birinci unsur gerçekleşir. Bu, aynı zamanda fiilin iyi veya kötü niteliğini gösteren belirleyici unsurdur.

İkinci unsur gücün yeterli olması (istitâat) yani fiile niyet edildiğinde onun gerçekleşmesi için imkân ve şartların önceden hazır bulunmasıdır. Anılan şart ve imkânlardan biri bulunmazsa fiilin gerçekleşmesi söz konusu değildir. Meselâ bir insan hacca gitmek istediğinde öncelikle imkânının olup olmadığını incelemesi gerekir. İmkân dediğimiz şey, onun malî açıdan yeterli, sağlık bakımından hac yolculuğuna elverişli olması gibi hususlardır. Şartlar ise yol emniyeti vb. şeylerdir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, “hac yoluna güç yetirebilecek olan kişilere”[36] bu ibadeti emreder. Buradan hareketle kişinin bir işi yapabilmesi için öncelikle güç yetirme imkânının bulunmasının gerektiğini söylemeliyiz. Bu unsur insandan sâdır olan fiilin gerçekleşme şartıdır. Aynı zamanda bu unsur kişinin sorumluluğunun da gerekçesini oluşturur.

Biraz önce söz konusu edilen istek ve yeterli güç unsurlarının bulunması halinde Allah Teâlâ kişinin isteği doğrultusunda fiilini yaratır. O’nun yaratması fiilin gerçekleşmesi için gerekli olan üçüncü unsurdur. Bu unsur belirleyici değil tamamlayıcıdır. Fiilin iyi veya kötü şeklinde niteliğini belirleyen ise, yukarıda geçtiği gibi birinci unsurdur. Eğer kişinin isteği gerçekleşmiyorsa ikinci unsur olan imkân, şart ve sebep noktasında bir eksiklik var demektir. Bu durumda onun dönüp imkânlarını ve şartlarını gözden geçirmesi gerekir. Şayet iradeli fiil, imkânlar ve şartlar mevcut olduğu halde gerçekleşmiyor veya imkânlar ve şartlar bulunmadığı halde gerçekleşiyorsa bu, mûcize veya keramet türünden olağanüstü bir duruma işaret eder. Bu hal, normalin dışına çıkan ve konumuzu ilgilendirmeyen bir husustur.

Yaptığımız sıralama göz önünde bulundurulduğunda, insana ait fiilin sorumluluğunun kime ait olduğu açıkça görülür. Çünkü fiilin kime nispet edileceği fiile nitelik kazandıran unsura göre belirlenir. Fiile nitelik kazandıran, kişinin isteği, niyeti ve kastıdır. Nitekim Hz. Peygamber’in, “Ameller niyetlere göredir.”[37] mealindeki hadisi de buna işaret eder. Ayrıca yemin konusunda, “Allah, sizi kasıtsız yeminlerinizden değil, kalplerinizin kararlaştırdığı yeminlerinizden sorumlu tutar.”[38] mealindeki âyet de bu duruma ışık tutmaktadır.

Cenâb-ı Hak, kişinin iradesi hususunda da hiçbir kısıtlama getirmemiştir. Yeter ki o, istek, niyet ve kastını imkân ve şartlara göre kullansın. Şüphe yok ki insana tanınan bu imkânların bir bedeli olacaktır. Nitekim dünyada aldığımız her kararın bir bedeli olmakta, iyi ya da kötü bazı sonuçlarıyla yüz yüze gelmekteyiz. Dini ilgilendiren hususlarda da aldığımız kararların karşılıklarını kısmen bu dünyada, esas itibariyle öte dünyada görecek ve yaptıklarımızla mutlaka yüzleşeceğiz.


26.    Fussılet 41/53. 27.    Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıra, II, 226. 28.    el-En‘âm 6/153. 29.    el-İnsân 76/3. 30.    bk. et-Tekâsür 102/3-8. 31.    ez-Zilzâl 99/6-8. 32.    Örnek olarak bk. el-Bakara 2/237, 265, 283; Âl-i İmrân 3/156, 180; el-Hacc 22/68; el-Ankebût 29/45. 33.    Celâleddîn ed-Devvânî, Celâl, s. 23; Kemâl b. Ebû Şerîf, el-Müsâmere, s. 111. 34.    Ebû Seleme es-Semerkandî, Cümelü usûli’d-dîn, s. 20-22, 25-26; Ebü’l-Muîn en-Nesefî, et-Temhîd, s. 53-71; Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Mevkıfü’l-beşer tahte sultâni’l-kader, s. 56-58. 35.    el-En‘âm 6/153. 36.    Âl-i İmrân 3/97. 37.    Buhârî, “Bed’ü’l-vahy”, 1. 38.    el-Bakara 2/225.
Kadere İman
KADER VE İNSAN
10:23
34:23