Kadere İman

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

KADERİN ANLAMI VE DİNÎ DAYANAĞI

I. Kaderin Anlamı

Sözlükte kader “gücü yetmek; planlamak, ölçülü bir şekilde yapmak” gibi mânalara gelir. Terim olarak, “Cenâb-ı Hakk’ın bütün nesne ve olayları ezelî ilmiyle bilip belirlemesi” demektir. Kader kavramıyla sıkı bir ilişki içinde bulunan kazâ ise sözlükte “hükmetmek; yerine getirmek” anlamını taşır. Terim olarak, “ezelde Allah tarafından belirlenen nesne ve olayların zamanı geldiğinde meydana getirilmesi”dir. Bu tanımlar Ehl-i sünnet’in önemli bir çoğunluğunu oluşturan Mâtürîdiyye mezhebine göredir.

Diğer bir önemli Ehl-i Sünnet grubu olan Eş’ariler ise, kader yerine kaza, kaza yerine kader kavramını kullanmışlardır. Her iki mezhep de insanın iradeli fiilinin yaratılmasıyla aynı fiilin iyi veya kötü şeklinde değer kazanmasını ayrı iki olgu olarak değerlendirmiştir. Çünkü Allah’ın takdiri ve yaratması iyi veya kötü değer taşımaktan uzaktır. Bir olayın iyi veya kötü vasfını kazanması mükellefin niyeti, amacı ve teşebbüsüne göredir. Tekrar etmek gerekirse nesne veya olayın yani bir fiilin özünün yaratılması ilâhî kudretin sonucu iken bunun niteliği yani vasfı, iyi veya kötü olması insanın niyet, kasıt ve azmine göre şekillenmektedir.

II. Kur’an’dan ve Sünnetten Delilleri

Kur’ân-ı Kerim’de kader bir inanç ilkesi olarak açıkça belirtilmemekle birlikte, Allah’ın yeryüzünü şekillendirmesi, her nesne ve olayı, bir ölçüye göre düzenlenmesinin “kader” kavramıyla ifade edilmiş olması kader inancının önemli bir işaret ve delili konumundadır. Nitekim kader kelimesi Kur’an’da ölçü, miktar ve güç mânalarında kullanılmaktadır. Ölçü bir şeyin mekân açısından boyutlarını ve yerini belirlemek, miktar içeriğini ve kütlesini tayin etmek, güç ise bu ikisinin meydana gelmesi için gerekli etken anlamına gelir.

Yüce Allah’ın “kâdir” veya “kadîr” ismi sadece “güç yetiren” anlamını değil, O’nun evrene ölçü koyması ve miktarını belirlemesini de ifade eder. Allah’ın ölçü koyması ve miktar tayin etmesi ise evrenin bir düzen içinde yaratılması anlamına gelir. Söz konusu düzen bugün için geçerli olduğu gibi geçmiş ve gelecek zamanlar için de geçerlidir. Öyleyse Cenâb-ı Hak, evrenin geçmişini, bugününü ve geleceğini düzenlemiş, planlamış ve programlamıştır. İnsan, evrenin bir parçası olduğuna göre Allah’ın onun da bütün dönem ve zamanlarını düzenlemesi ve planlaması yadırganmamalıdır.

Ancak Allah Teâlâ verdiği iradenin bir gereği olarak insana belirli bir hürriyet alanı bırakmıştır. Bu hürriyet çerçevesinde ona birtakım haklar verilirken bazı sorumluluklar da yüklenmiştir. Cenâb-ı Hak insana verdiği sözün gereği olarak, hürriyet alanına dokunmamakta, verdiği hakları kazanma ve sorumluluklarını yerine getirme noktasında onu dünya hayatında sınava tâbi tutmaktadır. Bu sınavın sonucuna göre ceza veya mükâfat şeklinde bir bedelin bulunduğunu da ona ayrıca bildirmiş ve buna göre bir tavır belirlemesini istemiştir.

Bu kısa açıklamadan sonra Kur’an’a bakıldığında kader kavramının çeşitli türevleriyle yüzden fazla yerde geçtiği görülür. Bütün bu âyetlerde Allah Teâlâ yaratma aşamasından idare etme aşamasına kadar kâinatı belli bir ölçü ve düzen içinde devam ettirdiğini bildirmektedir. Çünkü “Yaratmak da emr (idare) etmek de O’nun yetkisindedir.”[1]

Nitekim “Biz her şeyi belli bir ölçüye göre yarattık.”[2] mealindeki âyet de yaratma fiilinin tesadüfî değil, belli kurallar çerçevesinde gerçekleştiğini göstermektedir. Buradaki ölçü ve kurallardan maksat Allah’ın, her işini hikmetli, dengeli ve adalete uygun biçimde yaratmasıdır. Yüce Allah yaratırken mutlaka bir denge gözetir ve yarattığı şeyin mükemmel olmasını sağlar. O’nun yarattığını geçersiz kılmak, geriye döndürmek, hiç olmamış hâle getirmek kimsenin kudreti dahilinde değildir.

Aynı şekilde Cenâb-ı Hak, insanın ana rahmindeki yaratılış evrelerini ve gelişmesini bildiğini ifade ettikten sonra, “O’nun katında her şeyin bir ölçüsü vardır.”[3] buyurmaktadır. Ana rahminde kontrol altında olan insanın, dünya hayatında ve ölümden sonraki hayatta da Allah’ın bilgisi, takdiri ve kontrolü altında olduğu açık bir gerçektir. Zaten O, yeniden diriltilmeyi inkâr edenlere ilk yaratılışı hatırlatmakta ve onlara akıllarını kullanıp doğru kıyas yapmalarını emretmektedir.[4] Yukarıdaki âyette insanın ana rahminde Allah’ın irade ve kudreti altında olduğunun zikredilmesi sonraki aşamalar için de geçerlidir. Nitekim ana rahmindeki bir çocuğun ne zaman, nasıl, nerede doğacağını bilmek mümkün olmadığı gibi dünyaya gelmiş bir insanın ne zaman, nasıl ve nerede öleceğini bilmek de mümkün değildir.

Her iki duruma yönelik birtakım tahminler yürütülse bile, bunları aşan birçok sonucun oluşageldiği de bir gerçektir. Yukarıda zikredilen âyetten her şeyin ölçüsünün bir anlamda kaderinin Allah tarafından bilindiği, ancak bunu insanların bilmediği sonucunu da çıkarmak gerekir. Öyleyse kader insan için bilinmeyen (gâib) bir alandır. Bu alana yönelik sadece tahminlerde bulunmak mümkündür. Bunu aşan bir iddiada bulunmak Allah’ın koyduğu sınırı aşmak anlamına gelir. Çünkü gelecek Allah’ın kudreti dahilindedir. Zaten insan geleceği bilmekle değil, içinde bulunduğu anı değerlendirmek ve dürüst bir hayat sürdürmekle yükümlüdür. Bu da kaderin inkâr edilemez bir gerçeklik olduğunun açık bir göstergesidir.

Yine Kur’an’da yer alan bir âyet-i kerimede, “Allah’ın işi ve idaresi belirlenmiş bir ölçüye göredir.”[5] buyrulmaktadır. Fahreddîn er-Râzî, “kader” ve “makdûr” lafızlarının geçtiği bu âyette, kader ve kazâya işaret edildiğine vurgu yapar ve bir önceki, “Allah’ın emri mutlaka yerine getirilecektir.” mealindeki ilâhî beyanla bu âyetin birlikte düşünülmesi gerektiğine dikkat çeker. Buna göre Allah bir nesne veya olay hakkında hüküm verdiğinde, onun sonucu kesinlikle gerçekleşir. Öyleyse Cenâb-ı Hak bütünüyle kâinat ve bu arada insanın da dahil bulunduğu bütün olup bitenler hakkında hüküm verirken ölçü koymakta ve sünnetullah denen bir düzen içinde O’nun irade ve idaresi gerçekleşmektedir.[6]

Kaderin sünnetten delillerine gelince, çeşitli hadis rivayetlerinde yer alan bilgiler Kur’an’a göre daha net ve daha açıktır. Söz gelimi meşhur Cibrîl hadisi içinde geçen Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhirete iman şeklindeki beş esastan sonra altıncı iman ilkesi olarak hayrıyla ve şerriyle birlikte kadere iman gelir.[7] Kur’an’da Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman[8] şeklinde beş esas sayılırken kader zikredilmemişse de yukarıda temas edildiği gibi, yüzden fazla âyette kader kelimesi bir inanç esasını ifade edecek şekilde geçmektedir. Kaldı ki yine Bakara sûresinin diğer bir âyetinde (2/285) iman esasları sayılırken sadece Allah, melekleri, kitapları ve peygamberleri zikredilmiş, âhirete yer verilmemiştir. Bu durum âhirete imanın inanç esasları içinde olmadığı anlamına gelmeyeceği gibi, bir başka yerde beş esasa yer verilmesi de kader inancının iman esasları arasında yer almadığı anlamına gelmez.

Kader inancı konusunda birçok hadisin yanı sıra ashâb-ı kirâmın önemli isimlerinden ve müçtehit imamlardan birçok açıklama nakledilmiştir. Bu tür beyanlar hadis kaynaklarından başka muteber kelâm kitaplarında da yer almaktadır.

Meşhur muhaddis İmâm Buhârî, Sahîh’inde “Kitâbü’l-Kader” başlığı ile açtığı bölümde on altı bab içinde kaderle ilgili birçok hadise yer verir. Bu hadislerde Allah’ın gücünün her şeyi kuşattığı, ana rahminden ölünceye kadar insanın her hal ve tavrının ilâhî bilgi ve irade dahilinde bulunduğu belirtilir. Ayrıca kişinin, hayatı boyunca karşılaşacağı iyi, kötü her türlü nesne ve olayın Allah’ın ilmi, kudreti ve iradesi dahilinde bulunduğu vurgulanır.

Örnek olması bakımından, “Belâya uğramaktan, küfre düşmekten, kötü kazâdan ve düşmanı sevindirmekten Allah’a sığının.”[9] anlamındaki hadisi zikretmek mümkündür. Bu hadisin bab başlığında ise İmâm Buhârî, Felâk sûresinin başında yer alan, “Yarattıklarının şerrinden aydınlığın rabbine sığınırım” mealindeki âyeti zikreder.[10] Burada anlatılmak istenen şey, Cenâb-ı Hakk’ın evrene kader çerçevesinde bir düzen koymuş, insanı bu düzen içinde yaratmış ve onu imtihana tâbi tutmuş olmasıdır. İnsan bazan iyi şeylerle karşılaşabileceği gibi kötülerle ve kötülüklerle de yüz yüze gelebilir. İşte bu durumdaki insana rabbimiz hem indirdiği âyetle hem de elçisinin diliyle yol göstermektedir.

Önemli hadis kaynaklarından birini teşkil eden Müslim’in Sahîh’inde de kader konusuna sekiz bab ve otuz dört hadisten oluşan bir bölüm ayrılmıştır. Kader inancını ifade eden en açık örnek olması bakımından, “her şeyin kader dahilinde olduğu” başlığını taşıyan babın özellikle şu iki hadisini burada zikredelim: Tâbiînden Tâvûs, “Allah elçisinin birçok arkadaşına ulaştım, hepsi ‘her şeyin bir kader dahilinde olduğunu’ söylüyorlardı. Abdullâh b. Ömer’den işittiğime göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştu: Her şey kader dahilindedir. O kadar ki kişinin aczi ve çalışkanlığı bile kaderidir.” Ebû Hüreyre’den gelen hadis ise şöyledir: “Kureyş müşrikleri geldiler ve Peygamberimizle kader konusunu tartıştılar. Bunun üzerine yüzleri üzere cehenneme sürüklendiklerinde onlara, Ateşin dokunuşunu tadın.’ denilecek. Kesinlikle biz her şeyi bir kader ile yaratmışızdır.” âyeti nâzil oldu.[11]

İbn Asâkir’in Târîhu Dımaşk isimli eserinde yer alan ve Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin Tebsıratü’l-edille adlı kelâm kitabında zikrettiği şu hadis, doğrudan kader inancının varlığını göstermektedir: “Sa‘d b. Ebû Vakkâs’ın naklettiğine göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: ‘Dört şey var ki kimde bulunursa o mümindir. Kim de bu dört şeyden üçünü benimseyip birini gizlerse kâfir olur.’ Resûlullah’ın zikrettiği dört şey şunlardır: Allah’tan başka ilâh yoktur, ben O’nun elçisiyim, ölümden sonra dirilmek, hayır ve şerriyle birlikte kadere inanmak.”[12]

Meşhur müfessir Fahreddîn er-Râzî, başta sahâbe olmak üzere önemli din büyüklerinden kaderle ilgili birçok olay anlatır. Bunlar arasında en çarpıcı olanını nakledelim: “Adamın biri Hz. Ali’ye gelip, ‘Ben hem hayra hem şerre, hem sevaba hem günaha güç yetirebilirim.’ demiş; bunun üzerine Hz. Ali, ‘Sen Allah ile birlikte mi güç yetiriyorsun yoksa O’ndan bağımsız olarak mı?’ diye sorduktan sonra sözlerine şöyle devam etmiştir: ‘Eğer Allah ile birlikte güç yetiriyorum diyorsan, kendini O’nun ortağı görüyorsun demektir, şayet bütün bunları Allah’tan bağımsız yapabileceğini iddia ediyorsan, kendini tanrı görüyorsun demektir.’ Bu sözleri duyan adam oracıkta tövbe etmiştir.”[13]

III. Kadere İnanmanın Allah İnancı ile Bağlantısı

“Kader bir sırdır, kazâ ise o sırrın fâş olmasıdır.”[14] Çünkü kader konularının bilinmezleri bilinenlerinden çok fazladır. Meselenin tam ortasında yer alan ve kahramanı durumunda bulunan insanın kendisi başlı başına bilinmezler yumağıdır. İnsanın psikolojik içeriği bir yana biyolojik yönü bile tam olarak keşfedilmiş değildir. Öte yandan mutlak takdir edici Allah Teâlâ’yı tam mânasıyla bilmek de mümkün değildir, çünkü O, kendisini “gâib” yani duyular ötesi bir varlık olarak nitelemektedir. Beş duyu alanının dışına çıkıldığı andan itibaren insanın, bir meselede somut ve açık delil getirmesi oldukça zordur. Öyleyse geride elde bulunan bilgiler ve aklî verilerden yola çıkarak sonuca varmak kalmaktadır.

Fahreddîn er-Râzî, yüzyıllar öncesinden bu hususun tespitini yapmıştır. Ona göre “kader” tek başına ele alınabilecek bir mesele olmayıp bütünüyle Allah inancıyla bağlantılıdır. Öyleyse konu, başta Allah inancı olmak üzere, insanın yapısı ve sınırlı imkânlarıyla birlikte incelenmelidir.

Kader meselesinde temel soru şudur: “İnsanı fiilleri açısından tam bağımsız bir varlık olarak düşünebiliyor musunuz?” Başka bir deyişle “İnsan, Allah’tan tamamen bağımsız bir eylem ortaya koyabiliyor mu?” Probleme mezhepler açısından bakış yapıldığında Mû‘tezile bilginleri, Allah’ın önceden verdiği bir imkânla insanın kendi fiilini kendisinin yaptığını (yarattığı) ileri sürerken Mâtürîdiyye ve Eş‘ariyye âlimleri, insanın, fiillerini gerçekleştirmeye çalışırken son anda Allah’ın verdiği bir güçle yapabildiğini kabul ederler. İki Sünnî mezhep ile Mu’tezile, kulun eyleminin Allah’ın verdiği imkânla gerçekleştiği hususunda ortak görüştedirler. Ayrıldıkları husus ise, anılan imkânın veriliş zamanında ortaya çıkmaktadır. Nitekim Mu’tezile, bu imkânın insana daha başlangıçta verildiğini ileri sürerken Sünnî kelamcılar, fiilin gerçekleşme anında bu imkânın insana verildiğini söylemektedirler.

Her iki anlayışa göre de insan kendi fiillerinde bağımsız olabilmesi için Cenâb-ı Hakk’ın imkân vermesine muhtaçtır. Diğer bir deyişle kişinin, fiillerinde bütünüyle bağımsız hareket etme imkânı bulunmamaktadır; o sadece kendisine tanınan sınırlı bir kudret sayesinde fiilini yapabilmektedir. Şu kadar var ki kişinin kudreti sınırlı olmakla birlikte iradesi sınırsızdır. Beşerî iradenin sınırsızlığına yönelik en çarpıcı örnek Firavun’un çıkıp, “Ben sizin en büyük rabbinizim!” diyebilmesidir.[15] Firavun bu sözüyle, aslında tanrı olma irade ve arzusunu beyan etmiştir.

İnsana hayal gücünün genişliği açısından bakıldığında her şeyi istemesi anlamlı görünmekle birlikte, sahip olduğu kısıtlı güç bakımından ele alındığında çoğu isteklerinin imkânsız olduğu ortaya çıkar. Çünkü hayal gücü, sınırsız iradesine bağlı olarak çalışır. Öyleyse kişinin elindeki imkânlardan ve içinde bulunduğu şartlardan bağımsız istekleri hayalden ibarettir; imkânları ve şartları gözeterek geleceğe yönelik istek ve düşüncesi ise gerçekçi planlardır.

Yüce Allah verdiği sınırsız irade ile insanı sınamakta ve sorumluluğunu buna bağlamaktadır. Onun, iradesini nasıl kullandığı ve bunu teşebbüs safhasına döküp-dökmediği hususu çok önemlidir. Burada şunu da açıklığa kavuşturmakta yarar vardır: Cenâb-ı Hak insanı, zihninden ve gönlünden geçen her düşünce veya hayalden dolayı yargılamamakta, söz veya eylem yoluyla bunu gerçekleştirmeye çalışması durumunda sorumlu tutmaktadır. Buna örnek olarak bir şahsı dövmeyi zihninden geçiren kişi ne dinen ne de hukuken sorumludur. Ancak düşüncesini söze döker ve bir eyleme kalkışırsa sorumlu tutulur. Gücü dövmek istediği kişiye yetmese bile bu sorumluluktan kurtulamaz. Tarihten bir örnek vermek gerekirse, Firavun; “Ben sizin en büyük rabbinizim” derken aslında gerçekleşmesi imkânsız bir hayalini dile getiriyordu. Çünkü bir insanın tanrı olması imkânsızdı. Ancak o, bu iddiasını dillendirdiği ve gerçekmiş gibi davrandığı için sorumlu tutulmuştur. Denizde boğulurken yaptığı hatayı itiraf etmiş ama iş işten geçmiştir.

Cenâb-ı Hakk’ın kulun iradesini sınırsız kılması O’nun adaletinin gereğidir. Çünkü sınırlı iradeye sahip birinin sınava tâbi tutulması adalete aykırı düşer. Burada sınanan insanın salt fiilinden öte, iradesini kullanma biçimi, niyeti, azmi, amacı ve hedefi de önemlidir. Zaten kişiye ait sorumluluğun kaynağını da bu hususlar oluşturmaktadır. İnsan, yapan veya yapmayan bir varlıktır. Yapması ya da yapmamasından öte niçin, hangi maksatla yaptığı veya yapmadığı önemlidir.

Rahman ve rahim olan Allah, kullarının iç dünyalarından geçirdikleri kötü duyguları bildiği halde, onları teşebbüse dönüştürmedikçe suçlamayacağını ve cezalandırmayacağını beyan etmiştir.[16] Netice itibariyle kader konusunun anlaşılması, Allah’ı ve O’nun insana nasıl bir muamelede bulunduğunun bilinmesinin yanı sıra kişinin kendisini tanımasına bağlıdır. Çünkü insanın kendisini bilmesi aynı zamanda rabbini bilmesidir. Eskiler bu gerçeği “Kendini bilen rabbini bilir.”[17] vecizesiyle ifade etmişlerdir.

IV. Allah’ın İlmi ve Kader

Allah, geçmişi ve şu anda olanı bildiği gibi gelecekte olacak olanı da bilir, çünkü O, zaman ve mekândan münezzehtir. Allah’ın ilmine konu olmak bakımından bir zaman diliminin ötekinden, bir mekânın diğerinden farkı olmadığı gibi geçmişten haber vermesiyle gelecek hakkında bilgi vermesi arasında da bir ayrıcalık söz konusu değildir.

Eski dönemlerden itibaren âlimlerimiz, “Allah’ın ilmi vâcip, mümkün ve muhale taalluk eder.” demişlerdir. Bu cümlenin bir anlamı, “Allah vâcip bir varlık olan kendisini, mümkün varlık olan evreni ve içindekileri, muhal olan bir şerikinin bulunmasının imkânsızlığını bilir.” şeklindedir. Buradan Allah’ın gerçeği ve gerçek olmayanı olduğu gibi bildiği sonucu çıkar.

Biz insanlar zaman ve mekânla sınırlanmışlığımız dolayısıyla bazı şeyleri bilirken diğerleri konusunda ancak öngörü, varsayım veya hayalî birtakım tahminlerde bulunabilmekteyiz. “Yarın falanca ile görüşeceğim.” diyen kişinin sözü bir planlamadan ibarettir. Aslında buna bir tahmin veya hayal demek de mümkündür. Çünkü görüşeceği kişinin veya kendisinin ölmesi, hasta olması, engelleyici başka hususların ortaya çıkması her zaman muhtemeldir. Bu ve benzeri birçok ihtimal dolayısıyla planlama bir temenni ve tahmin olmanın ötesine geçemez. Allah, insanın söz konusu kısıtlı durumunu bildiği için birçok ibadeti şartlara bağlamıştır. Söz gelimi haccın kişiye farz olabilmesi, yeterli malî imkânın yanında yol emniyeti ve sağlık şartlarının bulunmasına bağlıdır. Bu şart ve imkânlardan birinin gerçekleşmemesi halinde kişinin hacca gitmesi farz olmaz.

Allah Teâlâ’ya nispet edilen ilmin genişliği zaman ve mekân kaydının bulunmamasından ileri gelmektedir. O’nun olmuş ve bitmiş bir şeyi bilmesiyle olacak bir şeyi bilmesi arasında fark bulunmamaktadır. Kader ve kazâ konusundaki temel yanılgımız, zaman ve mekânı dışlayarak düşünme imkânımızın bulunmayışından ileri gelmektedir. Diğer bir deyişle Allah’ı da kendimiz gibi zaman ve mekân sınırları içinde tahayyül edişimiz bizi bu yanılgıya düşürmektedir. Bu yanılgıdan kurtulmanın yolu Allah’ın zaman ve mekândan münezzeh olduğuna dair inancımızı güçlendirmekten geçer.

Allah’ın bilmesi kudret ve iradesinin, bildiği şeye (mâlûm) gerektiğinde tesir etmesi sonucunu doğurur. İnsanın fiilleri noktasından bakıldığında ise kişinin sorumlu tutulabilmesi ancak fiilinin gerçekleşmesi veya onu gerçekleştirme girişiminde bulunulması halinde vuku bulur. Bu sebeple sadece Allah’ın bilmesiyle sorumluluk, yani ceza ve mükâfat durumu gerçekleşmez.

V. Allah’ın İradesi ve Kader

Cenâb-ı Hakk’ın ilmi, kudret ve iradesi imkânlar dünyasıyla paralel biçimde işler. Bunun anlamı, “Allah bir şeyi bilirse onu irade eder ve o şey kudretiyle yaratılır.” demektir. O’nun iradesi bütün iradelerin üstündedir. “Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz. Çünkü Allah her şeyi bilen ve yerli yerince yapandır.”[18] mealindeki âyet ilâhî iradenin üstünlüğünü gösterir. Bütün iradelerin üstünde bulunan bu irade aynı zamanda çok hızlı işler. “Bir şeyin olmasını dilediği zaman ona sadece ‘ol’ demesi yeterlidir.”[19] Dolayısıyla Cenâb-ı Hak için bir şeyi geciktirmesi, oluşumunu yetiştirememesi söz konusu değildir.

Evrende var olan her şey Allah’ın kontrolü altındadır. O’nun iradesinden bağımsız bir gelişmenin vuku bulması mümkün değildir. Bir âyet-i kerîmede Hz. Peygamber’e hitaben şöyle buyurulmuştur: “De ki: Mülkün sahibi olan Allahım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden geri alırsın! Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kâdirsin!”[20] Bu âyet, O’nun iradesinin kapsamını ve işleyiş biçimini göstermesi bakımından büyük bir önem taşır. Öte yandan Cenâb-ı Hakk’ın dilemesinin önünde engel yoktur. O ne dilerse dilediği şekilde ve dilediği anda gerçekleşir.

Daha önce de değinildiği gibi Allah sorumlu kıldığı insana irade noktasında bir serbest alan tanımıştır. Bu alana kendisinin müdahalesi insanın iradesine bağlı olarak gerçekleşir.

VI. Allah’ın Yaratması ve Kader

Allah Teâlâ, sevgi ve rahmetinin gereği olarak hiçbir kulunun harama bulaşmasını ve kötü âkıbete mâruz kalmasını istemez. Ama kötülüğe yönelmiş, bu konuda azimli ve kararlı bir tavır içine girmiş insanın talep ettiği kötü fiili de gerçekleştirir.[21]

Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin belirttiği gibi şayet insan bir hareketi gerçekleştirmeyi murat etmiş, azim ve kararlılığını ortaya koymuşsa Allah onun talep ettiği fiili yaratır.[22] O’nun bu yaratması, tabiatın işleyişi için takdir ettiği “âdetullah” yani “tabiat kanunları” çerçevesinde gerçekleşir. Nitekim İmam Mâtürîdî, “İhtiyaç sahiplerini gözeten, günahlardan sakınan ve Allah’ın vaat ettiği en güzel sonucu tasdik eden kimsenin işinde kolaylık nasip ederiz. Bunun yanında cimrilik yapan, Allah’tan müstağni olduğunu düşünen ve Allah’ın vaat ettiği şeyi hiçe sayan kimsenin de işini zorlaştırırız.”[23] mealindeki âyetin yorumunu şöyle yapar: İhtiyaç sahiplerine yardım etmeye, günahlardan kaçınmaya ve Allah’ın vaat ettiğini doğrulamaya azim ve niyet eden kimseye Cenâb-ı Hak bu işleri gerçekleştirirken kolaylık sağlar. Cimriliğe, Allah’tan müstağni olmaya ve O’nun uyarısını yalan saymaya niyet eden insanın da kendisi için zor ve kötü olan bu işleri yapma imkânını ona verir.[24]

Mâtürîdî’nin yukarıdaki âyete verdiği bu anlam, kaderin kazâya dönüşmesinin insanın niyeti, azmi ve kararı doğrultusunda gerçekleştiğini ifade etmesi açısından önem arzeder. İnsanın iradesine bağlı gerçekleşen bir fiilin iyi-kötü, faydalı-zararlı, güzel-çirkin, helâl-haram özelliklerinden birini kazanması tamamen insanın tercihine bağlı olarak gerçekleşir, dolayısıyla sorumluluğu da kendisine ait olur. Netice itibariyle “Herkesin ettiği iyilik kendi yararına, işlediği kötülük de kendi zararınadır.”[25]


1.    el-A‘râf 7/54. 2.    el-Kamer 54/49. 3.    er-Ra‘d 13/8. 4.    el-İsrâ 18/51. 5.    el-Ahzâb 33/38. 6.    Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, XV, 212-213. 7.    Müslim, “Îmân”, 1; Tirmizî, “Îmân”, 4. 8.    el-Bakara 2/177. 9.    Buhârî, “Kader”, 13. 10.    Kaderle ilgili diğer hadisleri görmek için bk. Buhârî, “Kader”, 1-16. 11.    Müslim, “Kader”, 18-19; bütünü için bk. “Kader”, 1-8; hadis nr. 1-34. 12.    İbn Asâkir, Târîhu Dımaşk, IX, 14, XV, 147; XXXV, 88; Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, II, 312. 13.    Fahreddîn er-Râzî, el-Metâlib, IX, 250-251; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, I, 26 (15. hadîs). 14.    Cemâleddîn el-Gaznevî, Usûlü’d-dîn, s. 183. 15.    en-Nâziât 79/24. 16.    Buhârî, “Tevhîd”, 35; Müslim, “Îmân”, 203-205; Karadaş, İslam Düşüncesinde Âhiret, s. 145-146; 151-152. 17.    Zerkeşî, Tenzîhü’ş-şerîa, II, 402. 18.    el-İnsân 76/30. 19.    Yâsîn 36/82. 20.    Âl-i İmrân 3/26. 21.    bk. Ebü’l-Bekâ, el-Külliyât, s. 76; Uludağ, İslam’da İnanç Konuları ve İtikadî Mezhepler, s. 173-174. 22.    Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, II, 228. 23.    el-Leyl 92/5-10. 24.    Mâtürîdî, Te’vîlât, V, 470. 25.    el-Bakara 2/286.  
Kadere İman
KADERİN ANLAMI VE DİNÎ DAYANAĞI
10:23
34:23