Kadere İman

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

KADERİN BİLİNMESİ

X. Kaderi Bilmenin İmkânı

Buraya kadar anlattıklarımızın ışığı altında şöyle bir sonuca varmak mümkündür: İnsanın kendisinin veya bir başkasının kaderini bilmesi normal şartlarda mümkün değildir, ancak Allah’ın bildirmesi müstesna! Cenâb-ı Hakk’ın duyular ötesinde kalan hususları kullarına bildirmesi ya vahiy ya mûcize ya da ilham yoluyladır. Peygamberliğin son bulmasıyla vahiy ve mûcize imkânı ortadan kalkmıştır. İlham ise İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre kesin bilgi kaynağı değildir. Bu sebeple ilhamla elde edilen bilgiye dayanarak kişinin kendisinin veya başkasının kaderini bildiğini iddia etmesi doğru değildir.

Kaderin bilinmesi konusunda yaratılmışlar arasında bir farklılık da yoktur. Melek ve peygamber bile olsa bir kimsenin kaderi bilmesi imkân dahilinde bulunmamaktadır. Nitekim Hz. Âdem’in yaratılışı esnasında onunla ilgili bazı şeyleri bildiklerini sanan melekler, Allah’ın kendilerini sınaması karşısında, “(Rabbimiz!) Sen her noksanlıktan münezzehsin, biz ancak senin öğrettiklerini bilebiliriz.”[39] itirafında bulunmuşlardır. Hz. Peygamber de Allah’ın bildirmesiyle ashap içinde bulunan münafıklardan haberdar olmuştur.

İfk hadisesinde eşi Hz. Âişe’ye atılan iftirayı da ancak Allah’ın indirdiği âyetler sayesinde bilmiş ve onu aklayabilmiştir. Bütün bu ve benzeri hususlar şunu kanıtlamaktadır ki kendi geleceği anlamında kaderini bilme imkânını Allah insanın elinden almış ve bu şartlar altında onu imtihana tâbi tutmuştur ve bunu hem indirdiği kitaplar hem de gönderdiği peygamberler aracılığıyla kullarına bildirmiştir.

Cenâb-ı Hak, gayb ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Allah, müminleri şu bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. İyi ile kötüyü (inanan ile inanmayanı) birbirinden ayıracaktır. Allah, size gayb bilgisini de verecek değildir. Sadece peygamberlerinden dilediklerini seçer ve bu bilgiyi onlara verir. Şu halde Allah’a ve peygamberlerine iman edin! Eğer inanır ve kötülüklerden sakınırsanız sizin için büyük bir mükâfat vardır.”[40] Âyette sadece peygamberlere gayb bilgisinin verildiği bildirilmekle birlikte bunun da Allah’ın iradesine bağlandığına dikkat etmek gerekir. Yani peygamberin kendiliğinden gaybı bilmesi söz konusu değildir. İnsanın kaderi de gayb bilgisine dahildir.

Kişinin ilâhî irade tarafından tâbi kılındığı imtihan dünyevî sınavlarla birçok noktadan benzerlik arzeder. Nitekim sınava giren bir öğrenci ne sınav sorularını ne de nasıl bir sonuç elde edebileceğini bilmektedir. Böylesi bir belirsizlik içinde kimse sınava girmekten kaçınmadığı gibi, bu durumu yadırgamak ve uygulamaya isyan etmek de kimsenin aklından geçmemektedir. Çünkü herkes imtihan şartlarına uygun davrandığı ve soruları doğru cevapladığı takdirde kazanacağını, aksi durumda ise kaybedeceğini bilmekte ve bunu kabullenmektedir. İmtihanda bilinmeyen bütün hususlar kişinin kaderidir. İmtihana girip şartları ve soruları görmesi, sonuçlandıktan sonra aldığı derecenin kendisine bildirilmesi ise kazâdır.

Konuyu biraz açmak gerekirse, dünyevî planda herhangi bir sınava katılan kişi, salona girdiğinde imtihan şartları ve soruları görmekte, sınavın sonucunu ise hocanın bildirmesi ile ancak öğrenebilmektedir. Halbuki kendisinin bilmediği o sorular imtihanı yapan öğretmen veya komisyon tarafından bilinmektedir. Ancak hiç kimse dersin hocasına veya imtihan komisyonuna dönüp de, “Önceden soruları biliyordunuz, niçin bize söylemediniz?” diyememekte, aksine bu durumu herkes normal karşılamaktadır. Öte yandan bir hocanın imtihan esnasında verilen cevaplara bakarak öğrencinin nasıl bir sonuç alacağını bilmesi, öğrenciyi alacağı sonucun sorumluluğundan kurtarmaz. Öğrenci kötü bir sonuç almışsa bu, hocanın veya komisyonun bilmesi ve takdiri değil, hak etmesi sebebiyledir.

Bunun gibi geleceğin nasıl olacağı, kişinin kimlerle, nerede ve ne şekilde karşılaşacağı, zaman, mekân ve imkânlar karşısında nasıl bir sınav vereceği gibi alternatifler kimse tarafından bilinmemektedir. Geçmiş kişinin elinden çıkmıştır, gelecek henüz elinde değildir, ancak şimdiki zaman içinde şartlar ve imkânlar ölçüsünde karar verme imkânı vardır. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak insanın geçmişini, geleceğini ve şu anını, bunların hepsini şimdiki gibi bilmektedir.

XI. Kaderi Bilmenin Önündeki Engeller

Yukarıdan beri dile getirilmeye çalışıldığı üzere kader insanın geleceğidir. Geçmiş artık “kazâ” aşamasına intikal etmiş nesne ve olaylardır, bu alanda sadece unutma söz konusu olabilir. Şu an ise içinde yaşanılan zaman dilimidir. İnsan için bilinmez olan gelecektir. Zaten kader de insanın geleceğidir. Bir başka ifade ile insanın geçmişi kazâ, geleceği kaderdir. İşte bu noktada insanın geleceğini bilmesini engelleyen birtakım sınırların bulunduğunu ifade etmeliyiz.

İnsan özgürlüğünün sınırları, iradeli fiillerini kısıtlayan şartlar ve imkânlardır. Şartlar bir yandan kişiye bazı kolaylıklar sağlarken diğer yandan onun için kısıtlayıcı işlev de görür. İnsanın sahip olduğu imkânlar ise son derece sınırlıdır, başlangıcı ve sonu bulunmaktadır. Halk arasında yaygın olan, “Hazıra dağ dayanmaz.” sözü kişinin elinde bulunan imkânların ne kadar sınırlı olduğunu gösterir.

Kişiye tanınan başlıca imkân, sınırsız bir iradeye sahip kılınmasıdır. İradenin sınırsızlığı bazan kişiyi tanrılık iddia etmeye kadar götürür. Ancak sınırlı bilgisi ve gücü onun bu iradesine cevap veremez, bu yüzden çoğu zaman iradesinin eseri olan birtakım hayallere kapılarak pek çok sıkıntılara girer. Buna rağmen bilgisinin ve gücünün sınırlarını keşfeden kişi, kendisine verilen imkânları iyi kullanırsa gerçekçi kararlar alır, uygulanabilir planlar yapar ve geleceğini büyük ölçüde kendisi şekillendirir. Bunun için de öncelikle kişinin kendi sınırlarını ve geleceğini bilmesinin önündeki engelleyici hususları iyi tanıması gerekir. Bunlar belli başlı olarak mekân, zaman ve dünya hayatıdır, ayrıca kültürel ortam ve tarihî miras da söz konusudur.

Mekân. Biz kendimizi tanımlarken bile öncelikle bir mekân içinde olduğumuzun bilincindeyiz. Nerede yer aldığımız, nasıl bir konumda bulunduğumuz ve kiminle veya ne ile birlikte olduğumuz gibi hususların kendimizi tanımak ve tanıtmak bakımından hayatımızda ne kadar önemli olduğu ortadadır. Bu durumda mekân bizi ve hareket imkânımızı belirleyen, her girişimimizi ona göre tayin ve tespit ettiğimiz bir kalıp olmaktadır. Şayet içinde bulunduğumuz mekânın şartlarını, boyutlarını ve durumunu göz ardı edersek her girişimimizin başarısızlıkla sonuçlanacağı açıktır. Bu takdirde bulunduğumuz mekân, şartları, boyutları ve durumu belirlenerek (takdir) bize tahsis edilmiş bir alandır. Bu alanı kendimize uygun hale getirmemiz veya onu arzumuz doğrultusunda şekillendirmemiz mümkün olmakla birlikte, söz konusu mekân içinde ilk bulunan öğelerin belirleyiciliğinden sıyrılmamız da mümkün değildir. Değişiklik yaparken kalkış noktamız ve başlangıcımız o ilk öğeler üzerinden ve onlar hesap edilerek olacaktır. Diğer bir deyişle bu ilk öğeler sınırlarımızdır veya mekân içinde bize tanınan imkânlardır.

Zaman. Biz, varlığı zaman içinde algılarız. Bu algı bize “zaman içinde bulunduğumuz” bilincini verir. Öte yandan biz yine bununla aşkın varlık olan Allah hakkında zaman ve mekân tasavvur etmenin imkânsızlığı fikrine ulaşırız. Her ne kadar zamanı geçmiş, şimdi ve gelecek şeklinde ayırımlara tâbi tutsak da, aslında bilincimiz zamanı bir bütün olarak algılamakta ve içinde bulunduğu diliminde karar verirken geçmiş ve gelecek âdeta bir “şimdi”ye dönüşmektedir. Geçmişin tecrübesi, geleceğin kaygıları ile birleşmekte, şimdiki zamanda karar ve eylem gerçekleşmektedir. Bu takdirde bütün eylemler, “Sonsuz bir şimdide meydana gelmektedir.”[41] Birbiriyle bağlantılı gördüğümüz olaylardaki nedensel ilişki kalıplaşmış bir bütündeki parça gibi görünür.

Zaman, geçmiş, gelecek ve şimdiden ibarettir. Geçmiş zaman sabitlenmiştir, artık değiştirilmesi mümkün değildir. Şimdiki ve gelecek zamanın belirsiz olduğu ise herkesin mâlûmudur. Belirli olanın belirsiz olan üzerindeki etkisi de açıktır. Öyleyse şimdiki zaman kişinin kararına bağlı olarak ve geçmişin etkisi ile şekillenecektir. Gelecek zaman ise tamamıyla belirsizdir. Geçmiş zamandan elde edilen tecrübe ve şimdiki zamanın imkânlarıyla belki geleceğe yönelik planlama yapmak mümkündür. Diğer bir ifade ile en belirli zaman geçmiş zamandır; kişi şimdiki zaman dilimindeki kararlarını bu zaman dilimine göre ve ona bağlı olarak şekillendirmekte, geleceğin planlarını da buna göre yapmaya çalışmaktadır.

Kişi ileriye dönük planlamalar yaparken zaman içinde olanları bilme ihtiyacını duyar, ancak zamanın dar ve kısıtlı bir anında bulunduğundan, onun, diğer anlarda olanı veya olacak olanı tam bir şekilde bilmesi mümkün değildir.

Mekân insanın içinde bulunduğu yeri, zaman ise bu yerin geçmişten geleceğe uzanımını yani sürecini ifade eder. Bu iki unsur âdeta iki çizgi gibidir. Her ikisi de insanın, içinde bulunduğu dünya hayatında kesişerek geleceğe doğru birlikte akıp gider.

Dünya Hayatı. İmtihan belli bir zamanda, belli bir mekânda, belli bir işi yapma becerisini gösterme eylemidir. İnsan için belirlenmiş ömür zamandır, dünya mekândır, hayat ise yaşanılandır. İnsan, zaman-mekân koridoru olan dünyaya, hayat imtihanında kendisini başarılı kılacak imkânlarla donatılarak gönderilmiştir. Nitekim bir âyet-i kerîmede yer alan, “Sizin için yeryüzünde kalıp belli süre yaşamanız takdir edilmiştir.”[42] ifadesinde, yeryüzü denilen mekândan ve bir süreden bahsedilmekte, bunlara ilâve olarak insana birtakım imkânların verildiği belirtilmektedir.

“İnsanın olması gereken konumu nedir?” ya da “İnsan sonuçta neyi elde edecektir?” şeklindeki soruların cevabı, Hz. Âdem’in şahsında bütün insanlığa sunulmuştur. Ona cennet gösterilmiş, cennet hayatının lezzetleri tattırılmış ve ardından dünyaya indirilmiştir. Aslında Hz. Âdem’in şahsında bütün beşeriyet olması gereken konumu görmüş ve tatmıştır. Dolayısıyla ona belirsiz bir hedef gösterilmiş değildir; aksine kişi bildiği, tadını aldığı bir hedef için sınanmaktadır. Öte yandan insan imtihan için gerekli donanıma da sahip kılınmıştır. Bu çerçevede olmak üzere kişinin hidayetine yardımcı olacak gerek içte, gerek dışta (enfüsî-âfâkî) deliller gösterilmiş, insanın bünyesine fıtrî deliller yerleştirilmiştir.[43]

Kur’an’daki bu hakikati Hz. Peygamber’in sünneti yardımıyla çok iyi kavrayan ilk nesiller, özellikle pratik hayat üzerinde yoğunlaşmışlar, dünyaya biçilen düzen ve gaye doğrultusunda yaşamaya özen göstermişlerdir. Siyaset ve ahlâk âlimi Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn adlı eserinde, dünyayı “sorumluluk ve çalışma yeri” (dârü’t-teklîf ve’l-amel) olarak nitelemiş, insanın sorumluluklarının gereğini yerine getirecek çalışmaya yönelmesini, ihtiyaç fazlasına rağbet etmemesini ve gereğinden fazla dünya ile ilgilenmemesini salık vermiştir. Zira ona göre dünya bir araçtır, bütün çabamız asıl ve gerçek yerleşme mekânı (dârü’l-karâr) olan âhirete yönelik olmalıdır.[44] Söz gelimi sınava giren kişi, sınavdaki önceliklere dikkat eder ve kendisine tanınan süreyi en verimli şekilde kullanmaya özen gösterir. Çünkü sınavın gerektirmediği işlerle meşgul olmak kişiyi hedefinden uzaklaştırır ve sonuçta onu kaybetmeye mahkûm eder.

XII. Kaderin Bilinememesinin Hikmeti

Buraya kadar anlattıklarımızdan kaderin ilâhî boyuttaki bilgi ve takdir olduğu, dolayısıyla onun bilinemezliği ortaya çıkmaktadır. Kaderin genelde yaratılmışlara, özelde insanî boyuta intikali ancak kazâ iledir. Buna göre ilâhî takdirin belli bir zaman diliminde Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşmesine kazâ denilmektedir. Gerçekleşen nesne veya olay zaman dilimi içinde sabit gerçeklik niteliğini kazanır. İnsanın bilme imkânı işte bundan itibaren başlar. Çünkü o, ancak zaman içinde vuku bulan sabit gerçeklikleri bilip kavrayabilir.

Kaderin kazâya dönüşmesi bizim için kapalı olan ilâhî bilginin ortaya çıkmasıdır. Diğer bir deyişle bu durum, kaderin ilâhî ilim ve takdir boyutundan yaratılmış varlık alanına intikal etmesidir. Bu, aynı zamanda insanın zaman ve mekân koridorunda ilerlerken her an yeni bir olayın vukuuna yani kaderin kazâya dönüşmesine şahit olmasıdır. Çünkü zamanın akışı, olayların yenilenmesi ve olgunun her bir zaman dilimi içinde kendisini benzeriyle tekrar etmesinden ibarettir. Anlık değişimler belki bizim algımıza yansımayabilir, ancak biz zamanın geçmesi ve sürecin ilerlemesiyle değişikliklerin farkına varırız. Meselâ insanın çocukluktan ergenliğe, oradan olgunluğa ve yaşlılığa doğru seyreden hayat serüveni içinde yaşadığı anlık değişimler hemen algılanamaz ama bir yıllık veya daha fazla süre zarfında meydana gelen değişimler herkes tarafından kavranır. Bu da bize, kader ve kazânın hayat devam ettiği sürece birbirini takip ettiğini gösterir.

İnsan için hayatın devamı kaderin devamı anlamına gelir. Her an yeni bir andır, geriye dönüş yoktur. Kişi için “geçmiş” bu anlamda “kazâ”ların bir toplamıdır. Bu toplam kendi şahsiyetini, çevrenin şekillenişini, toplumun kültürünü ve insanlığın tarihini sabit bir resim olarak kişinin önüne koyar. Öyleyse geriye dönmek, kazâya saplanıp kalmak harcanan zamanı ve imkânı tekrar harcamaya kalkışmak demektir. Halbuki yapılması gereken, öne ve ileriye bakmak, geçmişteki kazâların tecrübelerinden yararlanarak gelişmeleri takip etmektir. Çünkü kişi dururken bile onun içinde bulunduğu zaman ilerler. Duran insan zamana kendini bırakır, yürüyen ise zamanı kullanır.

XIII. Kaderin Değişip Değişmemesi

Daha önce de belirtildiği gibi Allah’ın ilmine, kudretine ve iradesine dayanan kaderin değişmesi söz konusu değildir. Çünkü O’nun zatında ve sıfatlarında herhangi bir değişim düşünülemez. Değişikliklerin tamamı yaratılmışlar için geçerlidir. Ancak insanın iradesine bırakılmış bir hususta onun talep, arzu ve yönelişine göre bazı değişikliklerin olması mümkündür. Ancak bu değişikliklerin ileride nelerden ibaret olacağı ve ne şekillere bürüneceğinin bilgisi ilm-i ilâhîde değişmez. Çünkü zaman ve mekân sınırlarından münezzeh olan Allah Teâlâ olacağı olmuş gibi bilir, O’nun ilminde herhangi bir değişiklik vuku bulmaz.

Bazı âlimler, insanın geleceğine yönelik ihtimallerin çokluğunu hesaba katarak kaderi “mübrem” ve “muallak” şeklinde ikiye ayırmayı düşünmüşlerdir. Mübrem kader değişime ve insan iradesine kapalı alanda gerçekleşen kesin kaderi, muallak kader ise onun iradesi dahilinde olan gerçekleşmeleri ifade eder. Bu ayırım tamamen insanın bilgisi, iradesi ve gücünün sınırlı olmasına bağlı bir durumdur. Söz gelimi bir insan yol ayırımına geldiğinde, önündeki iki yoldan birine girmesi eşit ihtimal dahilindedir. Kişi hangi yola gireceğine o anda zihninde beliren iç ve dış etkilere göre karar verir. Durum insan için böyle olmakla birlikte Allah için herhangi bir ihtimalden söz etmek mümkün değildir. Çünkü O, kişi henüz yolun başındayken nasıl bir tercihte bulunacağını ve nereye gideceğini zaman ve mekânla sınırlı olmayan ilâhî ilmiyle bilir.


39.    el-Bakara 2/32. 40.    Âl-i İmrân 3/179. 41.    Ornstein, Yeni Bir Psikoloji, s. 97. 42.    el-Bakara 2/36. 43.    Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I, 327. 44.    Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 133.
Kadere İman
KADERİN BİLİNMESİ
10:23
34:23