Kadere İman

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

KADERLE İLGİLİ DİĞER KONULAR

XIV. İlim-Mâlûm / Tâbi-Metbû

Kader konusunda tartışılan meselelerden biri, “İlim mâlûma mı, yoksa mâlûm ilme mi tâbidir?” sorusudur. İlim Allah’ın bilmesi, mâlûm ise bu bilgiye konu olan nesne veya olaydır. Kader açısından düşünüldüğünde ilim Allah’ın insanı ve eylemlerini bilmesi, mâlûm ise insanın kendisi ve eylemleridir. Sözlükte “izlemek, ardına düşmek, uymak” anlamına gelen “teba” kökünden gelen tâbi‘ “izleyen, uyan, bağlı olan” demektir. Bir varlığın diğerine tâbi oluşunda iki özellik öne çıkar: Bağlılık ve muhtaçlık.

Bağlılık bir şeyin hem varlık kazanması hem de onu sürdürmesi için şarttır. Bütün evren ve içindekilerin Allah’a bağlılığı bu türdendir. Çocukların anne babaya bağlılıkları ise varlıkları için şart ise de bunun devamı için mutlak gerekli değildir. Allah Teâlâ bizzat söz konusu olduğunda O, mutlak mânada kendisine tâbi olunandır. O’nun hem zatı hem sıfatları hiçbir şekilde başka bir varlığa muhtaç değildir. Dolayısıyla hiçbir şekilde Allah’ın zatı ve sıfatlarının başkasına tabi olmasından bahsedilemez. Kaderin özünü oluşturan insan ve fiilleri hususunda ilâhî ilmin beşerî fiillerin peşi sıra gelmesi veya tâbi olması söz konusu değildir.

Biz ilâhî sıfatların evrene yönelik etkilerini anlatırken muhatapların zihnine yerleştirmek amacıyla, “Allah bilir, irade eder ve yaratır.” şeklinde bir sıralama yaparız. Bu tür ifadeler anlayışımızın sınırlı oluşu ve sıralamaya ihtiyaç duyuşumuzdan ileri gelmektedir. Çünkü biz zaman ve mekân içinde olduğumuz için düşüncemiz de bu unsurlara bağlı olarak işlemektedir. Aslında Cenâb-ı Hakk’ın “muhâlefetün li’l-havâdîs” (yaratılmışlara benzememe) sıfatı bunu ifade etmektedir.

XV. Hidayet-Dalâlet

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Benden size bir hidayet geldiğinde hidayetime uyanlar için herhangi bir korku olmayacaktır, öyleleri üzüntüye de mâruz kalmayacaklardır.”[45] Bu ve benzeri âyet-i kerîmelerde geçen hidayet kavramı “irşat etmek, yol göstermek, yönlendirmek” gibi mânalara gelir. Hidayet “yoldan çıkmak” anlamına gelen dalâlet kavramının zıttıdır. Hidayet, kısaca hayra götüren şeydir. Dalâlet ise bunun tam zıttı olup şerre gitmek, haktan ayrılıp batıla yönelmektir. Bu durumda hidayet kişiyi hayra yönlendiren ve ulaştıran bir işlev görürken, dalâlet hayırdan uzaklaştıran, şer ve bâtıl olana yönelten bir işlev görmektedir.[46] Kur’an’da hidayet kavramı dört anlamda geçmektedir:

1. İnsanın fizikî-mânevî güç ve melekelerinin hayrına uygun gelecek şekilde yönlendirilmesi.

2. Hak ile bâtıl, hayır ile şer arasındaki farkı görmeye yardımcı olan maddî ve mânevî destek.

3. Allah’tan kitap indirilmesi veya peygamber gönderilmesi yoluyla insanların doğru yola yönlendirilmesi.

4. Vahiy, ilham veya sadık rüya ile kişilerin uyarılması ve desteklenmesi.[47]

Bu son şıkka hidâyet-i hâssa yani özel hidayet denilmektedir. Bunun anlamı yüce rabbimizden kişilere özel uyarı ve desteklerin gelmesidir. Ancak söz konusu destek belli kişilere has olması ve onlarla sınırlandırılması şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu tür bir hidayet aslında herkese yönelik olmakla birlikte, kişilerin durumlarının ve konumlarının farklılık arzetmesi sebebiyle özel bir destek niteliği kazanmıştır.

Vahiy yoluyla gerçekleşen hidayetin öncelikle peygamberlere yönelik olduğunda şüphe yoktur. Hz. Âdem’in cennetten çıkarıldıktan sonra “Allah’ın kelimelerine” mazhar olması, Hz. Yûsuf’un Züleyhâ’nın arzusu karşısında uyarılması, Resûl-i Ekrem’in Abdullâh İbn Ümmü Mektûm’a yönelik tavrı dolayısıyla ikaz edilmesi bu tür hidayet örnekleridir. Ancak burada vahyin “şeriat” şeklindeki nevinin ayrı tutulması gerekir. Orada özel olma değil umumilik söz konusudur. Bu tür vahiy, peygamber de dahil olmak üzere bütün insanlığa yöneliktir ve bağlayıcıdır. Hususi vahiy ise yukarıda verilen örneklerde görüldüğü gibi peygamberin şahsına yönelik ve sadece onu ilgilendirmektedir.

Peygamberlerin dışında kalan insanlara yönelik hidayet ise, “ilham” şeklinde gerçekleşir. Ancak bunun gerçekleşmesi, yani kişinin bundan istifade edebilmesi, Fâtiha sûresinde sıralanan şartların yerine getirilmesine bağlıdır. Buna göre hidayetin gerçekleşebilmesi için öncelikle Allah’a iman edilmesi, sadece O’na ibadet edilip O’ndan yardım istenmesi gerekir. Bu şartları yerine getiren kişi Allah’tan hidayeti hak etme konumuna erişmiş olur. Nitekim bir sonraki sûre olan Bakara’nın ilk âyetlerinde hidayetin “müttakilere” ait olduğu zikredilir.[48]

İnsan, zaman, mekân ve bunların getirdiği sınırlamalarla kuşatılmış bir varlıktır. Bir de kendisinden kaynaklanan kısıtlamalar vardır. Bu sebeple onun hidayete nâil olabilmesi için öncelikle kendisinden kaynaklanan engelleri aşması, bunun için kesin bir irade ortaya koyması gerekir.

İmam Mâtürîdî’ye göre hidayetin iki boyutu vardır: Hakkı bilmek ve hakka ulaşmak.[49] Çünkü hakkı bilmek ile hakka ulaşmak ayrı ayrı şeylerdir. Hakkı bilen herkesin hakka ulaşamadığı geçmişten günümüze kadar geçirilen tecrübelerle sabittir. Söz gelimi Hz. Peygamber’in amcası Ebû Tâlib, Allah’ı ve Hz. Peygamber’i hak olarak bilmesine rağmen, kendisinde “iman” dediğimiz hakka ulaşma hali gerçekleşmemiştir. Ebû Tâlib’in müşriklerin ileri gelenlerinin, “Atalarının dininden ayrılıyor musun?” şeklindeki sözlü baskısıyla iman etmekten vazgeçmesi, kalbinin hidayete henüz hazırlanmadığını göstermesi bakımından önemlidir.[50] Çünkü onun kalbinde Mekkelilerin korkusu Allah korkusundan daha baskındı.

Cenâb-ı Hakk’ın dilediğini hidayete erdireceği, dilediğini de dalâlete düşüreceğini haber veren âyetlere[51] gelince, bu ilâhî beyanları birkaç şekilde anlamak mümkündür:

1. Allah’ın iradesi bütün iradelerin üstündedir. O dilerse bütün insanları hidayete veya dalâlete sevkedebilir. Ancak Allah Teâlâ bunu yapmadığını ve yapmayacağını birçok âyette beyan etmiştir. Öyleyse söz konusu ilâhî beyanlardan maksat, “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”[52] beyanında olduğu gibi ilâhî iradenin diğer bütün iradelerin üstünde bulunduğunu hatırlatmaktır.

2. Söz konusu âyetler özellikle zalimlere ve kendinde mutlak güç vehmeden kibirli insanlara yönelik bir tehdittir. Kur’an’da zikredilen Nemrut ve Firavun’un durumları bunun açık örneklerindendir. Onlar kendilerinde mutlak güç vehmetmek suretiyle şirk koşmuşlar, yoldan çıkmışlar, insanlara baskı ve zulüm uygulamışlardı. Fakat Allah’ın irade ve kudreti karşısında helâk olmaktan kurtulamamışlardır.

3. Allah Tealâ, insanı yaratmış, ona belli bir ömür belirleyerek dünyaya göndermiştir. Bu ömür süresi içinde onu özgür bırakmıştır yani insana hür iradesiyle karar alma imkânı tanımıştır. Ancak birçok insan nankördür, çoğu zaman kendisine tanınan bu imkânın ebedî olacağı ve hiçbir zaman tükenmeyeceği gafletine kapılır. Buna karşılık Cenâb-ı Hak, bu tür âyetlerle insanoğlunu sürekli olarak uyarır. Kur’ân-ı Kerim’de âhiretin çokça zikredilmesinin bir sebebi de budur.

Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerim’de yer alan “dilediğini hidayete erdireceği” ve “dilediğini dalâlete düşüreceği” şeklindeki beyanlarda Allah’ın güç ve iradesiyle insanın bu güç ve irade karşısındaki konumu hatırlatılmaktadır. İnsan kendi konumunu bilecek, rabbinin kudret ve iradesinin yüceliği karşısında acziyetinin farkında olacaktır. Peygamber bile olsa hiç kimse, bir başkasını nihaî mânada hidayete erdiremez veya dalâlete düşüremez. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber’e, “Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Sadece Allah’tır ki dilediğini doğru yola iletir.”[53] buyurmaktadır.

XVI. Hayır-Şer

“Biz sınamak için sizi şerle de, hayırla da imtihan ederiz. Sonunda bize döneceksiniz.”[54] mealindeki âyette belirtildiği üzere Allah Teâlâ insanı iyilikle de kötülükle de sınamaktadır. Bu sebeple dünya hayatıyla içindeki nesne ve olaylar imtihan gereği çift kutuplu yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak, insanın mükellefiyetini sadece emir ve nehiy ile sınırlamaz, onu birtakım kolaylık ve zorluklar karşısında alacağı tavırla da denemeye tâbi tutar. O’nun bu denemesi bazan dünya nimetleri, sıhhat, âfiyet, lezzet ve sevinç şeklinde hayır olarak kendini gösterirken, bazan da açlık, korku, fakirlik gibi şer kabul edilen hususlar şeklinde ortaya çıkar.[55]

Dünya hayatında hayır gibi şer de bir realitedir. Her bir nesne ve olayın insan için hayır tarafı olduğu gibi şer tarafı da bulunur. O, bu hayır ve şer ikiliği karşısında bir izah arayışı ve tereddütlü bir sıkıntı içinde bulunur. Dünya hayatında hayır ve şerrin farklı şekillerde takdir edilmesi insanın özgürlüğü için engel teşkil etmez. İnsan, hayatı içinde karşılaştığı hayır ve şerle ilgili taşıdığı niyet, vereceği karar ve yapacağı uygulama hususunda sorumlu tutulacaktır. İşte bu şekilde irade özgürlüğünü korumak suretiyle insan için hayır ve şerrin takdir edilmesi onun için bir kaderdir. Kişinin bunlardan birini tercih etmesiyle kader olan husus kazâ hükmünü alır. Ancak tercih noktasında dışarıdan herhangi bir baskı söz konusu değildir.[56] Nitekim “Biz ona doğru yolu gösterdik, dilerse şükreden olur, dilerse nankör olur.”[57] âyeti, tercih noktasında insan için bir kısıtlama olmadığını ifade eder. Doğru yolun kişiye gösterilmesi ise telkinden ibarettir. Çünkü lütuf ve merhamet sahibi Allah, kulunun yanlış yola gitmesine razı değildir. Bunun için sürekli telkin ve hatırlatmada bulunur.

Hayır ve şerrin insanlık dünyasındaki realitelerden biri olduğunu vurgulayan Râgıb el-İsfahânî, birinden diğerine geçmenin imkân ve ölçüsünü belirlemeye çalışır. Ona göre hayır ve şer konusunda insanın iki durumu söz konusudur. Kişi hayır veya şerre derinlemesine dalmış ve tercihinde son noktaya ulaşmışsa onun geri dönüşü neredeyse imkânsız hale gelmiş, bütün çıkışlar ona kapanmış demektir. Böyle bir sonuç yoksa kişinin diğer alternatife dönmesi mümkündür. Bu durumdan kurtuluş da ilâhî destekle (tevfîk) mümkündür. Aksi takdirde Allah kişiyi kendi haline bırakır (hızlân), o da şerrin derinliğine dalar gider. İsfahânî’ye göre bu konum kişinin tövbe edememe, diğer bir deyişle tövbeyi hatırlayamama halidir. Böylesinin kalbi mühürlenmiş ve sonu belirlenmiştir.[58] Çünkü böyleleri bir ölü gibi kendilerini hayırlarına olacak her türlü telkin ve tavsiyeye kapatmışlardır.[59] “Şunu bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderken sağırlara da ses duyuramazsın!”[60]

Normal şartlar altında insan hayır olana yönelir ve şer olandan kaçar, cehalet ve hırs sonucu düştüğü kötü durumdan kurtulmak ister. Allah bu durumda olanlara tövbe kapısını sonuna kadar açar.

XVII. Kısmet

Türkçe’de “kısmet, baht, talih, nasip” genellikle birbirinin yerine kullanılan kavramlardır. Kısmet ve nasip kelimeleri daha çok eş anlamlı olarak kullanılır. Bunlar insana ömrü boyunca tayin ve taksim edilmiş paylar anlamındadır. Baht iyi ve kötü olayları düzenleyen insanüstü programdır. Talih ileride kişinin başına gelecek olaylar anlamında kullanılmaktadır.[61] Bu kavramların tamamı birbirine yakın mânalar taşır. Son zamanlarda “şans” kelimesi de söz konusu kavramlarla eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Yukarıdaki kavramların zaman zaman “kader” yerine kullanıldığı görülür. İnsanlar evlendiği kişiyi, sahibi olduğu evi, kazandığı parayı hep kısmeti veya nasibi olarak görür. Beklentisini karşılarsa sevinir, aksine bir durum olursa üzülür. Her iki sonucu da kader olarak görmekle birlikte kötü bir âkıbetle karşılaştığında nasipsizliğinden, kısmetinin kapalılığından veya kaderinin kötü yazılmış olmasından söz eder. Ancak bütün bunlar olurken kendi iradesinin payı ve sorumluluğu hiç aklına gelmez. Halbuki karşılaştığı her türlü sonucun doğmasında kendi iradesinin büyük bir payı vardır. Aslında nasibi biraz da bu irade ile ortaya çıkmıştır.

Kısmet konusunda gündeme gelen en önemli mesele rızıktır. Rızkı veren Allah’tır ve zaten yegâne rezzâk O’dur. Ancak herkes rızkına kendi çabası, gayreti ve iradesiyle ulaşır. İnsan rızıktan değil, onu ne şekilde kazandığından sorumludur. Kişi rızık yaratamaz, o sadece yaratılan rızkı elde eder. Ancak rızkın helâl veya haram yoldan kazanılması söz konusudur. Mükellef, rızkını helâl yoldan kazanmışsa mükâfata nâil olur, haram yoldan eline geçirmişse cezaya çarptırılır.

Bu açıdan bakıldığında nasip veya kısmet inancı doğru bir inançtır. Ancak kısmet konusunda kişinin kendi sorumluluğunu görmemesi yanlış bir davranıştır. Rızkı takdir etme veya yaratma noktasında kişinin herhangi bir yetki ve sorumluluğu yoktur, ancak onu helâl veya haram yoldan kazanma hususunda önemli sorumluluklar taşımaktadır. Aynı durum evlenme, iş bulma, mal mülk elde etme gibi hususlar için de geçerlidir. Kişinin anılan işlerde iradesini kullanma imkânı varsa onun sorumluluğu var demektir. İradesinin bulunmadığı hususlarda ise sorumluluğu yoktur.

Sonuç olarak rızkın tayin ve takdir edilmesiyle yaratılması Allah’a, kazanılması ve kazanılma şekli insana ait olup onun sorumluluğundadır. İşte rızık konusunda kader bundan ibarettir. Zaten insan başta rızık olmak üzere kendisi hakkında neyin tayin ve takdir edildiğini bilemez. Yukarıda belirtildiği gibi kader bir sırdır, kazâ ise o sırrın açığa çıkmasıdır. Henüz elde edilmemiş rızık da sırdır.

XVIII. Tevekkül

Tevekkül “Allah’a dayanmak, O’na güvenmek” anlamına gelir. Ancak bu güven, kişinin hiçbir şey yapmadan beklenti içine girmesi veya bir ihtiyacının karşılanması mânasını taşımaz. Tevekkül, kişinin hiçbir çaba sarfetmeden rızkının ve diğer ihtiyaçlarının karşılanmasından ibaret olsaydı Cenb-ı Hak birçok emir ve yasaklama ile insanlara hitap etmezdi. Bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır: “(Ey resûlüm! İnsanlara) de ki: Haydi çalışın! Yaptığınız işleri Allah da resûlü de müminler de görecektir.”[62]

Şüphe yok ki çalışmak sıkıntılı ve yorucu bir şeydir. Ne var ki bu sıkıntı sadece normal insanlar değil peygamberler, hatta bütün canlı varlıklar için de söz konusudur. Aslında tevekkül insana gelen sıkıntıyı, lütuf ve merhameti sonsuz olan Allah’a güvenerek hafifletmektir. Bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır: “Bir işe karar verdiğin zaman Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.”[63] Buradaki “azmetme” (karar verme) niyet etme ve yönelmeyi ortaya koymaktır. Buna göre tevekkül, irade ve yönelişten sonra ortaya çıkmaktadır. Cenâb-ı Hak bir işe niyet edip gerçekleştirmeye başlayan kişiye onun tevekkülü münasebetiyle yardım edeceğini vaat etmektedir. Zira “İnsan, kendi emek ve gayretinin neticesinden başka bir şey elde edemez.”[64]

XIX. Dua

Dünya hayatında insan, birçok imkânlarla donatılması ve desteklenmesine rağmen, psikolojik bakımdan sürekli motive edilmeye ihtiyaç duyan bir varlıktır. Bunun için o, yakın çevresinden, dostlarından, kendince münasip gördüğü kişilerden destek alır. Ancak hayatın çeşitli tecellileri karşısında insanın yaşadığı öyle anlar vardır ki ne sığındığı ne de güvendiği kişiler ona yarar sağlar. Bu hususu herkes kendi iç dünyasını dinleyerek ve çaresiz kaldığı anları göz önüne getirerek anlayabilir. Bu durumda Cenâb-ı Hakk’ın şu beyanı çaresiz kişinin imdadına yetişir: “Mümin kullarım sana beni soracak olurlarsa bilsinler ki ben onlara çok yakınım. Dua edenin yakarışına her zaman karşılık veririm. Öyleyse onlar da benim çağrıma uysunlar ve bana yürekten inanıp güvensinler ki doğru yoldan ayrılmış olmasınlar.”[65]

Bir yönüyle dua, Allah’tan talepte bulunmak ise diğer yönüyle kişinin kulluk bilincine varması, sınırlarını görmesi ve Allah’a müracaat edip O’ndan yardım dilemesidir. Dua kulun kaderini değiştirmez ama ilâhî rahmeti celbeder ve sıkıntılarını hafifletir. Bilindiği üzere İslâmiyet’te imandan sonra en önemli ibadet olan namaz, nasslarda “salât” kelimesiyle anılmaktadır. Salâtın en belirgin mânası “dua”dır. Mümin dünya hayatında hamd ve övgü, zikir, tesbih ve dua atmosferi içinde ömür geçirir.

Acaba ölmüş insanlar için yapılacak duanın ayrıca verilecek sadakanın onlara yönelik müspet bir neticesi var mıdır? Mutezile kelamcıları, herkesin sadece kendi amelinin karşılığını alabileceği düşüncesinden hareketle, ölünün arkasından yapılan dua ve sadakanın bir faydasının olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Halbuki Kur’an’da arşı taşıyan ve etrafında bulunan meleklerin sürekli olarak müminlerin bağışlanması, cehennem azabından kurtulup, babaları, eşleri ve nesilleriyle birlikte cennete konulması için dua ettikleri,[66] Hz. Nûh’un kendisi, anne babası, ailesi ve bütün müminlerin bağışlanması için, Hz. İbrâhim’in de benzer şekilde dua ettikleri[67] zikredilmekte, Hz. Peygamber’in kendisi ve kadın-erkek müminler için mağfiret talep etmekle emredildiği görülmektedir.[68] Bunlardan başka Asr-ı saâdet’ten itibaren ölülerin cenaze namazının kılınması, bağışlanması için dua edilmesi ve ölüler adına sadaka vermenin müspet sonuçlarına dair Kütüb-i Sitte’de yer alan hadislerin muhtevası ölüler için dua edilmesi ve bağışlanmalarının talep edilmesinin meşruiyetini kanıtlamaktadır.

XX. Ecel

Ecel, sınırları kesin hatlarla belirlenmiş gelecekteki bir vakit için kullanılan bir kelimedir. İnsana veya diğer canlılara nispet edildiğinde Cenâb-ı Hakk’ın onlara yönelik olarak belirlediği ölüm vakti demektir. Ehl-i sünnet inancına göre kişinin eceli yani ölüm vakti tektir. Onun ölmesi veya öldürülmesine göre ecel vaktinde bir değişme olmaz. Çünkü ecel Allah tarafından belirlendiğinden O’nun ilminde değişim söz konusu değildir. Nitekim bir âyet-i kerîmede, “Onların ecelleri geldiğinde ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri giderler.”[69] buyurmak suretiyle ecelin hem bir olduğunu hem de değişmezliğini beyan etmektedir.

Ehl-i sünnet âlimleri, kader anlayışları çerçevesinde, kâinatta olup biten her şeyin Allah’ın ezelî ilim, kudret ve iradesinde yer aldığını, O’nun ezelî planlamasında hiçbir değişikliğin meydana gelemeyeceğini kabul eder. Meselâ bir insanın diğeri tarafından öldürüldüğünü düşünelim. Probleme, fikrî analize gitmeden hayatın alışılagelmiş seyri açısından bakıldığı takdirde bu kişinin öldürülmemesi hâlinde daha çok yaşayacağını söylemek mümkündür. Ancak bütün nesne ve olayları ile kâinatı yaratan ve idare eden Allah, maktûlün falan kâtil tarafından filan zamanda öldürüleceğini ezelde bilmiş, vakti gelince de bu fiile O’nun kudret ve iradesi de eklenmiştir (taalluk). Öldürme fiili kâtil tarafından gerçekleştirilmiş ise de aslında bu, Cenâb-ı Hakk’ın ilim, kudret ve iradesi çerçevesinde vuku bulmuştur. Şu halde maktulün ölümü Allah tarafından önceden belirlenen zamanda ve yine belirlenen şekilde olmuştur. Bu sebeple de, “Öldürülmeseydi daha çok yaşayacaktı.” biçimindeki iddia isabetli değildir.

Burada akla gelen bir soru var: Maktulün ölümü ilâhî kader çerçevesinde olmuşsa kâtil niçin cezalandırılmaktadır? Şu sebeple ki kâtil kendi kaderinde “kâtil”, öldürdüğü kimsenin kaderinde de “maktul” yazısının bulunduğunu bilmiyordu. O, kaderin tesiriyle değil, kendi arzu, irade ve teşebbüsüyle öldürme fiilini gerçekleştirmiştir. Bu fiil hem beşerî hukuk hem de ilâhî tâlimat açısından yasaklanmış kötü bir şeydir.

Bu tür konuların anlaşılmasındaki güçlük meselenin iki boyutlu oluşundan kaynaklanmaktadır: Beşerî boyutu ve ilâhî alana yönelik tarafı. Duyularımız ve alışılagelen toplum telakkisi çizgisinde seyreden beşerî boyutun anlaşılması zor değildir. Ancak öncelik-sonralık gibi zaman, etki-tepki gibi görünen fizik alemin şartlarıyla kayıtlanan insanın, bu tür kayıtlardan münezzeh bulunan ilahî alanı anlamakta güçlüklerle karşılaşması tabiidir.[70]


45.    el-Bakara 2/38. 46.    Fahreddîn er-Râzî, Tefsîr, II, 19-20; Ebü’l-Bekâ, el-Külliyyât, s. 952. 47.    Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I, 120. 48.    el-Bakara 2/2. 49.    Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, Hacı Selim Ağa Ktp, nr. 40, I, vr. 221a, II, vr. 530a. 50.    Buhârî, “Tefsîr”, 16; ayrıca bk. Mâverdî, en-Nüket ve’l-uyûn, II, 409; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-azîm, IV, 158. 51.    Fâtır 35/8; el-Müddessir 74/31. 52.    el-İnsân 76/30. 53.    el-Bakara 2/272. 54.    el-Enbiyâ 21/35. 55.    Fahreddîn er-Râzî, Tefsîr, XXII, 169. 56.    Debûsî, el-Emedü’l-aksâ, s. 286. 57.    el-İnsân 76/3. 58.    el-Bakara 2/7. 59.    Râgıb el-Isfahânî, Tafsîlü’n-neş’eteyn, s. 184-186. 60.    en-Neml 27/80. 61.    Bu konuda bk. Topaloğlu, “Baht”, DİA, IV, 521-522. 62.    et-Tevbe 9/105. 63.    Âl-i İmrân 3/159. 64.    en-Necm 53/39. 65.    el-Bakara 2/186. 66.    el-Mü’min 40/7-9. 67.    Nûh 71/28; İbrâhîm 14/41. 68.    Muhammed 47/19. 69.    Yûnus 10/49. 70.    Topaloğlu, Emâlî Şerhi, s. 147-149.
Kadere İman
KADERLE İLGİLİ DİĞER KONULAR
10:23
34:23