Tarih Musahabeleri

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

Fatma Bacı ve Bacıyan-ı Rum

“Türkiye Selçuklular devrinin en önemli ve ilgi çekici kültür ve medeniyet olayı hiç şüphesiz Anadolu Bacıları Teşkilatı’nın kurulmasıdır. Anadolu’da Türk halk kültürünün yapılanmasında, yerleşmesi ve gelişmesinde çok önemli hizmetleri olmuştur.”

Mikail Bayram

Türk-İslam tarihi şühesiz güçlü kadınlarımız ve onların kahramanlıkları ile doludur. Türk milletinin tarihte sahip olduğu ün ve millî baaşrıya kavuşmasında en büyük etkenlerden birisi de kadınlara verdiği değer ve onlarla birlikte yürüttüğü faaliyetlerdir. Türk tarihinin hemen hemen her döneminde ve safhasında başarılı bir Türk kadının adına muhakkak rastlarız. Bu hususta siyasi, ekonomik, askerî ve sosyal bütün alanlarda başarılı kadın tarihî kişiliklerimiz mevcuttur. Bu kadınlarımız arasında tarihteki varlığı, faaliyetleri ve bıraktığı iz ile Bacıyan-ı Rum teşkilatının kurucusu Fatma Bacı özel bir yere sahiptir.

Şeyh Evhadüddin Hamid el-Kirmânî’nin “Manakıbname”sinden öğrendiğimize göre Evhadüddin-i Kirmânî’nin küçükken çok yaramaz olan ve bu yaramazlığı ile babasına sabır riyâzeti yaptıran Fatma adında bir kızı bulunmaktadır. Menakıbname’de Fatma Bacı’nın annesinin huysuz, cahil bir kadın olduğu anlatılmaktadır. Rivayet olarak Fatma Bacı’nın anne ve babasının tanışması şu şekilde anlatılmaktadır: Kirmânî birgün Bazar-ı Nuhhasan’dan (Bakırcılar Pazarı) geçerken dellalın birinin: “Kötü huylu, kötü yaradılışlı, akılsız, ağzı bozuk bir cariye satıyorum.” dediğini duymuş ve bütün bu kusurlarına rağmen melamet ahlakının ve felsefesinin bir gereği olarak kendisine riyazet yaptırmak, sabrını arttırmak, kendisini zelil tutmak ve insanları da onun şerrinden korumak için bu cariyeyi satın almıştır. Fatma Bacı da bu cariyeden doğma kızıdır.

Menâkıb-i Evhâdüddin’in yazarı, Fatma Bacı’nın da küçükken çok yaramaz olduğunu, söz dinlemez olduğunu, bu itaatsizliği ile babasına sabır riyazeti yaptırdığı, babasının gayretlerine rağmen Kur’an-ı Kerim ve dinî bilgileri öğrenemediği gibi dokuma ve örgü sanatlarının da öğrenmesi için çalışıldığı fakat bunda da başarılı olamadığı ifade edilmektedir. Bu satırlar içerisinde Fatma Bacı’nın kabiliyetsiz olduğu ve başarı sağlayamadığı görüşü tarihî kişilik olan Fatma Bacı ile malesef uyuşmamaktadır. Menakıbnâme’yi kaleme alan Muhammed es-Sivasî’nin Fatma Bacı’ya muhalif olarak bu satırları yazdığı düşünülmektedir. Nitekim Fatma Bacı’nın Bacıyan-ı Rum teşkilatını kurması, devlet ve halk ileri gelenleri tarafından hürmet görmesi onun bu verilen bilgilerin aksine, kabiliyetli, teşkilatçı ve başarılı bir tarihî kişilik olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Nitekim Hacı Bektaş-ı Velî’nin “Velayetname” adlı eserinde Fatma Bacı için keşif ve keramet sahibi, bilgili bir mürşide denilmektedir.

Evhadüddin Hamid el-Kirmani’nin kızı Fatma Hatun’un aynı zamanda babasının öğrencisi ve müridi olan Şeyh Ahi Evren Nasirüddin Mahmud’un da karısı olduğu kaynaklarda ifade edilmektedir. Hocasının kızı ile evlenmiş olan Evhadüddin Kirmani de aynı geleneğe uyarak kendi kızını da en yakın talebesi olan Ahi Evren ile evlendirmiştir.

Selçuklular’ın Moğollar karşısında Kösedağ’da yenilgiye uğramalarından sonra Anadolu’ya yayılan Moğollar, bu süreçte Kayseri’yi muhasara edip şehre girmeyi başardılar ve şehri ateşe verdiler. Bu savaş sırasında Kayseri şehrini savunanlar Ahi teşkilatı üyeleri ile Bacı Teşkilatı’nın üyeleriydiler. Moğollar, Kayseri’de on binlerce insanı katledip esir alıp götürmüşlerdir. Bu mücadeleler sırasında Bacı Teşkilatı üyeleri ile birlikte mücadele eden Fatma Bacı’da Moğollar’a bu dönemde esir düşmüştür.

IV. Ruknu’d-din Kılıçarslan saltanatı zamanında yardım ve siyasi destek talep etmek için Hülagü Han’a giden vezir Muinu’d-din Süleyman ile Beylerbeyi Hatıroğlu Şerafu’d-din ve Sahib Fahru’d-din Ali, Moğollar tarafından esir bulunan Evhadü’d-din’in kızı Fatma’nın serbest bırakılması için teşebbüste bulunmuşlardır. Kendisini ve soyunu hükümdara tanıtan Fatma serbest bırakılmış ve Kayseri’ye dönmüştür. Kendisine nerede ikamet etmek istediği sorulmuş o da “Babamın arkadaşlarının ikamet etmekte oldukları kulübede ikamet etmek isterim.” demiş ve oraya gönderilmiştir. Hülagü Han’a giderek Fatma Bacı’nın serbest bırakılmasını rica eden Selçuklu bürokratları bu faaliyetleri ile Selçuklu ümerası olarak Ahiler’in desteğini almayı amaçladıkları düşünülebilir. Fakat siyasi dengeler değişecek ve Fatma Bacı’yı esaretten kurtaranlar iki sene sonrada onun kocasını yani Ahi Evren’i öldüreceklerdir.

Nitekim Kırşehir emiri Nuru’d-din Caca tarafından Ahi Evren ve taraftarlarının öldürülmesinden sonra Fatma Bacı bugünkü adı Hacı Bektaş olan Sulucakaraöyük’e göçmek zorunda kalmıştır. Bilhassa Aşıkpaşazâde’de Hacı Bektaş-ı Veli’nin Fatma Ana’yı kendine evlat edindiğini belirtmektedir.

Hacı Bektaş-ı Veli’nin Velayetname adlı eserinde Fatma Bacı’dan daha çok Kadıncık Ana diye bahsedilmektedir. Nitekim Abdal Musa’nın zaman zaman uç bölgelerden gelerek Fatma Bacı’yı ziyaret ettiği ve Fatma Bacı’nın evinde kaldığı belirtilmektedir. Velayet-name’de Fatma Bacı’nın uç bölgelerde gizli siyasi ilişkiler içerisinde olmasından dolayı Kırşehir emiri Nuru’d-din Caca tarafından takibata maruz kaldığı ifade edilmektedir.

Bacıyan-ı Rum yani Anadolu Bacıları teşkilatına gelecek olursak öncelikle belirtmemiz gereken husus bu teşkilatın Ahilik’ten farklı bir yapılanma olmadığıdır. Bacılar Teşkilatı esas itibarı ile Ahi Teşkilatı’nın kadınlar veya genç kızlar koludur. Türk geleneğinde kadın ve erkeklerin bir arada siyasi, askerî ve ekonomik faaliyetler yürüttükleri göz önüne alınacak olursa Bacıyan-ı Rum adlı yapının Ahilik Teşkilatı altında bir kurum oluşturması tabiî gözükmektedir. Nitekim Ahilik teşkilatı yapılanması ile sadece erkeklerin değil aynı zamanda kadınlarında sosyal ve ekonomik hayatta etkin olmaları amaçlanmıştır.

Ahi Evren’in Kayseri’de bir sanayi sitesi kurması ve burada 32 çeşit esnaf ve sanatkârları barındırması ile birlikte Ahi Teşkilatı gibi Bacıyan-ı Rum teşkilatınında yapılanması ve kurulması sağlanmıştır. Kayseri’de Debbağlar Mahallesi yanında Külahduzar Mahallasi (Örgücüler Mahallesi) kurulduğu ve Türkmen genç kız ve kadınlarının organize edilerek örgücülük ve dokumacılığa yönlendirildikleri bilinmektedir.

Özellikle Ahiler, erkeklerin yapacağı işlerin yanında kadınların da yapacağı işler ve sanatlar olduğu düşüncesinden hareketle kadınları organize ederek bu teşkilatı oluşturmuşlardır. Bilindiği gibi eski Türkler’de kadının sosyal hayattaki rolü çok önemliydi. O dönemde de kadınlar ekonomik uğraşlar ile uğraşmakta ve ticari faaliyetlerde bulunmakta idiler.

Bu teşkilatların Kayseri’de kurulmasının siyasi, ekonomik ve sosyal birçok nedeni bulunmakta idi. Bir dönem Anadolu Selçukluları’na başkentlikte yapmış olan Kayseri o dönem Anadolu’nun ilim, sanat ve ticaret merkezi durumundaydı. Anadolu için erken sayılabilecek bir dönemde Kayseri’de cami ve medreseler inşa edilmiş, ilmî müesseseler kurulmuştu. Ayrıca o dönemde sadece Anadolu’da değil dünyada büyük bir meşhurluğa sahip olan “Yabanlu Pazar” denilen pazar yeri de Kayseri’de bulunmaktaydı. İfade ettiğimiz tüm bu hususlar Ahi ve Bacı teşkilatlarının neden Kayseri’de kurulup organize edildiğini açık bir şekilde göstermektedir.

Ahi teşkilatına mensup esnaftan kimseler sefer zamanı ordunun ihtiyacını karşılamak için sefere çağrılırdı. Şehit ve gazi eşleri ile kocası sefere gitmiş kadınlar uzun süre yalnız kalmak zorunda olurlar ve geçimlerini kendileri sağlamak için uğraşırlardı. Bu vesile ile beldelere kadınlar pazarı denilen yerler kurulmuştu. Burası ayrı bir çarşıydı ve alıcı ile satıcıların tamamı kadınlardan oluşmaktaydı.

Bu kadınlar, “Kadınlar Pazarı” denilen yerlere kendi bahçelerinde yetiştirdikleri sebzeleri, süt, yoğurt, yumurta gibi ürünleri ve evlerinde el emeği göz nuru olarak yaptıkları eşyaları getirip satarlardı. Böylelikle kadınların hiçbir zarara uğramadan, rahat ve tehlikesiz bir şekilde alış veriş yapmaları ve ürünlerini satmaları sağlanırdı. Buralara asla erkek satıcı ve alıcılar giremezdi. Bu pazarların önemli olan hususlarından birisi de buralara asla tüccar malı sokulmaması idi. Tamamen beldenin kadın ve genç kızlarının ürettikleri mallar alınır satılırdı. Böylece yerli malı alınıp-satılması teşvik edilmiş olurdu.

Bacıyan-ı Rum’a mensup olan kadınlar sadece örgücülük ve dokumacılık yapmaz muhtelif sanat kollarında da faaliyet yürütürlerdi. Bunun dışında bu teşkilatın mensuplarının askerî ve dinî eğitim aldıkları da bilinmektedir. Askerî eğitimi sadece erkekler yapmaz, bu teşkilata mensup olan kadınlarda binicilik, atçılık, ok ve kılıç kullanma gibi eğitimler görürlerdi. Nitekim 1243 yılında Moğollar’ın Kayseri’yi muhasarası sırasında Ahi mensupları ile birlikte Bacı teşkilatı mensuplarının da mücadele edip savaştıklarını ifade etmiştik.

Bacıların bilinen diğer bir faaliyetleri ise Ahi tekke ve zaviyelerinde misafir edilenlerin barındırılması ve ağırlanması ile ilgili hizmetleridir. Bu dönemde Ön ve Orta Asya’dan kitleler hâlinde Anadolu’ya gelen Türk zümrelerinin ağırlamak, ilgilenmek ve onlara yardımcı olmak büyük bir sorun teşkil etmiştir. Bu sebeple bu Türkmen zümrelerin kısa sürede olsa barındırılmaları ve yeni ortama uyum sağlamaları amacı ile Ahi tekke ve zaviyeleri böyle bir hizmet görmekteydi. Özellikle bu dönemde Anadolu’ya gelen seyyah İbn Battuta’da Anadolu’nun birçok yörelerinde Ahilerin misafirperverliğine şahit olduğunu ifade etmekte ve Türkmen kadınlarının izzet ve ikramlarından da övgü ve hayranlık ile bahsetmektedir. İbn Battuta’nın bahsettiği bu misafirhanelerde ağırlama ve konaklama işleri Ahiler ile birlikte Bacı teşkilatı mensupları tarafından da yapılıyordu.

Tüm bunların haricinde Bacı Teşkilatı’nın dinî ve tasavvufî bir niteliği de bulunmaktaydı. Bacılar dinî ve kültürel faaliyetlerini bir tarikat disiplini ve metodu içerisinde sürdürmekteydiler. Bacılar genel olarak Evhadu’d-din Kirmanî’ye nispet edilen Evhadiyye tarikatına mensup idiler. Bunlara Evhadiler denilmekte idi. Bu teşkilatın kadın mürşide ve şeyhleri bulunmaktadır. Fatma Bacı ve kardeşi Âmine Hatun bu tarikatın mürşideleriydiler.

Bacı teşkilatı üyeleri olan genç kızlar ve kadınların erkekler ile birlikte zikir, sema ve sohbet meclislerinde bulundukları bilinmektedir. Bu sebepten dolayı muhtelif dinî ve tasavvufi cemaatlerin Bacıyan-ı Rum mensublarını tenkid ettikleri de bilinmektedir. Evhadu’d-din sık sık düzenlediği sema meclislerinde genç kızların ellerine, güzelliklerine cazibe versin diye birer kandil verir ve gece karanlıkta onların arasında kendinden geçinceye kadar sema ederdi. Bu adet bugün dâhi Anadolu’da “çayda çıra” olarak oynanmaktadır.

Fatma Bacı veya mekıbevi ismi ile Kadıncık Ana bugün kadınlarımızın ihtiyacı olan tarihteki örnek rol modellerden birisidir. Türk tarihi Fatma Bacı gibi yetenekli, başarılı ve kahraman kadınlar ile doludur. Günümüzde modern hayatın kalıpları ve nitelendirmeleri arasında sıkışmış kadınlarımız için Kadıncık Ana ve Bacıyan-ı Rum bir kurtuluş reçetesidir. Bacıyan-ı Rum gibi kadınların yönetiminde ve himayesinde olan kurum kuruluşlar, vakıflar, dernekler kuruldukça toplum olarak kazançlı çıkacağız demektir. Bu tür oluşumların günümüzde tekrar ihya edilmesi ve kadınlarımızın birer Fatma Bacı’ya dönüşmesi devlet ve millet adına güzel bir geleceği tesis edecektir.

Tarih Musahabeleri
Fatma Bacı ve Bacıyan-ı Rum
10:23
34:23