Tarih Musahabeleri

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

Türk Müslümanlığı ve Türk Dini Tarihçesi

“Dünya tarihinde, Türklüğün İslam’a intisabı kadar başta önemsiz görünen, fakat sonuçta tesiri büyük olan başka bir hadise gösterilmez.”

Laszlo Rasonyi

Türk Müslümanlığı olgusunu ele almadan önce ilk olarak ifade etmemiz gereken husus, bu kavramın sosyolojik bir kavram olduğudur. İslamiyet’in farklı bir formu olarak asla ve asla algılanmamalıdır. Çünkü esas itibarı ile Müslümanlık/İslamlık her şeyi ile tamam olmuş, sabit bir inanışı ifade etmektir. Bu inanışın temel hususları yani Kur’an, kelamı ile sabit ve nettir. Türk Müslümanlığı, Arap Müslümanlığı gibi tanım ve kavramsallaştırmalar yukarıda da ifade ettiğimiz gibi sosyolojik bir tespittir. Bu tespit birey ve toplumların psikolojileri ve karakterlerinin sosyal, ekonomik ve siyasi olmak üzere belirli şartlar sonucunda oluşturdukları inanç şekillerini tanımlamak için kullanılmaktadır.

Türkler, tarihleri boyunca gerek yaşadıkları coğrafya gerekse konargöçer bir sosyolojik yapıya mensup olmaları hasebiyle ilişki ve temas içerisinde oldukları komşu kavimler ile birçok farklı kültür, inanç ve değerleri tanımış ve görmüştür. Özellikle de konargöçerlik dolayısı ile farklı coğrafyalar, farklı insan toplulukları ile karşılaşılmış ve bu topluluklar ile kültürel alışveriş içerisinde olmuşlardır.

Türklerin İslamiyet’i kabulüne kadar, Türk milleti için tarihî realite göz önüne alındığı zaman genelgeçer sabit ve kabul görmüş bir dinî inanıştan bahsetmek asla mümkün değildir. Çünkü Türklerin inanç tarihleri zaman-mekân, şartlar, siyasi olaylar ve ticari ilişkiler nedeni ile zaman zaman farklılık arz etmiştir. Bunun yanı sıra bilhassa girift bir yapıdadır.

Özellikle İslam öncesi dönemde konargöçer bir toplum olmaları dolayısı ile totemcilik, birtakım tabiat kültleri (atalar, yer ve gök, doğa olayları vb.) ile şamani ritüeller benimsenmiştir. Tarih literatüründe yanlış bir tanım olarak Türklerin inanç durumu “Şamanizm” adı altında tanımlanmış ise de Şamanizm bir din değil sadece ritüel ve inanış şeklini ifade eden bir kavramdır. Özellikle “kam” adı verilen Şamani önderlere ait ritüeller, Türkler tarafından inançlarını yaşayış ve ifade ediş şekli olarak kabul görmüştür.

Türkler, İslam öncesi dönemde yaşadıkları coğrafyanın kozmopolit yapısı, Ön Asya ve Orta Asya’daki misyonerlik faaliyetleri ile siyasi ve ekonomik sebepler dolayısı ile eski dinî gelenekleri yanı sıra Maniheizm, Budizm gibi Asya inançları ile az da olsa Hristiyan ve Musevi(Karaylar/Karaim) inançlarının da etkisinde kalmışlardır. Fakat bu yeni ve farklı inançları benimseyen Türklerin aynı zamanda eski dinî inanç ve geleneklerini devam ettirdikleri de görülmektedir.

Türkler yeni karşılaştıkları inanç ve ritüellere karşı hoşgörülü olmuşlar, kendi dinamiklerine ve toplumsal değerlerine uygun olan inançları benimsemişler ve önceki inanç geleneklerini de bu yeni inanç formu içerisine sokarak devam ettirmişlerdir. Tabiri caizse Türklerin inanışlar karşısındaki karakter yapıları âdeta genel alıcı kan grubu gibidir. Birçok inanıştan etkilenmiş, eski inanç ve geleneklerini de yeni kalıplara sokarak devam ettirmişlerdir. Bu sebeple İslam öncesi Türk dini tarihi ve Türklerin dini için kesin bir adlandırma, belirli ve kesin dinî aidiyet mümkün ve söz konusu değildir.

Kur’an kelamının vayhi ile özellikle Emeviler Dönemi’nde başlayan Ön ve Orta Asya fetihleri ile Türkler, zaman içerisinde İslamlaşmaya ve İslami dinî geleneği benimseye başlamıştır. Ancak şunu ifade etmeliyiz ki Türklerin İslamlaşması kolay, hızlı ve kısa zamanda olmamıştır. Türklerin Müslümanlaşması birçok siyasi, ekonomik ve toplumsal faktöre bağlı olarak olumlu ve olumsuz birçok realiteden sonra uzun bir süreçte gerçekleşmiştir. Türklerin İslamlaşması hemen hemen 18. yüzyıla kadar devam eden bir süreçtir. Türklerin İslamiyet ile tanışması, Arap fetihlerinin şiddet içeren karakteri dolayısı ile askerî mücadeleleri de barındıran bir sürecin ürünüdür. Türkler, zaman zaman şartlara bağlı olarak bazen münferit bazen ise toplu boylar hâlinde İslamiyet’e geçmişlerdir.

Yukarıda Türklerin dinî karakteri hususunda söz konusu ettiğimiz bahislerde Türklerin inanç durumunu yeni din ve inanışlar ile karşılaştıktan sonra benimsemeseler bile eski inanışlarını bu yeni forma sokarak bir şekilde devam ettirdiklerini söylemiştik. Keza aynı şekilde Türkler İslamlaşmaya başladıkları dönemde de eski dinî gelenek ve ritüellerini de İslami bir form ile yeniden İnşa etmişlerdir. Nitekim bugün dahi Müslüman Türk toplumunun dinî yaşayış şekilleri ve dinî bilgisi muhtevasında İslam öncesi birçok dinî unsur, ritüel ve geleneğin devam ettiği görülmektedir.

Türk dini tarihi hususunda değinmemiz gereken bir diğer önemli nokta ise Türklerin İran coğrafyasında İslamiyet ile tanışmış olmalarıdır. İran coğrafyası, tarih boyunca kadim medeniyet ve inançlara ev sahipliği yapmış bir coğrafya olması hasebiyle birçok farklı kozmopolit inanışların doğduğu yerdir. Bu sebeple Türklerin bu coğrafyada İslamiyet’le tanışmış olmaları dolayısı ile Türk-İslam inanışı üzerine İran etkisi göz ardı edilmeyecek kadar önemli bir realitedir. Nitekim namaz, oruç vs. gibi bugün dahi Türkler arasında yaşayan birçok dinî kavram Arapça değil Farsçadır.

Türk inanç geleneği içerisinde “kam” adı verilen dinî önderler ve yaptıkları ritüelleri, içi kapanık ve münzevi hayat tarzları dolayısı ile Türkler, İslami dönemde de kam yaşayışına benzer yaşayışı devam ettiren “tasavvufi” ekolleri rahatlıkla benimsemiştir. Tasavvufi gelenek, Türkler arasında büyük bir hedef kitlesi yakalamıştır. İslam öncesi dönemdeki kam yaşayışı özellikle İslami dönemde evliya, abdal, derviş, kalender gibi adlar ile yaşamaya devam etmiştir.

IX. yüzyıldan itibaren İslamlaşmaya başlayan Türkler, Anadolu’ya geldikten sonra da uzun yıllar konargöçer bir hayat tarzı sürmeleri nedeni ile kitabi olmayan tamamı ile şifahi yani sözlü kültüre dayanan bir inanç yaşamışlardır. Türklerin, kitabi (ortodoxy) olmayan inançları şifahi ve karışık (hetorodoxy) bir durum arz etmektedir. Nitekim yerleşik Türk toplulukları ile konargöçer Türk toplulukları arasındaki inanç farklılığı tarihî tecrübede derin bir uçurum oluşturmuştur. Bu fark bugün dahi etkisini göstermektedir. Özellikle konargöçer Türk toplulukları arasında İslam öncesi eski dinî gelenek ve ritüellere bağlılık İslami formda devam etmiştir. Fakat zaman içerisinde yerleşik yaşayışı benimseyen Türkler daha çok kitabi yani Kur’an ve sünnetten beslenerek medrese ekolleri ile de farklı bir kimlik kazanmıştır. Bu iki ayrımın yarattığı sosyolojik farklılık, toplumsal yaşayışta bu iki zümrenin birbirlerine karşı farklı dinî söylemler içerisine girmelerinine neden olmuştur. Ve bu durum askerî ve siyasi birçok mücadeleyi de getirmiştir. (Babailer, Şeyh Bedretti vs.)

Türklerin dinî inanışları için zamana ve şartlara bağlı olarak sosyal, siyasi ve ekonomik nedenler dolayısı ile değiştiğini ve farklılık arz ettiğini söylemiş idik. Nitekim Türk tarihinde Türklerin, siyasi politikalar hasebiyle zaman zaman din değiştirdikleri veya bazı dinlerin mezhep adı verilen ekollerinin mensubiyetine girdikleri görülmektedir. Nitekim “Büyük Selçukular Dönemi”nde “Şii” yayılmacılığına karşılık “Sünni ekol” benimsenmiş ve politik menfaat elde edilmeye çalışılmıştır. Şii geleneğin inşa ettiği “Ezher” ekolüne karşı, “Nizâmiye Medreseleri” inşa edilmiştir. Abbasi halifeliği ile siyasi, sosyal ve ekonomik ilişkiler tesis etmek amacı ile halifeliğin nüfuzu kabul edilmiştir.

Nitekim Osmanlılar da Şah İsmail ve Safevi yayılmacılığı ile siyasi politikalarına karşılık Sünni ekolü ihya etmeye çalışmış ve Sünni düşünceyi karşıt bir siyaset malzemesi olarak kullanmıştır. Devletler dinî mezhep ve ekoller üzerinden derin bir askerî ve sosyal propaganda faaliyeti içerisinde olmuşlardır. İlerleyen zaman içerisinde Osmanoğulları’nın son dönemine doğru özellikle Padişah II. Abdülhamid, sahip oldukları halifelik makamının imkânlarını değerlendirmek istemiş ve siyasi politika olarak kullanmayı amaçlamıştır.

Halifeliğin Kasım 1924’te kaldırılması ile artık tamamen inkirâza uğrayan Osmanoğulları’nın, İttihat ve Terakki mensubu bürokratlarının çaba ve mücadeleleri ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise Halifeliğin Kaldırılması, Tevhidi Tedrisat Kanunu ve Diyanet İşleri Başkanlığının tesisi ile Türk dini, tarihinde farklı bir merhaleye geçmiştir.

Yeni Cumhuriyet’in üzerine inşa edilen, temel felsefesi ve zamanla yapılan inkilaplarla Türk milletinin dinî formu modern Batı merkezli, seküler ve laik bir çizgiye evrilmiştir. Özellikle iktibas edilen Fransız tipi laiklik anlayışı ile Türk dini tarihi açısından önemli bir dönüm ve kırılma noktası yaşanmıştır. Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının inşa ettiği laik ve seküler sistem zamanla dinî yönden birçok farklı problemi meydana getirmiştir.

Özellikle Türkçe ezan başta olmak üzere, daha sonraki süreçte zuhur eden başörtüsü meselesi, Alevilik vb. toplumsal gerginlikler laik ve seküler kadrolar ile muhafazakâr ve mütedeyyin camiayı karşı karşıya getirmiştir. Bu dönem ile birlikte Türk toplumunun din anlayışının muhtevası, ruhu ve yaşam formu değişmiştir. İlerleyen süreç içerisinde Türkiye Cumhuriyeti kamuoyu, 21. yüzyıla dinî düşünce ve yaşayış alanında zaman zaman yükselen tansiyonlar ve gerginlikler arefesinde girmiştir. Özellikle 28 Şubat’ın doğurduğu sonuçlar ile öncesinde yaşanan Madımak, Kahramanmaraş vb. toplumsal facialar tansiyon ve gerginlikleri had safhaya taşımıştır.

Tarih Musahabeleri
Türk Müslümanlığı ve Türk Dini Tarihçesi
10:23
34:23