Tarih Musahabeleri

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

Kolonizatör Türk Dervişleri

“Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmakta olduğu zamanda Anadolu, Türk ve İslam dünyasının her tarafından gelmiş her sınıftan ve meslekten adamlarla doludur. İran, Mısır ve Kırım medreselerinden çıkan hocalar, orta ve şarkî Anadolu’dan gelmiş Selçukî ve İlhânlı bürokrasisine mensub şahsiyetler, muhtelif tarikatlerin mümessilleri İslam şövalye ve misyonerleri diyebileceğimiz dervişler. Ve daha Gaziyan-ı Rum, Alpler, İslamiyet’ten evvel bütün Türk dünyasında mevcut olan eski ve geniş bir teşkilâta mensub Türk Şövalyeleri mevcuttu.”

Ömer Lütfi Barkan

“Kolanizatör Türk Dervişleri” tabiri merhum tarihçi üstat Ömer Lütfi Barkan’ın meşhur “Kolanizatör Türk Dervişleri ve Zâviyeler” adlı eseri ile tarih ve sosyoloji literatürüne kazandırılmış bir ifadedir. “Müessese ve medeniyet” ile “Osmanlı iktisadı” üzerine ihtisas sahibi olan merhum üstat, kaleme aldığı bu eseri ile bir ufuk açmış; din ve kültür merkezli sosyal tarih çalışmalarına önemli bir bakış açısı kazandırmıştır. Kolanizatör Dervişleri tanımı, özellikle Anadolu ve Balkanlar Türk-İslam tarihinin önemli bir dönemini ve bu dönemde gerçekleştirilen Türkleşme ve İslamlaşma faaliyetlerini tam manası ile açıklayan ve ifade eden bir tanım olmuştur.

Selçuklu, daha genel bir ifade ile Türkmen akınları ve göç faaliyetleri ile başlayan Anadolu Türk tarihi, özellikle başta “Malazgirt” ve daha sonra “Miryakefelon” zaferi ile birlikte ileri bir boyuta taşınmıştır. Özellikle bu dönemde Ön Asya yani İran coğrafyasından çoğunlukla “konargöçer” olarak Anadolu’ya gelen Türkmen zümrelerin yanı sıra azınlık da olsa İran’ın yerleşik şehirli Türkmen toplulukları da Anadolu’ya gelmeye başlamıştır. Siyasi, ekonomik ve toplumsal şartlara bağlı olarak zamanla Anadolu içlerine yavaş ve sürekli olarak devam eden Türkmen göçleri, başta Selçuklu olmak üzere çağdaş diğer Türk Beyliklerinin devlet politikaları ile de desteklenmiş ve belirli bir düzene oturtulmak istenmiştir. Bu dönemde konargöçer Türkmen zümreler ve mevcut şartlara bağlı olarak zaman zaman devlet bürokrasisi ile ciddi sorunlar meydana gelmişse de bu husus bahs-i diğerdir.

Anadolu’ya bu dönemde başlayan Türkmen akınları öncesi Anadolu’nun genel ifade ile sosyolojik yani dinî, siyasi ve kültürel hafızası; Doğu Anadolu’da çoğunluğu Ermeni, azınlık bir kısım olarak da dağlık bölgelerde yaşayan Kürtlerle başta İç Anadolu ve Ege olmak üzere Rum yani Bizanslı Grek Hristiyan halktan oluşmakta idi. Bu döneme gelinceye kadar Anadolu coğrafyası ilk çağlardan itibaren birçok devletin hayat alanı bulması, birçok savaşın bu bölgede cereyan etmesi ve etnisite farklılığından dolayı kozmopolit yapısı nedeni ile oldukça yıpranmış ve harap bir hâldedir. Nitekim ilk Türk akıncılarının verdiği bilgiler doğrultusunda bu bölge Türkler tarafından bereketli topraklardan ziyade “ören, viran ve harap” gibi adlar ile tanımlanmıştır.

“Konargöçer” veyahut “göçer evli” olarak ifade ettiğimiz Türkmen zümrelerinin Anadolu’ya başlayan akınları, Anadolu’nun çehresinin hızlı bir şekilde değişmesine sebebiyet vermiştir. Özellikle Türkmen zümreler ki ekseriyeti hayvancılık ile geçimini sağlamaktadır. Anadolu’ya gelirken İslami dönem ve İslam öncesi döneme ait birçok dinî ve kültürel değerini de taşımıştır. Anadolu’ya gelen Türkmenlerin büyük çoğunluğu yerleşik yaşama geçmeye başlamış, yerleşik yaşama geçmeyen ve geçmemekte ısrarcı olan zümreler ile yerleşik düzen oluşturan Türkler arasından siyasi ve sosyal birçok olay vuku bulmuştur. Nitekim Türkmen zümrelerinin yerleşik hayata geçmesi başta “Devlet-i Aliyye-i Selçuk” olmak üzere devlet politikası olarak da benimsenmiştir.

Anadolu’da Türkmen göçleri ile birlikte hızlı bir şekilde Türkleşme ve İslamlaşma faaliyetleri başlamıştır. Özellikle yeni şehirler inşa edilmiş, eski harap şehirler de ihyâ edilmeye başlanmıştır. Nitekim bu dönemde derviş, abdal, Ahi vb. sosyal gruplara mensup olan Türkmenler âdeta kılıç fethi değil gönül fethi ile Anadolu’ya hızlı bir şekilde Türk dini, dili ve kültürünü taşımaya ve yaşatmaya başladılar. Bu dönemde birçok yeni şehir kurulmuş; han, hamam, kervansaray, imarethane, köprü ve yollar, mescit, hankah, zaviye vb. birçok yerleşik medeniyet unsuru inşa edilmiş; Müslüman ve gayrimüslim eşit olarak bütün Anadolu halkının istifadesine sunulmuştur. Derviş ve abdallar, din alanında Anadolu’da irşat faaliyetlerine başlamışlar; Ahiler yerleşik Rum esnaf zümrelerine karşılık Türk esnaf zümrelerini tesis etmiş ve sanayi alanları kurmuşlardır. Tüm bu faaliyetler devlet politikası ile olduğu gibi aynı zamanda da gönüllü bir şekilde de devam etmiştir.

Türkmen zümrelerin bu faaliyetleri tarihî süreç içerisinde uzun yıllar devam etmiş ve Anadolu’daki “Müslüman Türk” varlığını pekiştirmiş ve sağlam temeller üzerine inşa edilmesinde başat rol üstlenmiştir. Türkmen unsurlarının medeniyet oluşturan bu girişimleri, Anadolu’nun o dönemdeki yerli halkı olan başta Rum ve Ermeniler tarafından hoşgörü ile karşılanmış, benimsenmiş ve Türkmenler ile aralarında dostluk münasebetlerinin başlamasını sağlamıştır. Nitekim Bizans’ın otoriter ve saldırgan politikaları karşısında yerli Rum ve Ermeni halkı çoğunlukla Türkmen zümreler arasına yerleşmiş, Türk devletinin himayesine girmiş ve zamanla devlet nezdinde çeşitli hizmetlerde de rol almışlardır.

Anadolu’da cereyan eden bütün bu faaliyetler sonucunda Türkmen zümreler ile gayrimüslim zümreler arasında başta dinî olmak üzere kültürel alışveriş gerçekleşmiş, ortak faaliyetler yürütülmüş, müşterek bir toplumsal hafıza inşa edilmiştir. Bunun neticesinde aynı zamanda Anadolu’da “heteredoxs/heteredoxy” yani iç içe geçmiş karışık bir görünüm arz eden bir inanç ve kültür birikimi de oluşmaya başlamıştır. Müslüman ve gayrimüslimler bu dönemde birbirlerini dinî ve kültürel alanda etkilemişler, birçok hususta kültür aktarımı sağlamışlardır.

Anadolu’da devam eden Türkleştirme ve İslamlaştırma faaliyetleri bu dönemde kaleme alınan veya şifahi/sözlü olarak aktarılan menakıpname, fütüvvetname ve destanlar gibi birçok esere konu olmuş ve başta abdal, derviş ve Ahilerin felsefeleri kaleme alınmış ve aktarılmıştır.

Moğol tahakkümü ve Selçuklu inkirazı ile Anadolu’da başlayan siyasi, dinî ve kültürel anlamdaki tüm olumsuzluklara rağmen İslamlaşma ve Türkleştirme süreci hızlı bir şekilde devam etmiştir. Bu tarihi izleyen dönem içerisinde Batı Anadolu’ya başlayan Türkmen göçleri ile birlikte daha önceleri Doğu Anadolu ve İç Anadolu’da faaliyet alanı bulan derviş ve Ahiler Batı Anadolu’ya doğru bir yayılma göstermişlerdir. Bu süreç ile birlikte Batı Anadolu’da da hızlı bir şekilde Türkmen koloni faaliyetleri devam etmiştir. Medeniyet oluşturan birçok unsur, Batı Anadolu’ya da aktarılmış ve buradan inşa edilmiştir.

Batı Anadolu Beylikleri’nin faaliyetleri ve özellikle de Osmanoğulları ile başlayan fetih hareketleri neticesinde kolonizatör diye tabir ettiğimiz derviş, abdal ve Ahiler yeni fethedilen bölgeleri yerleşime açmışlar; buraların Türkleşmesini ve İslamlaşmasını sağlamışlardır. Bu faaliyetlerin had safhada devam ettiği en önemli yerleşim alanları Osmanoğullarının fetih hareketleri ile Türklere açılan Balkanlar’dır. Balkanlar’a Anadolu’dan birçok Türkmen nakledilmiş; derviş, abdal ve Ahiler bu coğrafyaya geçerek burada koloni faaliyetleri sürdürmüşlerdir. Özellikle de Osmanlı’nın “istimâlet” yani hoşgörü politikası ile de bu toprak parçası hızlı bir şekilde Türkleşmiş ve İslamlaşmıştır.

Türkmen zümreleri ile birçok dinî önderin şenlendirme faaliyetleri ile Balkanlar’da birçok han, hamam, köprü ve yollar, kervansaray, hankah, zaviye, medrese ve mescit inşa edilmiştir. Bizans’ın menfi devlet politikaları ve adil olmayan vergi talepleri ile zor duruma düşen Balkan halkları, Türklerin istimâlet politikası ve adil yönetimi ile karşılaşınca zamanla Türk devletinin himayesine girmiş, Türk din ve kültürünü benimsemeye başlamıştır.

Yukarıda tarihî sürecini ele aldığımız koloni faaliyetleri Anadolu’da inşa edilen Türk ve İslam medeniyeti mayasının neticesinde Türklerin bu coğrafyada uzun yıllar kalmasını, başarılı ve sağlıklı devletler inşa etmesini sağlamıştır. Bugün dahi bu coğrafya üzerinde yaşam alanına sahip olmamızın ve birçok askerî faaliyete rağmen bu toprakları elimizde tutmamızın yegâne nedeni tarihî süreçte oluşturduğumuz bu mayadır. Derviş, abdal, gazi, Ahi vb. gibi adlar ile anılan gönül erlerinin müşterek mücadelesi ve sahip olduğu hizmet ruhu dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir ruhtur.

Bugünün küresel sisteminde başta kendi topraklarımız ve sınırlarımız olmak üzere dünya üzerinde güçlü ve dirayetli bir şekilde sağlam durmamız için gereken şey bu ruha sahip olmamızdır. Toplum olarak bütün benliğimizle bu ruhu bulmalı ve ona sımsıkı sarılmalıyız. Devlet politikaları ile bu ruhu tekrar ihya edecek bir siyaset oluşturmalı, sivil toplum kuruluşları ile de bu faaliyetleri yürütmeliyiz.

Yakıp yıkan değil, geçmişteki medeniyeti inşa edecek, yeni birer abdal, derviş ve Ahiler olacak nesiller yetiştirmeli ve bu ruhu gençlerimize kazandırmalıyız.

Türk-İslam medeniyeti demek; inşa, vakıf, hoşgörü ve vicdan temellinde bir felsefeye sahip medeniyet demektir.

Tarih Musahabeleri
Kolonizatör Türk Dervişleri
10:23
34:23