Tarih Musahabeleri

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

Türkiye Selçuklu Dönemi’ne Damgasını Vuran Ünlü Âlim Ahi Evren

“Harama bakma, haram yeme, haram içme. Doğru, sabırlı, dayanıklı ol. Yalan söyleme. Büyüklerinden önce söze başlama. Kimseyi kandırma. Kanaatkâr ol. Dünya malına tamah etme. Yanlış ölçme. Eksik tartma. Kuvvetli ve üstün durumda iken, affetmesini, hiddetli iken yumuşak davranmasını bil ve kendin muhtaç iken bile başkalarına verecek kadar cömert ol.”

Ahi Evren

Ahi Evren olarak yaygın bir üne sahip olan tarihî kişiliğin asıl adının ve künyesinin Şeyh Nasırü’d-din Ebü’l-Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî olduğu ifade edilmektedir. “Keramat-i Ahi Evren” adlı eser ve bazı “Ahi Şecerenameleri”nde Ahi Evren’in 93 yıl yaşadığı ifade edilmektedir. Ahi Evren’in nesep olarak Fars değil, Türk olduğu bilinmektedir. Künyesinden onun Azerbaycan’ın Hoy kasabasından olduğunu öğrenmekteyiz. Hoy ve çevresi, Sultan Tuğrul Bey zamanından beri bir Türkmen yerleşim bölgesi olmuştur. Özellikle bu bölge, Selçuklular’ın yığınak merkezi olan bir bölgeydi. Aynı zamanda burası tarihî ticaret yollarının kavşağında bulunan, Anadolu’nun Türkleşmesinde bir üst vazifesi gören ve verimli topraklara sahip olan bir kültür şehriydi.

Ahi Evren’in asıl adını, yukarıda zikrettiğimiz eserlere dayanarak tespit edebilmekteyiz. Çünkü Ahi Evren’in kendi eserlerinde genellikle adını anmadığı ve özellikle de adını gizli tutmak için çaba sarf ettiği görülmektedir. Ahi Evren, kaleme aldığı eserlerinde adını vermek yerine kendisini “bu fakir”, “bu zaif” gibi adlar ile anmıştır. Bunun en büyük sebebi ise kendisinin bir sufi öğretisi olan Melamet anlayışına mensubiyetinden kaynaklanmaktadır. Nitekim Melamilikte kişinin başarılarını, iyiliklerini ve ismini gizli tutması esastır.

Ahi Evren’in ünü kendi döneminde çok büyüktü, bu nedenle de daha sonraki birkaç yüzyıl onun soyundan geldiklerini iddia edenler Ahiler üzerinden denetim kurmaya çalışmışlardır. Daha sonraki yüzyıllarda varlığını sürdüren Ahiler, soylarını Ahi Evren’e dayandırmaya özen göstermişler ve bu bir gelenek hâlini almıştır.

Hacı Bektaş-ı Velî’nin “Velayetname” adlı eserinde Ahi Evren’in fütüvvet ehlinin ulusu ve gayb erenlerinden olduğu ifade edilmekte ve onu âleme tanıtan kişinin Sadredin-i Konevî olduğu ifade edilmektedir. Bunun yanı sıra birçok kerameti olduğu söylenmektedir. Hacı Bektaş-ı Velî ile Ahi Evren’in dostlukları ve birbirlerine olan bağlılıkları da ifade edilmektedir.

Menkıbevî adı olarak kullanılan Ahi Evren’in aslında Evren veya Evran mı olduğu hususunda tartışmalar bulunmakta ve ihtilafa düşülmektedir. Klasik kaynaklarda esas itibarı ile “اوران” şeklinde ifade edilmektedir; fakat kelimenin dördüncü harfinin elif ile yazılması “Evran” olarak okunacağı anlamına gelmemektedir. Çünkü eski müellifler ince sesli kelimelerin sonlarındaki “e” sesini elif ile yazmaktadırlar. Evren kelimesinin “evirmek” fiilinin ism-i faili olan “eviren”den evrene dönüştüğü ifade edilmektedir. Nitekim Türkçede yılana da evren denilmektedir. Türkçedeki ses uyumu itibarı ile bu kelimenin evren şeklinde telaffuz edilmesi daha doğru olacaktır. Nitekim “Aşıkpaşazade”nin eserinde ve “Dede Korkud Hikâyeleri”nde bu kelime evren olarak geçmektedir. Malesef günümüzde yanlış bir kullanım olarak “evran” tercih edilmektedir. Ülkemizde dahi bir üniversitemizin adı bu yanlış kullanımdan mülhem Ahi Evran olarak belirlenmiştir. Bu yanlıştan dönülmesi ve üniversitemizin isminin Ahi Evren olarak düzeltilmesi en büyük temennimizdir. Bu ismin geçtiği el yazması eserler, doğru bir okuma ile incelendiğinde “Evren” olarak telaffuzu gayet sahih olacaktır.

Menkıbevî olan Evren adı üzerinde duracak olursak, bu ad Ahi Şecerename ve Ahi Fütüvvetnameleri’nde genel olarak yılan “Ejder” anlamında kullanılmaktadır. Bu husus özellikle bu eserlerde birkaç rivayete dayandırılarak açıklanmaktadır. Birinci rivayet Ahi Evren’in Bedir Savaşı’na katıldığı ve düşmana yılan gibi saldırdığı için bizzat Hz. Peygamber tarafından kendisine Evren yani yılan denilmiştir. Fakat bu rivayette Ahi Evren’in tarihî kişiliği ve yaşadığı dönem ile uyuşmamaktadır. İkinci rivayet ise Kayseri’de kurduğu debbağ atölyesi mahzeninde yılan beslediği için Evren şeklinde anıldığı ifade edilmektedir. Bu rivayet ise tarihî kişiliği ve mesleği ile uyuşmaktadır. Üçüncü rivayet ise Ahi Evren’in Kırşehir’e geldikten sonra burada halkın kendilerine bir yılanın musallat olduğunu ve korkularından işlerine gidemediklerini ifade etmeleri üzerine Ahi Evren’in bu yılanı kendisine muti kılması dolayısı ile Evren denilmiştir. Dördüncü ve son rivayette ise, Ahi Evren’in ölümü bir yılanın donuna girip bir kayanın dibine girmek şeklinde olduğu ve türbesinin de bu kayanın üzerine inşaa edildiği rivayet edilmektedir. Muhtelif menkıbelerde de onun ejder donuna girdiği ifade edilmektedir. Bu rivayet ise esas itibarı ile tarihî hakikati ifade etmemekte olup mitolojik bir unsuru barındırmaktadır. Nitekim mitolojik olarak donuna hayvan girmesinin eski bir Türk efsanesi olduğu bilinmektedir.

Evren adının yılanı ifade ettiği hususunda belirtmemiz gereken bir diğer nokta ise Ahi Evren’in yılanı ilaç yapımında kullanması ve piri olduğu debbağlık mesleğinde yılanın derisini kullanması nedeni iledir. Kendisine ait debbağ atölyesinin mahzeninde yılan beslemesi de bunun bir göstergesidir. Ayıca tarihî kaynaklarda Ahi Evren ve Hacı Bektaş-ı Velî’nin yılanı kırbaç olarak kullandığı ifade edilmektedir.

Gerçek adı Şeyh Nasırü’d-din Mahmud olan Ahi Evren’in “Evren” adını alması ile bir diğer hikâyede şu şekildedir: Kayseri şehrinde, namert, kalbinde fitne ve kötülük dolu olan bir adam Kayseri Beyi’ne giderek: “Debbağhanede yabancı bir adam günde çok fazla gelir elde etmektedir. Kanuna göre belirlenen vergiyi ödememekte bununla da kalmayıp ödememek için de inat etmektedir.” dedi. Kayseri Beyi’de bu ihbar üzerine görevlilerini Ahi Evren’i tutup getirmeleri için gönderdi. Görevliler debbağhaneye vardılar. Ahi’nin meskeninde gözleri ateşe benzeyen, her tarafa ışık kıvılcımları saçan bir evren “yılan/ejder” gördüler. Bu durumu gören görevliler Ahi’yi tutuklayamadan kaçarak canlarını zor bela kurtardılar. Bu olay üzerine şehirde bu velînin adı Ahi Evren olarak anılmaya başlandı.

Ahi Evren’in gençliğinde Horasan ve Maveraünnehir’e gittiği ve o yöredeki önemli üstatlardan dersler aldığı ifade edilmektedir. Özellikle büyük Eş’ari kelamcısı Fahreddin Razî’den yararlanmış ve onun talebesi olmuştur. İlerleyen süreçte Bağdat’a gelmiş ve Razî’nin talebesi Tacüd’d-Din Muhammed el-Urmevi vasıtası ile Şeyh Evhadü’d-Din-i Kirmani ile de tanışmıştır. Bu üstadın vasıtası ile de Abbasi halifesi en-Nâsır-Lidînillâh’ın Fütüvvet teşkilatına girmiştir.

Devrin tanınmış hocaları ile olan bağları ve onlara öğrencilik yapması hasebiyle Ahi Evren, çok yönlü ilim ve fikir adamı olmuştur. Özellikle tefsir, kelam, fıkıh, hadis ve tasavvuf gibi dinî ilimler yanında felsefe ve tıp alanında da kendini geliştirmiştir.

Bir ilim ve fikir adamı olan Ahi Evren, hocası Şeyh Evhadü’d-Din Hamid el-Kirmani ile birlikte Anadolu’ya gelmiş ve başta Kayseri olmak üzere Konya ve Kırşehir gibi dönemin önemli şehirlerine yerleşmiş ve burada ilmî ve fikrî çalışmalarını yürütmüştür. Ayrıca ilim ve fikir adamlığı yanında debbağlık mesleğinin piri olarak da ün salmıştır.

Ahi Evren, 1205 yılında Kayseri’ye gelmiş ve buraya yerleşmiştir. Bir debbağ atölyesi kurmuş ve zamanla atölyenin büyümesi ile işçi ve ustaların çoğalması sonucunda Kayseri’de Debbağ Mahallesi diye bir mahalle kurmuştur. Kayseri’de bir debbağ atölyesi kurduğu Hacı Bektaş-ı Velî’nin Velayetname adlı eserinde de ifade edilmektedir. Keza Menakıb-i Evhadü’d-Din-i Kirmani’de Debbağlar Mahallesi’nde bir zaviye ve mescit bulunduğu, gene burada Külhaduzlar adında bir mahalle olduğu ve mahallede bulunan bir evin kapısının birinin mescide diğerinin ise dışarıya açıldığı ifade edilmektedir. Bu evde ise Evhadü’d-Din Kirmani’nin ikamet ettiği belirtilmektedir.

Kayınpederi ve hocası olan Evhadü’d-Din Kirmani ile birlikte Kayseri’ye yerleşen Ahi Evren’in burada Ahi teşkilatını tekrardan özgün bir şekilde kurduğu bilinmektedir. Burada devletten himaye ve destek alarak bir sanayi sitesi inşa etmişti. Ahi Evren de bütün sanat dallarının ve debbağların piri olarak burada hizmet vermekteydi. Ayrıca bu sanayi çarşısında, Debbağ Mahallesi’nde bulunan bir cami ve hankahta Ahi Evren’in Ahi teşkilatı mensuplarına dinî, fikrî ve ilmî eğitim verdiği de bilinmektedir.

Ahi Evren ayrıca hocası Evhadü’d-Din Kirmani’nin kızı Fatma Hatun ile de evliydi. Fatma Hatun, Bektaşiler arasında “Kadın Ana” ve “Kadıncuk Ana” olarak tanınmakta idi. Ahi Evren ayrıca Kayseri’de bulunduğu dönemlerde eşi Fatma Hatun aracılığı ile Bacıyan-ı Rum yani Anadolu Bacıları Teşkilatını da kurmuşlardı.

Ahi Evren 1205 yılında Kayseri’ye geldiği zaman burada Ermeni, Rum, çok az sayıda da olsa Hristiyan Türklerden oluşan yerli bir halk ve zamanla buraya göç eden Müslüman Türkler bulunmaktaydı. Kayseri’de bu dönemde siyasi istikrarsızlıklar olduğu gibi; aynı zamanda da etnik ve dinî yönden yalnızlaştırılmış ve toplumsal alanda ikinci plana itilmiş bir Müslüman Türk kitlesi söz konusuydu. Özellikle Müslüman tüccarlar, yerli olan Rum ve Ermeni ticaret erbabı ile rekabet edemeyecek seviyedeydiler. Ahi Evren, bu durum ile ilgili faaliyetlerde bulundu ve özellikle Müslüman esnafı bir birlik altında toplamaya başlayıp gayrimüslim ticaret ve sanat erbabı ile rekabet edebilecek seviyeye gelmelerini sağladı.

Örgütlenme işine ilk olarak debbağ, ayakkabıcı ve saraç esnafını bir araya getirerek başladı. Daha sonra Ahi Evren, 32 çeşit esnafın ve sanatkârların piri olarak kabul edildi. Kayseri sanayi çarşısında 32 çeşit esnaf oluşturuldu.

Ünü Anadolu sahasına yayılan Ahi Evren başta sullatların ve bürokratların dikkatini çekmiştir. Ahi Evren 1227 ve 1228 yıllarından sonra Sultan I. Alâeddin Keykubat’ın isteği ile Konya’ya yerleşmiştir. Konya’ya gelen Ahi Evren burada hem sanatını icra ediyor hem de Hanikâh-ı Lala ve Hanikâh-ı Ziyâ’nın müderrisliğini yürütüyordu. Aynı zamanda etrafında birçok talebe bulunuyordu. Sultan’dan azami derece destek ve himaye gören Ahi Evren, aynı zamanda Sultan adına bazı eserler de kaleme almıştır.

Sultan I. Alâeddin Keykubat’ın, oğlu II. Gıyâseddin Keyhüsrev tarafından bir suikast sonucu öldürülmesi ile birlikte tahta geçen yeni sultan, iktidarın aleyhinde olduklarını düşündüğü Ahi ve Türkmenleri cezalandırmaya kalkmıştır. Ahi Evren ile birlikte birçok Ahi ileri gelenleri bu süreçte tutuklanmıştır. Elvan Çelebi’nin “Menakib’ül-kudsiyye” adlı eserinden bu tutuklananlar arasında Baba İlyas-ı Horasani’nin de bulunduğunu ve bazı müritlerinin öldürüldüğünü öğrenmekteyiz.

Nitekim bu dönemde Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu Anadolu’ya girmiş ve Moğollar ile II. Gıyâseddin Keyhüsrev’in yaklaşık olarak 80 bin kişilik ordusu arasında Kösedağ Savaşı meydana gelmişti. Selçuklu ordusu, Moğol ordusu karşısında ağır bir yenilgiye uğramıştı. Savaşı kazanan Moğollar, Anadolu’da ilerlemeye devam etmiş ve Kayseri’de şehri savunan Ahiler ile mücadele etmişlerdi. Şehri ele geçiren ve yakıp yıkan Moğol ordusu, Kayseri’de bulunan birçok Ahi’yi ve Bacı teşkilatı mensubunu da katletmişti. Bu mücadelede Ahi Evren’in eşi Fatma Bacı da Moğollar’a esir düşmüştü.

Sultan’ın ölümünden sonra saltanat naibliğine getirilen Celâleddin Karatay, tutuklanmış olan Ahi ve Türkmen ileri gelenlerini serbest bırakmıştır. Ahi Evren bu dönemde Denizli’ye gitmiş daha sonra Kırşehir’e yerleşmiştir. Mevlana’nın oğlu Alâeddin Çelebi’nin de bu dönemde Kırşehir’e gittiği bilinmektedir. Mevlana’nın hocası olan Kalenderî şeyhi Şems-i Tebrizi de bu dönemde öldürülmüştür. Kayseri’de dağılan Ahi teşkilatı ve Ahiler Kırşehir’de tekrardan güçlenmeye çalışmış ve tekrardan organize olmaya başlamışlardır. Ahi Evren, öldürülmesine kadar olan dönemde hayatının son 14 yılını Kırşehir’de geçirmiştir.

Ünlü Selçuklu veziri Celâleddin Karatay’ın şehzadelerin vekili olarak devleti yönetirken 1254 yılında aniden ölmesi üzerine şehzadeler arasında taht kavgaları başladı. Böylece II. İzzeddin Keykavus ile IV. Kılıç Arslan arasında taht mücadelesi vukû buldu. Ahiler ve Türkmenler II. İzzeddin Keykavus’u destekliyor, IV. Kılıç Arslan ise Moğollar’dan destek alıyordu. Şehzadelerin arasını bulmak mümkün olmadı ve sonuç itibarı ile Hülagü Han duruma müdahele etti ve IV. Kılıç Arslan 1261 yılında tahta oturdu. Böylece II. İzzeddin Keykavus taraftarları olan kişiler ile birlikte Ahiler takip ve gözetim altına alınmaya başlandı. Nitekim bu yaşananlardan sonra Ahiler, birçok şehir ve köyde isyan hareketi başlattılar. Devlet ile Ahiler ve Türkmenler arasında ciddi mücadeleler baş gösterdi. Nitekim bu mücadeleler sırasında devlet, Ahileri takip altına alıyor, Ahilere ait iş yerleri ellerinden alınıyor; tekke, zaviye ve medreselerine el konuluyor ve Moğollara yakınlığı ile bilinen Kalenderi dervişler ile taraftarlarına veriliyordu. Birçok şehirde Ahiler katledildiler. Bu katledilenler arasında Ahilerin lideri Ahi Evren de bulunmaktaydı. Katliamlardan kaçan birçok Ahi, Bizans’a ve uç bölgelere doğru göç etmeye başladı. Böylelikle Batı Anadolu’da Ahiler toplandılar ve yeni birlikler oluşturmaya başladılar. Osmanoğulları’nın da bir beylik olarak tevarüs ettiği bu dönemde Ahiler onların bünyesine katıldı ve faaliyet gösterdiler.

Ahi Evren teşkilatçılığı ve liderliği haricinde devrin ünlü âlimlerinden dersler almış, iyi bir eğitim görmüş bir âlimdir. Ahi Evren, Ahi teşkilatının kuruculuğu dışında devrinin önemli bir filozofu, fikir ve dava adamı olarak da karşımıza çıkmaktadır. Özellikle zaviye, tekke ve hankahlarda müderrislik yapmış bir zattır. Bir düşünür ve fikir adamı olarak birçok eser kaleme almış ve hatta birçok eserini döneminin hükümdarlarına sunmuştur.

Ahi Evren’in vefatından sonra Anadolu’nun birçok yerinde Ahi Evren adı ile tekke ve zaviyeler inşa edilmiştir. Vefatınından sonra ünü uzun yıllar yaşamaya devam etmiş, hatta Ahiler üzerinde otorite kurmak isteyen kişiler, onun soyundan geldiklerini dahi iddia etmişlerdir. Eserleri de başta Osmanlılar Dönemi olmak üzere uzun yıllar okunmaya devam etmiştir.

Ahi Evren’in kaleme aldığı eserler, yaşadığı dönemde üzerinde bulunan baskılar ve daha sonraki süreçte Ahilere yönelik yürütülen yıpratma mücadeleleri ve katliamlar hasebiyle gün yüzüne pek fazla çıkamamıştır. Özellikle Ahi Evren ve Ahilere yöneltilen piskolojik baskılardan Ahi Evren’in eserleri de nasibini almıştır. Birçok eseri tahrif edilmiş veya künyesi değiştirilerek başka şahıslara aitmiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır.

Ahi Evren başta Ahilik olmak üzere inşa ettiği felsefi sistem ve muhtelif faaliyetleri ile medeniyet birikimimize çok büyük katkılar yapmıştır. Anadolu’nun Türk ve Müslüman yurdu hâline gelmesinde şüphesiz çok büyük tesiri olmuştur. Ahilik teşkilatı ile Anadolu’da ticari faaliyetlerin yaygınlaşmasını sağlamıştır. Birçok şehre sanayi tesisleri inşa ettirmiştir. Bunların da dışında bir ilim adamı ve tasavvufi önder olarak ilim hayatının gelişmesine öncülük etmiş, birçok değerli ilim adamının yetişmesine vesile olmuştur. Kaleme aldığı eserler ile bilimsel faaliyetlere katkı sağlamıştır. Sayesinde Ahilik sistemleşmiş, Anadolu’nun muhtelif yerlerine Ahiler yayılmış ve siyasi, ekonomik ve sosyal hayatı canlandırmıştır. İlerleyen dönemlerde bir cihan devleti hâline gelecek olan Osmanoğulları’nın kuruluşundan yükselişine kadar olan dönemde Ahiler büyük katkılarda bulunmuşlardır.

Günümüzde Ahi Evren’in felsefesinden, girişimciliğinden ve yol göstericiliğinden çıkaracağımız çok büyük dersler vardır. Ahilik teşkilatının tarihteki misyonundan beslenerek modern dönemde sosyal ve ekonomik anlamda ihtiyacımız olan dinamizme rahatlıkla ulaşabiliriz. Ahilik her anlamda bizim geleceğimiz için bir ışık ve umuttur.

Tarih Musahabeleri
Türkiye Selçuklu Dönemi’ne Damgasını Vuran Ünlü Âlim Ahi Evren
10:23
34:23