Koruyucu Aile

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

II. Yetim Kimdir?

Yetim ve kimsesizlik, insanlık tarihi boyunca varlığı devam eden ve dünya durdukça da devam edecek olan sosyal bir olgudur. Kimi insanlar bu acı tecrübeyi daha doğarken, kimileri de hayatlarının anaya ve babaya en çok ihtiyaç duydukları ilk çocukluk döneminde yaşamak zorunda kalmaktadırlar.
Korunmaya muhtaç çocuklarla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de genel anlamda “el-müsted‘afîn”, özel anlamda da “el-yetim” kavramının altının çizildiği görülmektedir. Yetim kelimesi günlük dilde kendisi yetişkin olmayan, annesini veya babasını kaybetmiş insan anlamında kullanılmaktadır. Arap dilinde babasını kaybetmiş olanlar için özellikle yetim kelimesi kullanılır. Yetim ifadesi süreç içerisinde anlam genişlemesine uğramış olup, ebeveynini kaybetmiş olan kişiler için de kullanılmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de altı çizilen “yetim” kavramı sadece ebeveynini kaybeden küçükler için değil, korunmaya, himaye edilmeye muhtaç olan herkes için kullanılmıştır ve özellikle seçilmiştir.
a.    Kur’an’da Yetim
Kur’an ve Sünnet; şahsiyetli, gönül huzurunu yakalamış, topluma yararlı, kendisiyle aynı dine inanan diğer bireyleri kardeşi olarak telakki eden, aralarında inanç birliği olmayan insanları da Allah’ın kulu olduğu için sevebilecek bir anlayışa sahip sağlıklı bireylerden oluşmuş bir toplumu gaye edinmiştir. İslam’ın hayata ilişkin her alanında bu hedef gözetilmiştir. Dolayısıyla İslam, ideal toplum yapısına ulaşabilmek için bu yapıyı oluşturacak bireylerin yetiştirilmeleri hususunda gerekli olan bütün yönleri titizlikle ele almıştır.
Yetim konusu Kur’an-ı Kerim’in indiği ilk günlerden itibaren ele alınmış, yetimlerin sıcak bir aile ortamında, müşfik bir ilgi ve muamele ile yetiştirilmeleri hem bireysel hem de toplumsal bir takım görevleri içeren emir cümleleriyle ilahî beyanda yer bulmuştur.
Bu kavram, Hz. Peygamber’in elçiliğinin 1. yılının sonlarından hicretin 10. yılının sonlarına değin yani 23 yıllık nüzul sürecinin hemen hemen her aşamasında sürekli dikkat çekilmiştir. Dolayısıyla ilgili sosyal sınıfın çaresizliğine ve çözüm önerilerine dair, vahyin ilk yıllarından itibaren oluşturulan zihnî ve toplumsal farkındalığın, sürecin son aşamasına kadar canlı tutulduğu, meselenin ilahî hitabın gündeminden hiç düşürülmediği söylenebilir.
Konuyla ilgili nazil olan ilk ayetlerde meseleye dair farkındalığın oluşturulmaya çalışıldığı görülür (Duhâ, 93/6; Fecr, 89/17-19; Mâûn, 107/2-3).
Sonrasında bu aşamaya kadar muhatap kitleye yönelik zihni duyarlılık oluşturma amacının yerini, artık yetim ve kimsesizlerin durumlarının düzeltilmesini amaçlayan bir eylem inşasına bıraktığı söylenebilir (Beled, 90/14-16).
İlerleyen dönemlerde, ayetlerin ilgili mesele bağlamında eylem alanına dönük kesin sınırlamalar içerdiği açıklıkla görülmektedir. Bu sınırlamalar yetim ve kimsesizlere yönelik olumsuz muamelenin yasaklanmasının çok ötesinde içinde yetim ve kimsesizler başta üzere herkesin güvenli ve huzurlu bir şekilde yaşayabileceği ideal bir toplum nizamını amaçlamaktadır (İsrâ, 17/31-38; En’âm, 6/151-153).
Kur’an-ı Kerim’in Mekkî ayetler bağlamında belli hakları üzerinden yetimleri öncelikle bir koruma çemberine almaya odaklı söyleminin, Medenî ayetler bağlamında yerini; korumanın çok ötesinde ilgili sınıfın nitelikli birer şahsiyet olarak topluma kazandırılmalarını temine yönelik bütün detayları düzenleyen bir çerçeveye bıraktığı görülebilir.
Kur’an-ı Kerim’in yetim ve kimsesizlerle ilgili meselelere bakışı incelendiği zaman, yetim ve kimsesizlerin en iyi şartlarda yetiştirilmesinden, evlendirilip iyi bir geleceğe kavuşturulmalarına kadar bütün safhaların özel olarak ele alındığı rahatlıkla görülebilir. Nitekim bizzat Hz. Peygamber’e yetim olduğu hatırlatılarak (Duhâ, 93/6), onun (s.a.s) şahsında bütün inananlara, yetime kesinlikle iyi ve güzel muamelede bulunması emredilmiş (Fecr, 89/17-19), yetime ikram etmemek dahi eleştirilirken; yetimlere yönelik kasıtlı kötü muamele ise bir nevi “dini yalanlama” olarak tavsif edilmiştir (Mâûn, 107/2-3). Yetime sıcak ve samimi bir ilgiyle yaklaşmak “zor geçidi aşmak” şeklinde ifade edilirken (Bakara, 2/220) bu geçidi geçebilmek âdeta zirvesine ulaşılmış bir imanın, kökleşmiş bir din kardeşliğinin göstergesi olarak takdim edilmiştir. Yetimin bir aile ortamında yetiştirilip ev bark sahibi bir şahsiyet olarak topluma kazandırılması kadar sosyal ve ekonomik manada ikbalinin sağlanmasına yönelik (Nisa, 4/3, 6; Kehf, 18/82) bütün süreçlerin müstakil ayetlere konu yapılması dikkate şayandır. Hepsinden öte bu ilahî prensiplerin bizzat Hz. Peygamber’in hayatından bu güne temel teşkil edecek nitelikte bir modele dönüştürülmüş olması, İslam’ın temel referanslarının konu bağlamındaki özenini ve duyarlılığını göstermesi en temel sonuç olarak özellikle belirtilmelidir.
Kur’an-ı Kerim’de Firavun’un zulmünden korumak amacıyla annesinin nehre bıraktığı bebek Musa’nın Hz. Asiye tarafından himaye edilip, yetiştirilmesinden söz edilmektedir. Hz. Asiye Musa’ya koruyucu annelik yapmıştır. Aynı şekilde Hz. Zekeriya’nın Hz. Meryem’i himayesi (Âl-i İmrân, 3/37) de bir koruyucu ailelik modeli olarak ifade edilebilir.
b.    Peygamberimizin Sünnetinde Yetim
Hz. Peygamber’in kendisi yetim olduğu gibi, annesini kaybettikten sonra yanında kaldığı dedesi Abdülmuttalib de bir yetim olup aynı şartlarda yetişmişti. Dedesinin vefatı üzerine ise amcası Ebu Talib’in himayesine girmişti. Yani Peygamber Efendimiz, akrabası da olsa, bir koruyucu ailenin yanında kalmıştı. Nitekim kendisi de ileride, amcası Ebu Talib’in yükünü hafifletebilmek için oğullarından Hz. Ali’yi himayesi altına alırken, diğer amcası Hz. Abbas’ın da Hz. Ali’nin kardeşi Cafer’in bakımını üstlenmesini sağlamıştır.
Ailenin öz çocuğu gibi görülen evlatlık sistemi İslam’da yasaklanmış olmakla birlikte (Ahzab, 33/4-5), yetimlerin himaye edilmesi, İslam toplumlarında büyük bir sorumluluk olarak telakki edilmiştir. Sevgili Peygamberimiz, yetimlerin bakımını üstlenip onlara kol kanat geren kimseleri cennetle (Tirmizî, Birr ve Sıla, 14) ve cennette kendisiyle beraber olmakla müjdelemiş (Buhârî, Talak, 25), en hayırlı evin, içinde kendisine iyi davranılan bir yetimin bulunduğu ev olduğunu bildirmiştir (İbn Mâce, Edeb, 6). Ayrıca O (s.a.s), babası savaşta şehit düştüğü için yetim kalan Beşir b. Akrabe’ye “Ben senin baban olayım, Âişe senin annen olsun, istemez misin?” diyerek sahip çıkmış ve onun bakımını üstlenmiştir (İbn Hacer, İsâbe, I, 302).
Korunmaya muhtaç çocuklarla alakalı yaklaşımı ortaya koyarken Kur’an-ı Kerim’in bizi empatiye davet ettiğini görüyoruz. Nisa Suresi’ndeki ayet-i kerimede aynen şöyle buyrulmaktadır: “Ölüp gittiğim takdirde eli ermez gücü yetmez bu yavrularıma kim bakar, diye endişe edenler, başkalarının yetimlerini de kendi çocukları gibi düşünsünler.”(Nisa, 4/9)
“Ey peygamber, sana bir de yetimlere nasıl davranmak gerektiğini soruyorlar. De ki, onlara yardım eli uzatmak, güzel imkânlar sağlayıp durumlarını düzeltmek, sahipsiz hâlde bırakmaktan elbette ki daha hayırlıdır. Eğer yetimlerle aynı çatı altında yaşarsanız, bilin ki onlar sizin din kardeşinizdirler. Allah yetimlere karşı kimin iyi kimin kötü niyetli olduğunu çok iyi bilir.” (Bakara, 2/220)
Sevgili Peygamberimiz iki parmağını göstererek “Ben ve yetimi kollayan kişi, cennette böyle yan yanadır.” (Buhârî, Edeb, 25-26) buyurmuştur. Nitekim biz ibadetlerimizi Allah katında daha makbul bir yere erişebilmek için yaparız. Bu bağlamda “Üç yetimle ilgilenerek onları yetiştiren bir kişi, geceleri nafile namaz kılan, gündüzleri oruç tutan ve canını hiçe sayarak Allah yolunda cihat eden bir kişinin yaptığının tamamının ecrini hak etmiştir.” (İbn Mâce, Edeb, 6) buyuran Hz. Peygamber, yapılan eylemin sevaba vesile oluşuna dikkat çekmiştir.
Yine Tirmizî de geçen bir hadis-i şerifte “Bir yetimi sofrasına katan, onunla ilgilenen kişiyi, eğer bağışlanması mümkün olmayan büyük bir günah işlememişse, Cenab-ı Hak affedecektir.” (Tirmizî, Birr, 14) buyrulmaktadır. İbn-i Mâce’de geçen bir rivayette ise “Allah’ın en sevdiği ev, içerisinde bir yetimin hoş tutulduğu, ona iyi davranıldığı bir evdir. Allah’ın en sevmediği ev, ona iyi davranılmadığı, onun bir şekilde hor görüldüğü evdir.” (İbn Mâce, Edeb, 6) buyrulmuştur.
c.    İslam Hukukunda Yetim
Klasik kaynaklarımızda buluntu çocuk için lakît kavramı kullanılmaktadır. Lakît bir kenara bırakılmış, himayeye muhtaç, kendisine el uzatacak kişileri bekleyen bir çocuk demektir. Konuyla alakalı olarak kaynaklarımızda şu ifade yer almaktadır: “Lakîtin muhrizi gânim, mudîi âsimdir.” Bu cümle, o çocuğa el uzatarak ona sahip çıkan, sanki bir ganimet elde etmiş derecede sevap alır ama onu zayi eden, onu terk eden ve ona el uzatmayan da günahkâr olur, anlamına gelmektedir. Bu durumdaki çocuklara el uzatmak ümmet üzerine farz-ı kifâyedir. Birileri el uzatırsa, bu vazife yerine getirilmiş olur ama herkes ilgisiz kaldığı takdirde ümmetin tamamı günahkâr olmaktadır. Buluntu çocukların bakım masrafı ise beytülmalden yani kamu malından karşılanmaktadır.
Bizim, korunmaya muhtaç olan çocuklarla ve toplumun diğer üyeleriyle ilgili bakış açımız lakîtteki gibi olmalıdır. Bunlara sahip çıkarsak ganimetten hissemizi alabiliriz. Ama el uzatılmadığı için himayeye muhtaç kişiler zayi olursa, bu durumun manevi mesuliyeti bütün toplumun omuzlarına yüklenecektir.
Bu bağlamda çocuğun bakım ve yetiştirilmesiyle ilişkili olarak fıkıhta hidâne dediğimiz bir müessese de dikkat çekmektedir. Bir çiftin ayrılması hâlinde çocuğun bakım ve gözetimini kimin üstleneceği hidâne çerçevesinde ele alınmıştır. Çocuk belli bir yaşa gelinceye kadar birinci derecede bununla sorumlu olan annesidir.
Annesi vefat ettiği ya da çocuğa bakabilecek durumda olmadığı takdirde, bu sorumluluk annenin annesine düşer. Bu bağlamda önce anne tarafından kadın akrabalar, ondan sonra babaanne, sırasıyla baba tarafından kadın akrabalar devreye girer. Hidâne uygulamasıyla ergenlik dediğimiz çağa gelinceye kadar çocuğa bu şekilde o şefkat tattırılmaya çalışılmıştır. Aynı zamanda çocuğun kendi kişisel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir yeterliği kazandırılması hedeflenmiştir.
d.    İslam Tarihinde “Koruma” Modelleri
Yetimleri himaye etmek, korumak ve kollamak İslam dininde olduğu gibi önceki ümmetlerden alınan ahit ve misak kapsamında da yer aldığı görülmektedir: “İsrailoğullarından, “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, anne babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edin, insanlarla güzel güzel konuşun, namazı kılın, zekâtı verin” diye söz almıştık.” (Bakara, 2/83)
Bu uygulamalar bazen yetime evini açmak, bazen yeme, içme, eğitim ihtiyaçlarını karşılamak, bazen sevgi, şefkat göstermek suretiyle psikolojik destek sağlamak şeklinde olabilmiştir. Öte yandan bu süreçte yetime muamele konusunda dikkat edilmesi gereken birçok ilke ve kural bulunmaktadır. Bu hususları bir takım örnekler çerçevesinde şöyle ele alabiliriz:
I.    Yetim Çocuklara Evini Açmak: Yetime evini açmak, kimsesiz ve bakıma muhtaç kişileri barındırmak Kur’an’ın dikkat çektiği önemli bir meseledir: “Sana yetimleri sorarlar, de ki: ‘Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır’. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah düzeltenden bozanı ayırt etmesini bilir. Allah dileseydi sizi zora sokardı. Allah şüphesiz güçlüdür, Hakim’dir.”
a)    Evlendiği Dul Hanımların Yetimlerini Himaye Etmek: Hz. Peygamber’in evinde ve himayesinde büyüyen çocuklar arasında eşi Ümmü Habîbe’nin kızı Habîbe bint Ubeydullah ile bir diğer eşi Ümmü Seleme’nin dört evladı da bulunmaktadır.
Hz. Ebû Bekir vefat edince ise Hz. Ali, Ebû Bekir’in hanımı Esma bint Umeys ile evlenmiş, böylece Muhammed b. Ebû Bekir, Hz. Ali tarafından büyütülüp yetiştirilmiştir. Hz. Muhammed, veda haccı esnasında dünyaya gelmiş bir çocuktu. Babası Ebû Bekir vefat ettiği zaman Hz. Muhammed, üç yaşında idi. Hz. Ali’nin terbiyesinde büyümüş, ona bağlılığını her zaman sürdürmüştü.
b)    Yakın Akraba Çocuklarını Himaye Etmek: Peygamber döneminde himaye edilen yetim çocuklar bazen yakın akraba çocukları olabilmiştir. Daha önce de ifade edildiği gibi bizzat Peygamberimiz önce dedesi sonra amcası tarafından himaye altına alınmış bir çocuktu.
Hz. Peygamber’in hayatındaki bu tablo, yetimi koruyup kollamanın bireysel bir iş olmaktan ziyade ailece üstlenilen bir görev olmasının önemini ortaya çıkarmaktadır.
Müminlerin annesi Hz. Âişe, kardeşi Abdurrahman’ın yetim kızı Esma’yı (İbn Hacer, Tehzîb, XII, 398) bir diğer kardeşi Muhammed’in iki oğlu Kâsım ve Abdullah’ı (İmam Mâlik, Muvatta, Zekât 10) himayesine almıştı.
c)    Uzak Akraba Çocuklarını Himaye Etmek: Peygamber döneminde uzak akraba çocuklarının himaye altına alınışına dair de pek çok örnek zikredilebilir. Sözgelimi, Ensar’ın Neccaroğulları kabilesinden Es’ad
b. Zürâre’nin, vefatına yakın kızlarını Hz. Peygamber’e vasiyet ettiği nakledilmiştir. Es’ad b. Zürare Medineli ilk müslümanlardandı. Kabilesi olan Neccaroğulları ise, Hz. Peygamber’in dayızadeleriydi.
Hz. Osman’ın himayesinde büyüttüğü yetim çocuk, Muhammed b. Ebû Huzeyfe, Muaviye’nin dayısının oğludur. Babası Ebû Huzeyfe, Yemame Savaşı’nda şehit düşünce Hz. Osman, Muhammed’i himayesine almış, halifeliği zamanında Mısır’a vali tayin etmiştir (İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 9).
d)    Akrabalık Bağı Olmayan Çocukları Himaye Etmek: Arada hiçbir akrabalık bağı bulunmayan yabancı çocukların evde himayesinin aile düzeni ve mahremiyeti ile alakalı birtakım sorunlara yol açma ihtimali çoğu kişinin zihninde oluşan önemli bir sorudur. Bu konuda ilerleyen bölümlerde bilgi verilecektir.
Kimsesiz ve yetim çocukların himayesi hususunda göz önünde gereken bir başka husus, gerek istismarlara yol açmaması gerekse mali zorluklar oluşturmaması amacıyla devlet denetim ve desteğine ihtiyaç duyulmasıdır. Nitekim Hz. Ömer döneminde kişilere bu hususta devlet tarafından mali destek sağlandığını ortaya koyan örnekler bulunmaktadır. Sözgelimi Ebû Cemile Süneyn es-Sülemî adlı sahabi terk edilmiş bir çocuğu bulup da himayesine aldığında Hz. Ömer çocuğun nafakasının devlet tarafından karşılanacağını söylemişti.
II.    Yetim ve Kimsesiz Çocukların Bakımında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar: Yetim himayesinde aslolan şey yetime şefkat ve merhamet göstermek, adalet ve hakkaniyete riayet etmek, onu doyurup giydirmek, gerekli eğitimleri sağlamak, evlendirmek ve topluma kazandırmaktır.
Hakikatte yetim ve kimsesiz çocukların yeme ve içmeden çok daha önemli gıdası sevgi, şefkat, merhamet ve psikolojik destektir. Bu çerçevede Resulullah “Kim Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç sayısınca iyilik yazılır. Kim yanında bulunan yetim erkek veya kız çocuğa iyi davranırsa ben ve o, cennette şu ikisi gibidir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 25) buyurmuştur. Çünkü kimsesizlik ve çaresizliği giderilmeyen, ihtiyaçları karşılanmayan çocuk uzun vadede tüm toplum için bir yara hâline gelecektir.
Yetim çocukların himaye edilmesine dair üzerinde durulması gereken bir başka önemli husus bu çocuklara gerekli eğitim ve öğretimin verilmesidir.
Resulullah’ın himaye altına aldığı yetim çocuklarla ilgili dikkatlerden kaçmaması gereken bir uygulaması de evlenme yaşına geldiklerinde onları evlendirmesidir.
Hz. Peygamber’in ve sahabe uygulamaları çerçevesinde konuyu ele aldığımızda yetim ve kimsesiz çocukları himaye etmenin aslında onları hayata ve topluma kazandırmak anlamında şekillendiğini ifade edebiliriz.
“Kim üç yetimi korumasına alır, bakımını yaparsa, sanki ömür boyu gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçirmiş ve sabahtan akşama yalın kılıç Allah yolunda cihat etmiş gibi olur.” (İbn Mâce, Edeb, 6)
e.    Osmanlı Tecrübesinde “Koruma”
Kimsesiz ve sahipsiz çocukların ücretsiz veya ücret karşılığı aileler yanına besleme ve oğulluk olarak yerleştirilmesi şeklinde tanımlanabilecek koruyucu aile sistemi, yetim çocuklara sahip çıkmanın fazileti hakkındaki ayet ve hadislerin de teşvikiyle Osmanlı toplumunda yaygın olarak uygulanmıştır. Osmanlı’da uygulanan sistem her ne kadar belgelerde “evlatlık, manevi evlatlık” ve “tebenni” ifadeleriyle tanımlansa da günümüz evlatlık sisteminden farklı bir uygulamadır. Uygulama en temel biçimi ile soy bağı ile miras hakkını reddetmesi ve geçici bir yerleştirme şekli olması yönleriyle modern evlatlık kurumundan ayrılır. Yine aile yanına yerleştirilen çocuklar öz babalarının isimlerini taşımaya ve öz aileleri ile görüşmeye devam etmişlerdir. Bu sebeplerle Osmanlı’da uygulanan sistem, evlatlık kurumundan ziyade günümüz koruyucu aile uygula-ması özelliği gösterir.
Osmanlı Devleti’nde İslam aile hukukunun bir ge-reği olarak uygulanan hidâne uygulaması koruyucu aile sisteminin ilk basamağı olarak görülebilecek özellikler taşır.
Osmanlı uygulamasında akraba çevresinde koru-yucu önlemlerin mümkün olmadığı durumlarda çocuk aile dışından kimselere veriliyordu. Bu uygulama ile sahip çıkılan kız çocuklarına besleme, erkek çocuklara oğulluk veya daha genel ifade ile evlatlık deniliyordu. Besleme uygulaması, fakir aile çocuklarının bakım ve eğitim gayesiyle anne-baba, veli veya vasilerinin izniyle varlıklı kimseler yanına ücret karşılığı yerleştirilmele-ri esasına dayanır. Oğulluk uygulaması da buna ben-zemektedir. Genel benzerlikler yanında oğullukların koruyucu aile yanında meslek eğitimi almaları ve hibe yoluyla ömür boyu yakınlığın devam ettirilmesi gibi önemli farklılıkları da bulunmaktadır.
Osmanlı toplum hayatında sosyal bir kurum olarak karşımıza çıkan oğulluk, besleme veya daha genel ifade şekli ile koruyucu aile uygulamasını düzenleyen toplu kanunlar hazırlanmamıştır. Uygulama yüzyıllar boyu ihtiyaç durumunda verilen fetvalar ile şekillenmiş ve zamanla dağınık bir koruyucu aile hukuku oluşmuştur.
Dağınık hâldeki koruyucu aile hukukunu belir-lemek için fetva mecmuaları, kadı sicilleri, Cerîde-i Mehâkim kayıtları ve arşiv belgelerindeki uygulamaları incelemek gerekmektedir.
Çocuk almak veya aile yanına yerleştirmek isteyen kimse mahkemeye başvurmak zorundaydı. Özellikle lakît (buluntu) çocuklara yönelik işlemlerde yerel idarecilere de başvurulabiliyordu. Çocuğa sırasıyla baba ve dede bakıyor, korumaya yönelik olarak çocuk başka kimsenin yanına da yerleştirilebiliyordu. Eğer çocuğun bu yakınlıkta velileri bulunmazsa, koruması altında bulunduğu kardeş, amca ve anne gibi vasiler de aynı hakları kullanabilir; ancak, birinci derecede vasiler bulunursa, diğer vasiler yalnızca çocuğun şahsını ve malını korumaya yönelik tasarrufta bulunabilirlerdi.
Din ayrılığı kesin evlat edinme engeli sayılıyordu. Kimsesiz çocukların mensup oldukları din göz önünde bulundurularak çocukların kendi dininden aileler yanına yerleştirilmesi zorunluydu. Gayrimüslim ailelerin Müslüman çocukları evlatlık almaları din değiştirmeye etki edeceği gerekçesiyle yasaklanmıştı. Ancak gayrimüslim veli kendi isteğiyle çocuğunu Müslüman kimse yanına yerleştirebilirdi.
Doğrudan miras bırakmanın mümkün olmadığı uygulamada çocuklara “hibe” ve “ferağ” olmak üzere iki şekilde miras bırakılabiliyordu. Muhtaç çocuğu yanına alan kimsenin mirasçısı yoksa mirasçı mallarının tamamını, varsa üçte birini vasiyet edebilirdi. İkinci yol ise hukuk literatüründe “ölünceye kadar bakıp gözetmek şartıyla ferağ” olarak adlandırılan çocuğa sahip çıkan ile çocuk arasında karşılıklı sözleşmeye dayalı iki tarafa da özel sorumluluk yükleyen yöntemdi.
Velayeti üstlenen kimsenin çocuğun bakımı, göze-timi, terbiyesi, dinî eğitimi, özellikle de meslek eğitimi gibi doğrudan şahsına yönelik görevleri yerine getir-mesi gerekiyordu. Alan kimsenin ihmali görülürse veya çocuğa zararı dokunursa İslam ceza hukuku hükümleri uygulanıyordu.
İslam hukuku veli veya çocuğu alan kimsenin çocuğun nafaka ücreti dışındaki artan gelirini ergenlik ça-ğına kadar saklamasını zorunlu tutuyordu. Biriktirilen ücret ergenlik çağında çocuğa teslim ediliyordu.
Aileler yanına yerleştirilen kimsesiz ve sahipsiz çocukların bazı şartlarla çalıştırılmalarına izin verilmiştir. Özellikle hayata hazırlamak amacına yönelik olduğunda çocuğun meslek eğitimi için işe yerleştirilmesine izin veriyordu. Buna bağlı olarak çocukların çalışmasındaki asıl amaç çocukları, hayata hazırlamak, terbiye etmek ve meslek kazandırmakla sınırlandırıyordu.
Çocuklar aileler yanına Osmanlı sosyal hayatında yaygın karşılaşılabilen bazı sebeplerden dolayı yerleştiriliyorlardı. Çocukların kimsesiz kalması veya terk edilmesi, nafaka temininde zorluk çekilmesi, fakirlik, çocuğun iyi bir çevrede yetişmesini sağlama ve Müslüman olmuş çocukları İslam terbiyesi ile yetiştirme isteği bu sebeplerin en önemlileridir.
Osmanlı Devleti’nde koruyucu aile kurumu, Fatih devrinden itibaren fetvalara konu olmaya başlamıştır. Molla Hüsrev ve Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin Osmanlı sosyal hayatını yansıtan fetvalarında kurumun işlevi ile farklı şekillerine işaret eden bilgilere rastlanmaktadır. Osmanlı toplumunda erken dönemlerden itibaren var olan ancak imparatorluğun ekonomik yönden gerilemesiyle varlığı daha ziyade hissedilmeye başlanan oğulluk ve beslemelere İstanbul, Edirne, Ankara, Bursa ve Manisa gibi büyük şehirlere ait mahkeme kayıtlarında sıklıkla rastlanmaktadır.
XIX. yüzyılın son çeyreği ile XX. yüzyılın ilk çeyreğinde art arda patlak veren savaşlar sonucu meydana gelen dış göçler ve zaman zaman yaşanan iç göçler, koruyucu aile sisteminin yaşadığı dönüşüm sürecini daha da hızlandırmıştır. Dış ve iç göçler esnasında bulaşıcı hastalıklardan dolayı çok sayıda yetişkin göçmenin ölmesi, aynı zamanda karmaşa sırasında pek çok ailenin dağılması kimsesiz çocukların sayısını artırmıştır. Bu gelişmeler karşısında devlet, kimsesiz çocukların sahipsiz kalıp ölmelerini ve köle olarak satılmalarını engellemek için koruyucu aile uygulamasını çözüm yolu olarak görmüştür.
Osmanlı toplumunda uygulandığı şekliyle koruyucu aile sistemi yüzyıllarca muhtaç çocukların korunmasına yönelik önemli bir sosyal işlevi yerine getirmiştir. Bu yolla çocukların öz aile ve çevreleriyle ilişkilerini sağlıklı biçimde devam ettirmeleri de sağlanmıştır.
 

Koruyucu Aile
II. Yetim Kimdir?
10:23
34:23