Ru'yet-i Hilal

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

ASTRONOMİK HESAPLAMA İLE RAMAZAN VE BAYRAM GÜNLERİNİN BELİRLENMESİ

SORU:

Siz de her yıl bir veya iki kere Allah Teâla’nın oruç tutulmasını farz kıldığı ramazan ayında ve şevval ile birlikte gelen Ramazan Bayramı konusunda bizim hissettiğimiz hüznü ve üzüntüyü hissediyorsunuz.

Bütün Müslümanların biraraya gelmelerinin beklendiği; oruç tuttuklarında ve bayram kutladıklarında birlikte olmaları gereken, bu iki kıymetli münasebette yani, oruca da bayrama da beraberce başlamalarının beklendiği bir zamanda, ramazan ayının başlangıcının ve bitişinin çoğu zaman komşu olan memleketlerde bile farklı olduğu, hatta bu farkın bazı İslam ülkelerinde üç güne kadar ulaştığı gözlemlenebilmektedir.

Bazı senelerde, Fas’ta olduğu gibi aynı ülkede yaşıyor olmamıza rağmen orucun başlangıç ve bitişi konusunda, İslam ve Arap ülkeleri arasındaki farklılığa bağlı olarak aramızda yaygın bir anlaşmazlık yaşanmaktadır.

Bazılarımız Suudi Arabistan ve bazı Körfez Ülkeleriyle beraber oruç tuttu, bazılarımız da bir sonraki gün Mağrib’te yer alan Cezayir ve Tunus ile birlikte oruç tuttu. Çoğunluk ise ülkemizdeki dinî otoritelerinin ilanına tabi olarak, ondan sonraki günde oruç tuttu.

Aynı durum ramazan sonu şevval başlangıcında, yani bayramın başlangıcının tespitinde yaşandı. Bazılarımız, diğerlerinden iki gün sonra bayramı kutladı.

Müslümanlar arasında bu denli ihtilaf kabul edilebilir mi?

Müslümanlar, niçin astronomik hesabı esas almıyorlar? Asrımızda astronomik hesaplama, oldukça ileri bir seviyeye ulaştı. Öyle ki insanoğlu ayın yüzeyine ayak bastı. Bu durumda, Müslümanlar, Allah’ın öğrettiği bir vasıta ile hilâlin doğup doğmadığını bilmekten aciz midirler?

Laik görüşe sahip bazıları bu durumu bahane ederek İslam’ın, çağın problemlerini çözemediğini söylemekte, daha edepli davrananlar ise acizlik ve geri kalmışlığı, dinî üniversitelere ve âlimlere yüklemektedirler.

“Hilâli görerek oruç tutun ve yine onu görerek bayram yapın” hadisine dayanılarak, bu alanda içtihat kapısının kapalı olduğu söylenebilir mi? Bu hadise dayanılarak oruç tutma ve iftar yapma günlerinin tespiti hesaba değil hilâlin görünmesine bağlandığı söylenebilir mi? Başka bir deyişle bu hususta içtihat yapılabilir mi?

Bu konuda Yüce Mevla’nın gönlünüze vereceği ferahlıkla, mutaassıpların taassubundan ve ileri geri konuşanların sözlerinden uzak bir şekilde bizi aydınlatmanızı temenni ediyoruz. Allah, dine yardım ve İslam ümmetini bilgilendirme yolunda size uzun ömür nasip eylesin.

CEVAP:

Allah’a hamd, Rasülü’ne salat ve selam olsun.

Ben “Oruç Fıkhı” ve “Sünneti Anlamada Yöntem” isimli iki kitabımda, ramazan ayının astronomik hesapla tespiti konusuna değindim.

Birinci kitabımda, hoşgörü dini İslam şeriatının kamerî bir ayda orucu farz kıldığı zaman, o ayın tespitinde de, kapalılık ya da problem olmayan, ümmetin tamamı için geçerli, kolay ve doğal bir yöntemi belirlediğini açıkladım. O dönemde ümmetin büyük çoğunluğu okuma-yazma ve hesap bilmeyen ümmî bir toplum olduğu için hilâlin çıplak gözle gözlemlenmesi istenmişti.

Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre; Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hilâli gördüğünüzde oruç tutun, yine onu gördüğünüzde bayram yapın. Eğer havanın kapalı olmasından dolayı hilâl görünmezse şaban ayını otuza tamamlayın.” [156]

İbn-i Ömer’den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) ramazanı zikrederek, şöyle buyurmuştur: “Hilâli görmedikçe oruç tutmayınız. Ve yine hilâli görmedikçe iftar etmeyiniz. Eğer hilâl bulutla örtülürse, hilâl için takdir yapınız.”[157]

Bu durum, ümmet için bir kolaylık idi. Allah Teâlâ, hesaplamayı iyi bilmeyen ümmeti hesaba dayanarak amel etmekle sorumlu tutmamıştı. Eğer hesap yapmakla mükellef kılınsalardı, kendi dinlerine tabi olmayan ehl-i kitap veya başka bir milleti taklit etme durumunda kalacaklardı.

Ramazanın girişi şu şekilde tespit edilebilir:

Sahih hadisler, ramazan ayının girişinin üç yöntemle tespit edilebileceğini ortaya koymaktadır:

1. Hilâlin gözle görülmesi,

2. Şaban ayının otuz güne tamamlanması,

3. Hilâlin tespitinin takdir edilmesi.

Birinci Yöntem

Hilâlin gözle görülmesi: Fakihler, gözle görenin adaletli bir kişi mi, adaletli iki kişi mi, yoksa insanlardan büyük bir topluluğun görmesiyle mi tespit edileceği hususunda ihtilafa düşmüşlerdir.

Âdil olan “bir” kişinin görmesini kabul edenler, İbn-i Ömer hadisini delil kabul etmişlerdir. İbn-i Ömer’den şöyle nakledilmiştir: “İnsanlar hilâli gözetliyorlardı. Ben de Peygamber (s.a.s.)’e hilâli gördüğümü haber verince, oruç tutmaya başladı ve insanlara da oruç tutmalarını emretti.”[158] Ayrıca, Hz. Peygamber’in hilâli gördüğünü söyleyen bedevinin sözünü kabul etmesi ve Bilal’e, “kalkmalarını ve oruç tutmalarını” duyurmasını emrettiği hadisi de delil getirmişlerdir.[159] Bu hadisin senedi hakkında farklı görüşler vardır.

Bu görüşü savunanlar bu delillerin yanında, ibadete başlamak için, âdil bir tek kişi ile ramazanın tespit edilmesinin ihtiyata daha uygun olduğunu şabandan bir günü oruçlu geçirmenin, ramazandan bir gün oruç tutmamaktan daha doğru olduğunu belirterek açıklamışlardır.

Âdil olan “iki” kişinin görmesinin gerekli olduğunu kabul edenler de, Hüseyin b. Hüreys el-Cedeli’nin naklettiği şu hadisi esas almışlardır. Hüseyin şöyle demiştir: “Mekke emiri Haric b. Hatip bize, Allah Rasülü’nün hilâlin ru’yetine göre ibadet etmemizi emrettiğini söyledi. Onu görmediğimiz takdirde, iki âdil şahidin tanıklığı ile ibadet ederiz.”[160] Bu hadisin yanında diğer bütün şahitliklere kıyasen bu durumda da iki şahidin bulunması gerektiğini belirtmişlerdir.

Çok sayıda insan veya kalabalık bir topluluğun şahitlik etmesi gerektiğini belirtenler ise Hanefîlerdir. Bu durum havanın açık olması halinde söz konusu olur. Hava bulutlu olduğu takdirde bir kişinin hilâli gördüğüne şehadet etmesini Hanefîler de yeterli görmüşlerdir. Havadaki kapalılığın bir an dağıldığında diğer insanlar göremeyip hilâlin sadece bir kişi tarafından görülebileceğini söylemişlerdir. Hava açık olup hilâlin görülmesine engel olacak, toz, bulut veya farklı herhangi bir mani olmadığı takdirde, büyük bir topluluk içinde sadece bir insanın hilâli gördüğünü iddia etmesi inandırıcı değildir. Buna binaen Hanefîler, gökyüzü şartları hilâlin görülmesine imkan tanıyorsa büyük bir topluluğun haber vermesi gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü hilâli gözlemleyen, gözleri sağlam büyük bir topluluğun içinde, görmeye herhangi bir engel olmamasına rağmen sadece bir kişinin gördüğünü söylemesi bir hata olduğuna işarettir.[161]

İbn-i Ömer ve bedeviden nakledilen, bir kişinin şahitliğinin yeterli olduğu haberine gelince; Allame Reşit Rıza, el-Muğni’ye yaptığı ta’likte şöyle demiştir: “İki haberde de bütün insanların hilâli gözlemlediği ve sadece bir insanın gördüğünü beyan eden ifadeler yoktur. Onu sadece bir kişi görmüştür. İki hadis de tartışma alanının dışındadır. Özellikle de Ebu Hanife’nin görüşü ile çelişmemektedir. Buna göre bu iki hadise göre bina edilen her şey batıl olur.”[162]

Bu topluluğun sayısının tespiti ise belirli bir sayı ile sınırlı olmaksızın İmam veya veya Kadı’nın yetkisine bırakılmıştır.[163]

Müslümanların üzerine düşen görev, şaban ayının 29. günü, güneşin battığı yerde hilâli takip etmeleridir. Çünkü vacibi tamamlayan şey de vacip olur. Ancak bu, herkes için değil de belirli bir grubun bu görevi yapacağı şekilde farz-ı kifayedir.

İkinci Yöntem

Hava açık olsun kapalı olsun, şabanın otuza tamamlanması gerektiğini belirten görüştür. Şabanın 30. gecesinde hilâl gözetlenir ve hiçbir kimse göremezse şaban ayı otuza tamamlanır

Bu durumda, başlangıcından itibaren şaban ayının bilinmesi gerekir ki, hilâlin ortaya çıkacağı gün bilinebilsin ve hilâl gözlemlenemediğinde ay tamamlanabilsin.

Bu durum ihmal edilmektedir. Ayların başlangıcının tespiti sadece üç ayda önemsenir. Orucun başlangıcının tespiti için ramazan ayı, orucun bitişinin tespiti için şevval ayının başlangıcı ve Arefe gününün tespiti için de zilhicce’nin başlangıcının tespitine önem verilir. Ayların biri diğerine bağlı olduğu için İslam ümmetinin ve liderlerinin bütün ayların tespitine özen göstermeleri gerekir.

Üçüncü Yöntem

Hava kapalı olduğu zaman takdire başvurmaktır. Ya da hadiste buyurulduğu formuyla “ ” her üç kalıp da, hilâlin önünde bir engel olması anlamını ifade etmektedir. Aralarında, Buhârî’nin “altın silsile” olarak tanımladığı, Malik’in Nafi’den, onun da Abdullah b. Ömer’den naklettiği diğer sahih rivayetlerde ise “” tabiri geçmektedir. Hadiste geçen “” cümlesinin anlamı nedir?

Nevevî el-Mecmu’ eserinde şöyle demektedir: Onun alanını daraltın ve bulutların altında da tahmin edin. Bu görüşe göre ““ lafzı “rızkı dar ve sınırlı olan”[164] ayetinde olduğu gibi daralma anlamında kullanılmıştır. Bu görüşte olanlara göre havanın kapalı olduğu günde de oruç tutmak vacip olmaktadır.

Tabiin büyüklerinden Mutarrif b. Abdullah, Şafiî âlimlerin büyüklerinden Ebu’l Abbas b. Süreyc, İbn Kuteybe ve diğer âlimlere göre bu ifade, ay evrelerine göre hesaplayın anlamına gelmektedir.

Ebu Hanife, Şafiî, selef ve halefin cumhuruna göre de bunun manası: “Sayıyı otuza tamamlayarak takdir edin.” anlamındadır.

Cumhur, zikredilen ve tamamı sahih, sarih rivayetleri delil göstermiştir. “Sayıyı otuza tamamlayın”, “Onun için otuzu takdir edin” ifadeleri, mutlak anlamda nakledilen “Onun için takdirde bulunun” ifadesinin açıklayıcılarıdır.[165]

Ancak İmam Ebu’l Abbas b. Süreyc, bir rivayeti diğerine hamletmeyip ayrı ayrı değerlendirmiştir. İbnü’l-Arabi’nin ondan naklettiğine göre: “Onun için takdirde bulunun” cümlesi, Allah’ın bu ilimle üstün kıldığı kimselere yöneliktir, “sayıyı tamamlayın” sözü ise umuma yöneliktir.[166]

Farklı durumlara göre farklı hitap şekillerinin kullanıldığı bilinmektedir. Bu da zaman, mekân ve durumların değişmesine bağlı olarak fetvanın da değişebileceğinin asıl dayanağıdır.

İmam Nevevî el-Mecmû’da şöyle demektedir: “Kim ayın tespiti, hilâlin evrelerinin hesabıyladır’ diyorsa, onun sözü, Sahihayn’de yer alan “Biz ümmî bir milletiz, yazmayız ve hesap yapmayız”[167] hadisi ile geçersiz olur.” Nevevî şöyle devam etmektedir: “İnsanlar eğer hilâli hesapla tespit etmekle yükümlü tutulsalardı bu onlara zor gelirdi. Çünkü büyük yerleşim yerlerindeki bazı insanlar dışında hesaplamayı bilen kimse yoktur.”[168]

İmam Nevevî’nin delil gösterdiği hadis, bu konuda gerekçe olamaz. Çünkü Hz. Peygamber, ümmetinin o zamanki halinden, risalet ile görevlendirildiği dönemdeki vasıflarından bahsetmektedir. Ancak ümmetin o dönemde ümmî oluşu istenilen bir durum olmadığı gibi, zorunlu da değildir. Nitekim Peygamber (s.a.s.) ümmetinin yazı öğrenmesi ve ümmîlikten çıkması için çalışmış ve Bedir harbinden itibaren bunu uygulamaya başlamıştır. Ümmetin, yazı yazıp, hesap yapar bir duruma gelmesine herhangi bir engel yoktur. Müslümanların medeniyetlerinin parlak dönemlerinde öğrendikleri bilimsel astronomik hesaplama, günümüzde artık zirveye ulaşmış bu sayede insanlar aya çıkabilmiştir. Bu, İslam’da yerilen astrolojiden ve müneccimlikten farklı bir durumdur.

Nevevî’nin hilâlin hesapla belirlenmesinin doğru olmayacağı iddiası için esas aldığı diğer gerekçe de, hesaplamanın sadece büyük yerleşim yerlerindeki bazı insanlar tarafından bilindiği hususudur. Bu, onun zamanına göre doğru olabilir. Ancak astronominin birçok üniversitede okutuluyor olması ve son derece hassas aygıtların, rasathanelerin de astronominin hizmetinde olduğu bu çağ için geçerli değildir. Bugün uluslararası ölçekte bilinen şu gerçek vardır. Bilimsel astronomik tahminlerde yanılma ihtimali saniyede 1/100.000 oranındadır.

Bugün büyük ve küçük ülkeler sanki bir tek ülkeymiş gibi birbirlerine yaklaşmışlar, hatta dünya, denildiği gibi “büyük bir köy” olmuştur. Bir haberin bir yerden bir başka yere, doğudan batıya veya tersi istikamette aktarımı birkaç saniye bile sürmemektedir.

Şafiî imamlarından Ebu’l Abbas b. Süreyc, hesabı ve ayın evrelerini bilen kişinin ertesi günün ramazandan olduğunu öğrenebildiği takdirde, ayın tespitini delillere dayanarak bildiği için oruç tutması gerektiğini belirtmiştir. Ona göre bu durum, açık bir delille (beyyine) öğrenen kişinin durumuna benzemektedir. Kadı Ebu’t-Tayyib de bu görüşü tercih etmiştir. Çünkü bu durum onun için müşahede eden, güvenilir bir kişinin haber vermesine benzer ki, bu da zann-i galibin oluşmasını sağlayan bir sebeptir. Onun dışındakilerden bazıları da, söz konusu kişinin oruç tutmasının zorunlu olmamakla birlikte caiz olduğunu söylerken, diğer bazıları da güvenilir olduğundan emin olanların onu taklit edebileceklerini söylemişlerdir.[169]

Çağımızdaki bazı büyük âlimler, hilâlin kesin bilimsel astronomik hesapla tespit edilebileceği görüşündedirler. Bu konuda büyük muhaddis Allame Ahmed Muhammed Şakir: “Hicrî ayların başlangıcının astronomik hesapla tespit edilmesi şer’an caiz midir?” Başlıklı bir kitapçık yazmıştır. Görüşünü ayrıntılı olarak aktarmak için tekrar ona döneceğiz.

Çağımızın büyük fıkıhçılarından Şeyh Mustafa ez-Zerka da bu görüşü dile getirenlerdendir.

Âlimlerin astronomi ilminin verilerini reddetmeleri hususunda bize ulaşan haberler, aslında onların astroloji ve müneccimliği reddettiklerini ortaya koymaktadır. Bu yöntemle, yıldızlar vasıtasıyla geleceğe dair gaybî bazı haberlerin bilinebileceği iddia edilir ki, bu batıldır. Bu şekilde davrananların durumu, Ebu Davud ve diğerlerinin İbn-i Abbas’dan merfu olarak rivayet ettikleri “Kim yıldızlardan bir ilim alırsa, sihir (ilmin) den bir bölüm almış olur.”[170] hadisinin kapsamına girmektedir.

İmam İbni Dakiki’l-Îd şöyle demektedir. Görüşüm şu şekildedir: Müneccimlerin görüşlerine göre ay, güneşle bağlantılı olduğu için oruç hususunda onların hesabına dayanmak caiz değildir. Çünkü onlara göre, ayın ru’yetten bir iki gün önce doğacağı hesaplanmaktadır. Bu da Allah’ın izin vermediği bir kuralı ortaya koyma anlamına gelir. Fakat onların hesabı, ayın görülebilecek bir şekilde ortaya çıkacağı esasına dayanıyorsa bu kabul edilir. Kapalılık nedeniyle ru’yet gerçekleşmezse, bu hesaba göre hareket etmek gerekir, çünkü şer’î sebebin varlığı vücubu gerektirir.

Hafız İbn-i Hacer bu görüşe şu ilaveyi yapmaktadır: Bilgi verenin doğru birisi olması halinde söylediklerinin doğru olduğu kabul edilir. Onun doğruluğu da söylediklerine tanık olduğu takdirde söz konusu olur. O da görmediğine göre söylediklerine itibar edilmez. Allah en iyi bilendir.[171]

Çağdaş astronomi bilimi, cihazlar yardımıyla gözlem yapmaya ve kesin matematiksel hesaba dayanır. Çağımızda birçok din âlimi, Astronomik hesaplama, takvimlerde yer alan hesapların veya basılıp insanlara dağıtılan ve içinde namaz vakitleri, kamerî ayların başlangıç ve sonunun yer aldığı takvimlerle aynı olduğu şeklinde yaygın, yanlış bir kanaate sahiptir. Bu takvimlerin büyük çoğunluğu eski kitaplarda yer alan bilgilere dayanan takvimler olup bazıları Zeyd’e, diğer bazıları ise Amr’a aittir.

Bu takvimlerden birinin diğerinden farklı olduğu bilinmektedir. Bazıları şaban ayını 29 gün olarak belirlerken diğer bazıları onu otuza tamamlar. Ramazan, zilkade ve diğer aylarda da aynısını yaparlar.

Söz konusu âlimler ‘takvimler arasındaki bu farklılıktan dolayı hesabın kesin bilgiye dayanmadığını, kesin bilgiye dayansaydı takvimler arasında farklılığın olmayacağını’ dile getirerek hilâlin hesapla tespit edilmesini kabul etmemişlerdir. Bu yaklaşım şüphesiz doğrudur ancak bu kastettiğimiz astronomik bilimsel hesap değildir. Bizim kastettiğimiz; deney ve gözleme dayanan, bilimsel ve pratik olarak birçok imkâna sahip olan, insanı ayın yüzeyine ulaştıran, gezegenlere uydular gönderebilen, tahminlerindeki hata ihtimalini saniyede 1/100.000 düşüren modern astronominin açıklamalarıdır. İstenildiği takdirde hilâlin doğuşunu astronomik anlamda dakika ve saniyesi ile haber vermek onun için en kolay işlerdendir.

RAMAZANIN TESPİTİ İÇİN HİLÂLİN GÖRÜLMESİ, SABİT BİR HEDEF İÇİN DEĞİŞKEN BİR ARAÇTIR

“Sünneti Anlamada Yöntem” isimli eserimde, sünnetin anlaşılmasındaki temel prensiplerden bahsederken sabit hedefle, değişken araçlar ilkesine işaret ederek şu örneklere yer verdim:

Bu konuyla ilgili rivayet edilen şu meşhur hadis, bu konuya dahil olabilir. “Hilâli gördüğünüzde oruç tutun, yine onu gördüğünüzde bayram yapın. Eğer havanın bulutlu olmasından dolayı hilâl görünmezse takdir edin.” diğer bir lafızda da “Eğer havanın kapalı olmasından dolayı hilâli göremezseniz şaban ayını otuza tamamlayın.”

Fıkıhçı, hadis-i şerifin hedefe işaret ettiğini ve vesileyi belirlediğini söyleyebilir.

Hadisin belirlediği hedef açık ve nettir. O da, şaban veya şevvalde bir gün oruç tutmadan, ramazanın bir gününü bile kaçırmadan tamamında oruç tutmaktır. Bu da, insanların tamamı için mümkün olan, onları günah işlemeden ve zorluğa girmeden, ayın girişinin ve bitişinin tespitiyle mümkün olur.

Çıplak gözle yapılan gözlem, o sırada insanların geneli için geçerli ve güç yetirilebilen, en kolay yöntem olduğu için, hadis onu belirtmiştir. Ümmetin ümmî ve hesap bilemediği o dönemde, astronomik hesaplama gibi bir başka yöntemle sorumlu tutulsalardı, kendilerine bir zorluk yüklenmiş olurdu. Oysaki Allah, kulları için kolaylık diler, zorluk dilemez. Peygamber (s.a.s.) de şu sözüyle zorluğu kabul etmemiştir: “Allah, beni kolaylaştıran bir muallim olarak gönderdi, zorlaştırıcı olarak göndermedi.”[172]

Hadisin belirlediği hedefin gerçekleşmesi için, beşerî ilimlerin insanlara, ayın yüzeyine inip, orada çeşitli araştırma faaliyetleri yapmalarına imkân verdiği, oraya ait toprak ve kaya parçaları örnekleri almasına imkan verdiği bir durumda, uluslararası seviyede uzman astronomi, jeoloji ve fizik bilginleri yetiştirdikten sonra; ayın girişi hususunda, yalan, hata ve vehmden uzak, zorlaştırmayan, kolaylaştıran, elde edilmesi zor olmayan, ümmetin takatının üzerinde olmayan, kolaylaştırılmış, zorlaştırılmamış bir yöntem bulunduğunda neden bizatihi maksut olmayan bir yöntem üzerinde ısrar ediyor ve hadisin dile getirdiği hedeften habersiz oluyoruz?

Zikredilen hadis(ler), ayın girişini ümmetin seviyesine uygun ve imkan dahilindeki bir yöntem olarak, çıplak gözle hilâli gördüğünü iddia eden bir veya kişilerin şahitliği ile tespit edileceğini belirlemiştir. Hata, vehm ve yalanın bulaşmayacağı, kesinlik derecesine ulaşan, yeryüzünün doğusundan batısına kadar bütün ümmetin üzerinde anlaşabileceği; ne ilim, ne de din mantığı ile anlaşılmayan ve de kabul edilmeyen bayram, iftar ve oruçta bir ülke ile diğeri arasında üç güne varan farkı doğuran[173] ve kesinlikle sadece biri doğru olan uygulama farklılığını giderecek bir yöntemi reddetmek nasıl düşünülür?

Günümüzde, ayların tespiti için kesin sonuç veren hesaba başvurmak da bir yöntemdir. Bunun da kıyas-ı evla babından kabul edilmesi gereklidir. Şöyle ki; şüphe ve ihtimal ile kuşanmış, en aşağı derecedeki “ru’yet” yöntemine başvurmayı meşru kılan sünnet, daha yüksek, daha mükemmel, maksadın gerçekleşmesini daha iyi sağlayan; ümmeti, oruç, iftar ve kurban bayramının başlangıcının tespitindeki aşırı ihtilaftan kurtaracak, sembollerinde, ibadetlerinde terennüm edilen, dininin en özel işleriyle ilişkilendirilen, hayatı ve psikolojik tabiatıyla kaynaşmış, özlem duyulan vahdete götürecek olan kesin astronomik hesaplama yönteminin kabul edilmesini reddetmez.

Büyük muhaddis Allame Şeyh Ahmed Şakir, bu sorunda farklı bir çözüm yöntemine yönelmiştir. O, ru’yete göre verilen hükmün bizzat sünnetin kendisinin belirttiği illete bağlanmış olduğuna dayanarak, kamerî ayın girişinin astronomik hesapla tespit edilmesi gerektiği görüşündedir. (O günün şartlarına göre) tespit edilen illet günümüzde kaybolduğuna göre ona binaen ortaya konulan hükmün de kalkması gerekir. Çünkü hükmün varlık ve yokluğunun illete bağlı olduğu bilinmektedir.

İfadelerinin güçlü ve açık olmasından dolayı yazdığı metnin olduğu gibi aktarılması daha uygun görünmektedir. Allame; “Arap Aylarının Başlangıcı” isimli kitapçığında şöyle demektedir: “Araplar, İslam’dan önceki dönemlerinde ve İslam’a girişlerinin ilk zamanlarında yeterli ve bağlayıcı derecede astronomi ilimlerini bilmiyorlardı. Ümmî bir millet idiler. Ne yazabiliyorlar ne de hesap yapabiliyorlardı. Nispeten bilgi sahibi olanları ise bazı temel ilkeler veya yüzeysel bazı bilgilere sahipti. Onu da matematiksel kurallara ve bilimsel öncüllere dayanan kesin bilgilerden ziyade, kişisel gözlem, bireysel araştırma ya da duyum ve aktarım yoluyla öğreniyorlardı. Bu yüzden Peygamber (s.a.s.) ibadetlerini yapabilmeleri için ayın tespitinde, her birinin ya da büyük çoğunluğunun güç yetirebildiği kesin ve güvenilir olan “çıplak gözle hilâlin görülmesi” yöntemini belirlemiştir. Çünkü bu yöntem ibadet ve sembol ibadetlerin gerçekleştirebilmesi için uygulayabilecekleri en kesin ve en güvenilir bir yöntem idi. Allah insana ancak güç yetirebildiği kadarını yükler.

Şâri’in hilâlin tespitini hesap ve astronomik verilere bağlaması hikmetine uygun değildi. Çünkü o dönemde yaşayanlar bu konuda herhangi bir şey bilmiyorlardı. Çoğunluğu çölde yaşayan bu insanlar şehirlerde yaşayan insanlarla uzak veya yakın aralıklarla aldıkları haberlerin dışında pek de iletişim kuramıyorlardı.

Eğer Şâri’ hesap ve astronomiyi şart koşsaydı, onları zorda bırakmış olacaktı. Çölde yaşayanlar, duyum yoluyla kendilerine birtakım bilgiler ulaşanlar dışında, bir şey öğrenemeyeceklerdi. Şehirlilerde ise, çoğunluğu veya tümü ehl-i kitap olan kişileri taklit edenler dışında bu ilimleri bilen kimse yoktu.

Müslümanlar dünyayı fethettikten sonra, birçok ilim dalında söz sahibi oldular ve bilim dallarında önemli ilerlemeler kaydettiler. Önceki dönemlerin bilgilerini tercüme ettiler, bu ilimlerde temayüz edip, esrarını ortaya çıkardılar. Kendilerinden sonrakiler için onları korudular. Astronomi, kozmografya ve yıldız hesapları da bu ilimler içindeydi.

Fıkıhçı ve hadisçilerin çoğu astronomi ilimlerini bilmiyor ya da sadece bazı ilkelerini biliyordu. Bir kısmı hatta çoğu, bu ilimleri bilenlere güvenmiyor, gönlü mutmain olmuyordu. Hatta bazıları, gaybdan haber vermeye aracı olduğu zannıyla bu ilimlerle uğraşanları sapıklık ve bid’atçilikle suçluyordu. Bazı âlimler pratikte bu iddiaları uyguluyor, hem kendine hem de ilmine yazık ediyordu. Fıkıhçılar ma’zurdu. Bu ilimleri bilen fıkıhçı ve âlimler ise din ve fıkha karşı konumlarını belirleyemedikleri için bu ilimlere tedirginlikle işaret ediyorlardı. Hal bu idi. Uzay bilimleri, dinî ilimler ve yan dalları kadar yaygın olmadığı gibi kuralları da âlimler tarafından kesin olarak tespit edilmemişti.

Hoşgörü ve hakkaniyeti temsil eden şeriat-ı garra, Yüce Allah’ın izin vereceği güne kadar bütün zamanlar boyunca geçerliliğini sürdürecektir. O, her ümmet ve her çağ için geçerli teşri kaynağıdır. Bunun için Kitap ve Sünnet’te, ortaya çıkacak konuların çözümüne yönelik işaretler yer almaktadır. Önceki dönemlerde yaşayanlar uygun bir şekilde yorumlamamışlarsa da bunlar zamanı geldiğinde uygun bir şekilde yorumlanır ve anlaşılır.

Sahih sünnette, karşı karşıya bulunduğumuz duruma işaret edilmiştir. Buhârî, İbn-i Ömer hadisiyle Peygamber (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Biz ümmî bir milletiz, okumayız yazmayız ve şöyle şöyle hesap yapmayız”[174] Yani, bazen yirmi dokuz gündür, bazen de otuz gündür.[175] Malik Muvatta’da [176] Buhârî, Müslim ve diğerleri şu lafızla rivayet etmişlerdir: “Ay yirmidokuz (gün)dür, hilâli görünceye kadar oruç tutmayın, (yine) hilâli görünceye kadar bayram yapmayın. Eğer hava kapalı ise onun miktarını takdir edin.”

Önceki âlimler –Allah onlara rahmet etsin– hadisin manasının tefsirinde isabet ettikleri halde te’vilinde yanılmışlardır. Bu konuda önceki âlimlerin görüşlerini en toparlayıcı yaklaşım İbn-i Hacer’in şu ifadelerinden anlaşılmaktadır: “Burada hesaptan murad, gök cisimlerinin hareketlerini hesaplamadır. Ümmet bu alanla ilgili basit birtakım bilgiler hariç pek bir şey bilmiyordu. Bu sebeple oruç ve (bayram) gibi diğer konulardaki hüküm, üzerlerindeki yükü kaldırmak maksadıyla ru’yete ta’lik edildi. Bu konuyu iyi bilenler ortaya çıksa bile oruç hususundaki hüküm bu şekilde devam edecektir. Hadisin bağlamı, asıl hükmün hesaba bağlanmamasını gerektirmektedir. Yukarıda zikredilen hadis de bunu açıklığa kavuşturmaktadır: Hadiste “Eğer hava kapalı olursa otuza tamamlayın” buyurulmaktadır. İfade de, “hesap ehline sorun” buyurulmamaktadır. Bunun nedeni, havanın bulutlu olması durumunda sayının tüm mükellefler açısından eşit olmasıdır. Böylece ihtilaf ve çekişme ortadan kalkmış olur.

Bir grup, bu konuda Rafızilerin[177] görüşüne başvurma eğiliminde ve onlara başvurma görüşündedir. Diğer bazı fıkıhçıların da, onlara muvafakat ettikleri nakledilmiştir. el-Baci, selef-i salihin icmâının onların aleyhine delil olduğunu söylemiştir. İbn Bezize de; şeriatın yıldız ilminde derinleşmeyi yasakladığına işaret ederek bunun batıl ve tahminden ibaret olduğunu, kesinlik ve zann-i galibin söz konusu olmadığını belirtmiştir. Bununla birlikte onu çok az bildiğinden, mesele onunla irtibatlandırılırsa daha da daralır.”[178]

Bu görüş şöyle yorumlanabilir. Yapılacak tespitin, hesapla değil de ru’yetle olması şeklindeki tefsir doğrudur. Ancak “Hesab bilenler ortaya çıksa da ru’yete dayalı olarak hilâlin tespit edilmesi gerektiği şeklindeki hüküm değişmez, çünkü ru’yete dayalı olması gerektiğini belirten illet nass ile belirlenmiştir.” şeklinde yapılan te’vil ise yanlıştır. Bu illeti belirleyen nas da “Biz hesap ve yazı bilmeyen ümmî bir ümmetiz.” hadisidir.

İlletin varlığı da yokluğu da ma’lula bağlıdır. Buna göre illeti oluşturan ma’lul ortadan kalkınca söz konusu illetin değeri de kalmaz. Buna göre millet, ümmî olmaktan çıkıp, yazmayı ve hesap yapmayı öğrenirse, yani aralarında bu ilimleri bilen birileri çıkar ve insanlar genel ve özel anlamda ayın başlangıcının hesaplanmasında kesinlik ve kat’iyete ulaşır ve bu hesaba ru’yete güvendikleri gibi ya da daha fazla güvenmeyi mümkün kıldıklarında, neticede aralarında bu işi üstlenen bir grup çıkıp ümmîlik kusuru ortadan kalktığında, tespit olunan kesin delile başvurmaları ve hilâlin tespitinde sadece hesaba tutunmaları gerekli olur. Çölde veya ıssız bir köyde yaşayıp hesap uzmanları tarafından tespit edilen verilere ulaşmayan insanlar gibi mazur durumda olanlar hariç hiçbir kimsenin ru’yete başvurmaması gerekir.

Hesaba başvurulmamasını gerekli kılan illet ortadan kalkıp hesaba başvurmak gerekli olunca, hilâlin durumunu tespit eden gerçek hesaplara başvurmak ve ru’yetin gerçekleşebileceği yerin ve gerçekleşmeyen yerlerin ortaya konulması gerekir. Bu durumda kamerî ayın gerçek başlangıcı, güneş battıktan sonra bir an da olsa hilâlin ufkun üzerinde kaldığı gecedir.[179]

Mükelleflerin durumlarının değişmesiyle hükmün de değişmesi gerektiği şeklindeki sözüm, yeni ortaya konulmuş bir iddia değildir. İslam’da buna benzer birçok konu vardır. İlim ehli ve diğerleri bunu iyi bilirler. Bunun örneklerinden biri de bu meseledir. “Eğer hava kapalı olursa miktarını takdir edin” hadisi başka lafızlarla da varid olmuştur. Bir rivayette, “eğer hava kapalı olursa otuza tamamlayın” şeklindedir. Âlimler “onu takdir edin” mücmel ifadesini “sayıyı tamamlayın” şeklindeki açıklayıcı rivayetle yorumlamışlardır. Ancak Şafiî âlimlerin büyüklerinden, hatta zamanında onların imamı olan Ebu’l Abbas Ahmed b. Ömer b. Süreyc[180] iki rivayeti birleştirmiş ve bu rivayetleri iki ayrı durum için şöyle değerlendirmiştir: “Onun miktarını hesap edin” sözünün manası evrelere göre onu hesap edin şeklindedir ve bu hitap Allah’ın bu ilimle seçtiği (uzmanlara) yöneliktir. “Sayıyı tamamlayın” sözü ise genele hitaptır.”[181]

Benim sözüm, hemen hemen İbn-i Süreyc’in sözüne benziyor. Ancak, o bunu havanın kapalı olduğu ve gözlemleyenlerin ayı göremedikleri zamana has kılmıştır. O zamanlarda bilenlerin sayısının azlığı, onların da sözlerine ve hesaplarına güvenin olmaması, tespit edilen ru’yet haberinin diğer yörelere ulaşmasının zorluğu üzerine, hesaba başvurma hükmünü azınlık için vermiştir. Benim sözüme gelince; hassas, güvenilir bütün hesapların alınmasını gerektirmektedir. Günümüzde haberlerin süratla yayılması ve duyurulmasının şaşırtıcı bir düzeyde olması bu durumun umuma hitap etmesini gerekli kılmaktadır. Ru’yete güvenmek ise sadece haberlere ulaşamayan, astronomi bilimi, güneş ve ayın evreleri hususunda güvenecekleri bir bilgiye ulaşamayan çok küçük bir azınlık için geçerli olmaya devam eder.

Bu konudaki sözlerimin hükümlerin en âdili, ideal fıkıh anlayışına en yakını ve bu konuda varit olan hadisleri de en doğru şekilde ifade ettiğini düşünüyorum.

Bu, Allame Şakir’in yarım yüzyıl önce miladî 1939 Ocak ayına denk gelen hicrî 1357 Zilhiccede yazdığı bir değerlendirmedir. Oysa astronomi onun zamanında bugün insanın aya çıktığı, uzaya seferler düzenlediği seviyeye çok uzak idi. Bu bilim dalı bugün çok hassas hesaplar yapabilmekte ve hata ihtimalini saniyede 1/100.000’e indirmiş bulunmaktadır.

Bunları söyleyen Şeyh Ahmet Şakirdir. O her şeyden önce hadis ve rivayet âlimidir. Hayatını hadise hizmet ve sünneti Nebevîyi müdafaa yolunda geçirmiştir. O halis bir selefidir. O yeni bid’atlar ortaya çıkaran değil, sünnete tabi olan bir şahsiyettir. O selefiliği bizden önceki selefin söylediklerine saplanıp kalmak olarak anlamadı. Bilakis gerçek selefilik, onların yöntemini kabul etmek, ruhlarını yakalamak ve onların kendi dönemlerinde yaptıkları gibi bizim de kendi dönemimizde içtihat yapabilmemiz, zamanımızdaki sorunlara onların aklıyla değil de kendi aklımızla ve de sadece şeriatın kesin, muhkem emirlerine, külli kaidelerine bağlı kalarak çözüm üretebilmemizdir.

Bu yılın (h.1409) ramazan ayında değerli âlimlerden birine ait uzun bir makale okumuştum.[182] Şeyh o makalede; “Biz ümmî bir milletiz, yazmayız ve hesap yapmayız”[183] hadisinin iki şeye işaret ettiğini zikretmiştir: Hilâlin hareketlerini belirlemede hesaba itibar edilmeyeceği ve ümmet nezdinde hesabın muteber olmaması gerektiğine.

Şeyh Luhaydân’ın tespiti doğru olsaydı hadisin, yazı yazmanın olumsuzluğuna ve itibarını düşürmeye delalet ettiğini de söylemek icap ederdi. Esasen hadis, ümmetin ümmiliğine gerekçe olan iki şey içermektedir. Bunlar; yazı ve hesaptır.

Ne eski dönemlerde ne de günümüzde hiçbir kimse yazının ümmet için yerilen ya da sakınılan bir şey olduğunu söylememiştir. Bilakis yazı yazabilme arzu edilen birşeydir. Kur’an sünnet ve icma buna delalet etmiştir. Yazının yayılmasını başlatan, kendi hayatından ve Bedir esirlerine yaklaşımından anlaşıldığı gibi Hz. Peygamber’dir.

Bu konuda söylenenlerden biri de şudur: “Peygamber bize hesapla amel etmeyi ve ona itibar etmeyi emretmedi. O bize, ayın tespitinde sadece “ru’yete” itibar etmeyi ve ona başvurmayı emretti.”

Bu sözde iki sebepten dolayı, yanılma ve yanıltma vardır;

Birincisi: Hz. Peygamber’in, okuma yazma bilmeyen ümmî ümmetine hesapla tespit yapmalarını istemesi isabetli olmaz. O bu iş için zaman ve mekân olarak münasip olan yöntemi koymuştur. Bu ise, zamanında insanların tamamının gücünün yeteceği ru’yet yöntemidir. Ancak daha hassas, daha tedbirli, yanlışlık ve vehimden daha uzak bir yöntem bulunduğu zaman, ona itibar etmeye sünnette bir engel yoktur.

İkincisi: Sünnet, havanın kapalı olması durumunda hesaba itibar etmeye işaret etmiştir. Bu, Buhârî’nin Sahih’inde meşhur altın silsile ile Kitab’us-Savm’da yer alan rivayettir. Buhârî, Malik’ten, o da Nafi’den, o da İbn-i Ömer’den şöyle rivayet etmiştir: “Rasulullah (s.a.s.) ramazanı zikretmiş ve: “Hilâli görünceye kadar oruç tutmayın, onu görünceye kadar bayram etmeyin, hava kapalı olduğunda onun miktarını takdir edin.” buyurmuştur.

Hilâlin “miktarını belirleme” veya hadiste emredilen “takdir etme” hususu, bu işi düzgün yapanlara itibar edilmesini mümkün kılmaktadır. Böylece gönüller, doğruluğu hususunda mutmain olacağı bir noktaya ulaşır. Çağımızın ilmî gelişmeleri hususunda az bir malumatı olanlar ile Rabbinin kendisine bilmediklerini öğreten insanın ulaştığı noktayı bilenler, bu ilimlere başvurmanın artık kat’ilik boyutunda gereklilik ifade ettiğinin farkındadırlar.

Ben senelerden beri Müslümanları ru’yet hususunda, en azından müsbet[184] anlamda olmazsa da hiç değilse nefyinde, orucun ve bayramın başlangıcında İslam ülkeleri arasında üç güne varan yaygın anlaşmazlığı asgariye indirmek için kesin astronomik hesaba başvurmaları için çağrıda bulunurum. Nefy hususunda hesaba başvurmanın manası, zamanımızdaki fıkıhçıların çoğunluğunun görüşüne uygun olacak şekilde hilâlin, ru’yet ile tespitine devam edilmesi bununla birlikte şayet teknik hesaplama ru’yetin mümkün oluşunu nefyederse yani hilâlin İslam âleminin hiçbir noktasında görülmeyeceğini ortaya koyarsa, hiçbir şekilde şahitlerin şahitliğinin kabul edilmemesidir. Çünkü realite, yani kesin matematiksel hesap, onları (şahitleri) yalanlayacaktır. Hatta bu durumda insanlardan hilâlin gözlenmesi asla istenmez. Şer’î mahkemeler, fetva ve din işleri makamları hilâli gördüğüne dair şahitlik etmek isteyenlere kapılarını açmaz.

Bu benim kanaat getirdiğim ve fetvalarımda, derslerimde, seminerlerimde ve sayısız programda dile getirdiğim görüştür. Sonra Allah Teâlâ, ikna olduğum bu görüşü içtihat seviyesine ulaştığı söylenen Şafiî fıkıhçılarının büyüklerinden Takiyuddin es-Sübkî (v. 756) tarafından açıklanmış, tafsilatlıca açıklanmış olarak bulmamı diledi.

es-Subkî fetvalarında, hesaplama yöntemi gözle görmenin mümkün olmadığını ortaya koyarsa, kadı’nın şahitlerin şehadetini reddetmesi gerektiğini söylemektedir. O şöyle demektedir: “Hesap kesinlik ifade eder. Tanıklık ve haber ise zan ifade eder. Zannî olan durum, kesin olanın alternatifi olamayacağı gibi hiçbir şekilde kesin olana tercih edilmez.

Sübkî, hangi davada olursa olsun şahidin şehadetini dikkatlice incelemenin hakimin görevlerinden olduğunu, göz veya diğer duyu organlarından biriyle şahidin tanıklığının yanlış olduğunu gördüğü takdirde, saygınlığına bakmaksızın reddetmesi gerektiğini belirtmektedir. Subkî şöyle der: “Şehadetin kabul edilmesinin öncelikli şartı, şahitlik edilen şeyin duyu, akıl veya şer’an mümkün olmasıdır. Hesap, bir şeyin kesin olarak mümkün olamayacağını ortaya koyuyorsa, tanık olunan şeyin varlığı da mümkün olmayacağı için buna binaen söylenen söz de şer’an yok hükmünde kabul edilir. Bu durumda şahitlerin şehadetinin yalan, yanlış ve evham olduğu kabul edilir.”[185]

Şayet Subkî bugün yaşasaydı, astronominin veya yeni isimlendirdikleri gibi gökbiliminin bir kısmına işaret ettiğimiz gelişmelerine tanık olsaydı ne derdi?

Şeyh Şakir çalışmasında, dönemin Ezher Üniversitesi Şeyhi büyük âlim Muhammed Mustafa el-Merağî’nin Yüksek Şer’î Mahkeme Başkanı iken, Subkî’nin görüşüne benzer bir şekilde, hesap vasıtasıyla ru’yetin mümkün olmadığı ortaya konulduğu takdirde şahitlerin şahitliğinin kabul edilmeyeceği şeklinde bir görüşünün olduğunu zikretmiştir. Şeyh Şakir der ki: “Ben ve bazı arkadaşlarım bu konuda büyük üstadın (sağlığında) onunla aynı görüşte değildik. Şimdi onun doğru olduğunu ifade ediyorum. Hatta onun görüşüne ilave olarak, bu ilimlere ulaşamayanlar hariç, her halükarda hilâlin hesapla tespitinim vacip olduğunu söylüyorum.”[186]

Üzerinde İttifak Edilmesi Gerekli Olan Hakikatler

Yukarıda söylediğim gibi, müspet anlamda değil de en azından nefiyde hesapla amel edilmesi gerektiğini tercih etmemle beraber, üzerinde ihtilafa düşülmemesi gereken üç hakikati belirtmem gerekiyor:

Birincisi: Bu meselede yani ayın girişinin tespitiyle alakalı olarak, şeriatın nassları ve hükümlerinde genişlik ve esneklik bulunmaktadır. Bu noktada, âlimlerin ihtilafı da ümmet için genişlik ve rahmettir.

Kim ayın girişini bir veya iki âdil kişi ile tespit ederse ya da önemli sayıda bir topluluğun görmesini şart koşarsa, ümmetin bazı saygın fıkıhçılarının söylediklerinden uzaklaşmamış olur. Hatta hesapla olması gerektiğini söyleyenler için de aynı durum söz konudur. Tabiin devrinden itibaren selef arasında hilâlin tespitinin hesapla olması gerektiğini belirtenler vardır. İhtilâf-ı metâli’e itibar edileceğini kabul eden selef âlimleri ve dayandıkları deliller olduğu gibi bunu kabul etmeyenler ve dayandıkları deliller bulunmaktadır. “İçtihadi konularda inkara mahal yoktur” kaidesi gereğince, yanlış olduğunu iddia etse de herhangi bir kişinin, zikredilen farklı mezhep ve içtihatlardan birini kabul eden kişiyi reddetmesi caiz değildir.

İkincisi: Buna benzer durumlarda hatalar bağışlanır. Ramazan veya şevval hilâlini gördüğüne şahitlik eden kişi hata yapar ve bunun üzerine insanlar şabandan bir gün oruç tutarlarsa veya ramazandan bir gün oruç tutmazlarsa, Allah’ın onların hatalarını affetmesi pekala mümkündür. Yüce Allah Müslümanlara dualarında şöyle demelerini öğütlemektedir: “Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma.” (Bakara, 2/286)

Hatta Zilhicce’nin hilâlinde yanılır sekizinci veya onuncu günde fiilen Arafat’ta vakfeye dururlarsa da, Şeyhülislam İbni Teymiye ve diğer âlimlerin belirttiği gibi Müslümanların hacları sahih ve makuldür.

Üçüncüsü: Oruç, bayram günlerinin tespitinde ve diğer sembol uygulamalarda Müslümanların vahdete ulaşmaları için çaba sarf etmek her zaman için arzu edilen bir durumdur. Buna ulaşabilme ve önündeki engelleri kaldırma hususunda ümitsizliğe kapılmamak gerekir. Ancak vurgulanması ve kesinlikle ihmal edilmemesi gereken husus şudur: Dünyanın dört bir yanında yaşayan Müslümanlar arasında genel vahdet temin edilemediği takdirde de belirli bir bölgede yaşayanların, aralarındaki birliği temin etmek için büyük bir çaba içinde olmaları gerekir.

Aynı ülke veya aynı şehrin evlatlarından bir grubun ramazanın başladığını düşünerek oruç tutmaları diğerlerinin ise o günü şabandan sayıp oruç tutmamaları, ayın sonunda da buna paralel olarak bir kesimin oruç tutarken diğerlerinin bayramlaşmaları kabul edilemez bir durumdur.

İhtilaflı konularda hâkimin hükmünün veya veliyyü’l emrin kararının bağlayıcı olduğu, ittifak edilen hususlardandır.

İslam beldesinde, yüksek mahkeme, fetva kurumu, Diyanet İşleri Başkanlığı vb. kurumların oruç tutulması veya tutulmaması şeklinde karar verdiklerinde başka bir ülkede verilen karar farklı olsa da o ülke Müslümanlarının itaat etmeleri ve bağlılıklarını göstermeleri gerekir. Bu, ma’ruf konusunda idarecilere itaat etme kapsamında sayılır. Çünkü buranın yetkilisi “her ülke için bir ru’yet vardır” görüşünü tercih etmiştir.

Peygamber (s.a.s.)’in şöyle dediği tespit edilmiştir: “Orucunuz oruç tutuğunuz gün, bayramınız da artık oruç tutmadığınız gündür.”[187] Hadisin bir başka rivayeti de şu şekildedir: “(Ramazan) bayramınız iftar ettiğiniz gün, Kurban bayramınız da kurban kestiğiniz gündür.”[188] Ebu Davud bu hadisi, “Topluluk, hilâlde yanıldığı zaman” başlığı altında nakletmiştir.

İmam Hattâbî hadisin manasının şu şekilde olduğunu belirtmiştir: İctihad neticesinde yapılan hataların sorumluluğu yoktur. İçtihat neticesinde, ayın otuzundan sonra görüleceği sonucuna ulaşan bir topluluk bu güne kadar oruç tutup bayram yaptıktan sonra, ayın yirmi dokuz gün olduğunu tespit ederlerse, oruçları da bayramları da geçerlidir. Onlara bir günah veya hata yüklenmez. Bu durum, vakfe gününde hata yaptıkları zaman da aynıdır. Bu duruma istinaden kestikleri kurbanları kabul edildiği gibi haccı tekrar iade etmeleri gerekmez. Bu Allah Teâlâ’dan bir hafifletme ve kullarını yönelik bir himayedir.

Dualarımızın sonu, âlemlerin Rabbi Allah’a hamd’dır.

Prof. Dr. Yusuf el-Karadâvî, Fetâvâ Muâsıra, el-Mektebü’l-İslâmî, Beyrut 2000, II, 221-241.
Tercüme: Doç. Dr. Abdurrahman Candan, DİB, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı.

Buhârî, Savm, 11; Müslim, Sıyâm, 18; el-Lü’lüü ve’l-Mercan, H.No: 656.

Buhârî, Savm, 11; Müslim, Sıyâm, 3; el-Lü’lüü ve’l-Mercan, H.No: 654.

Ebu Davut, H. No: 2342. Darekutnî Mervan bMuhammed b. Vehb’den tek başına rivayet etmiş ve bu hadisi rivayet edenin sika olduğunu belirtmiştir. Nevevî de bu hadisi el-Mecmu’da zikretmiştir.

Ebu Davud, H. No: 2341. İbn Mace, H. No: 1652. Tirmizî bu rivayeti Mürsel ve Müsned olarak nakletmiştir. Tirmizî bu hadisin ihtilaflı olduğunu belirtmiştir. (H. No: 691.) Nesâi de Mürsel olmasının doğruya daha yakın olduğunu belirtmiştir.

Ebu Davud bu rivayeti nakletmiştir. O ve el-Münziri hadis hakkında bir yorum yapmamışlardır. Hüseyin b. Herik hariç bütün ricali sahihtir.

İbn Abidin haşiyesinde el-Bahr’dan naklen zikretmiştir. (2/92).

Bkz. el-Muğni üzerine ta’lik ve şerh, (3/93).

Bkz. el-İhtiyar fi Şerhi’l-Muhtar, (I/129).

Talak, 99/7.

el-Mecmu, (6/270).

Bkz. Fethu’l-Bari, (6/23).

Müslim, Sıyâm, 15; Buhârî, Savm, 13.

el-Mecmu, (6/270).

Bkz. el-Mecmu’ (6/279-280).

Ebu Davud, Tıb, 22, H. No: 3905; İbn Mace, Edep, 28, H. No:3726; Ahmed b. Hanbel, Müsned’inde zikretmiştir. H. No: 2000. Ahmet Muhammed Şakir isnadının sahih olduğunu söylemiştir. Nevevî de er-Riyaz’da sahih saymıştır. Zehebi de bu hadisi Kebair’de ve Feyzu’l-Kadir’de (6/80) olduğu gibi zikretmiştir.

et-Telhis Maa’l-Mecmu, 6/266-267.

Müslim ve diğerleri bu hadisi rivayet etmiştir.

Bu yılki Ramazan ayında (h.1409) ayın girişi, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar Bahreyn, Tunus ve diğerlerinde Suudi Arabistan’ın ru’yeti ilanıyla nisanın altısına denk gelen perşembe günü, Mısır, Ürdün, Irak, Cezayir, Fas ve diğerlerinde cuma günü gerçekleşmiştiPakistan, Umman, İran ve diğerleri ise cumartesi oruç tutmuşlardı.

Müslim, Sıyâm, 15; Buhârî, Savm, 13.

Buhârî, Kitabu’s-Savm’da rivayet etmiştir.

Muvatta, (1/269).

Hafız’ın Rafizilerle kimi murat ettiği bilinmemektedir. Hesaba baş vurmanın caiz olmadığını kabul eden İmamiyye Şiası kastedilmiş olabilir. Farklı insanlar da kastedilmiş olabilir. Ahmet Şakir de kast edilenlerin İsmailiyye fırkası olabileceğini belirtmiştir.

Fethu’l-Bari, 4/108-109.

Güneş battıktan sonra, çıplak gözle görülebilecek şekilde, hilâlin ortaya çıkabileceği bir zaman diliminde beklemek tercih edilendir. Uzmanlarına göre bu da 15-20 dakika civarındadır. (Karadâvî)

Süreyc, ötreli (sin) ile okunur, son harfi de “cim”dir. Bazı kitaplarda “şin” ve “ha” ile Şüreyh şeklinde okunmuştur. Bu yanlış bir yazımdır. Ebu’l Abbas hicrî 306 senesinde vefat etmiştir. Sünen sahibi Ebu Davud’un öğrencilerindendir. Hakkında Ebu İshak eş-Şirazi, Tabakatu’l-Fukaha sayfa 89’da “Şafiîlerin büyüklerinden ve Müslümanların imamlarındandı. Tüm Şafiî ashabına tercih edilirdi, hatta Müzeni’ye bile” demektedir. Hattab’ın Tarihu Bağdat’ında ve İbn Subki’nin Tabakatu’ş-Şafiîyyesi’nde geniş bir biyografisi vardır. (4/278, 290) (2/67-96) .

Bkz. Kadi Ebu Bekir b. el-Arabi’nin Tirmizî şerhi (3/207-208), Tarhu’t-Tesrib, (4/11-113) Fethu’l-Bari (4/104).

Bu zat saygıdeğer Şeyh Salih b. Muhammed el-Luhaydân’dırSuudi Arabistan’da Yüksek Yargı Meclisi başkanıdır. Makalesi, Suudi Arabistan’da (Ukaz) ve diğer günlük gazetelerde, h.21 Ramazan 1409’de yayınlanmıştır.

Müslim, Sıyâm, 15; Buhârî, Savm, 13.

Hesaba müspet anlamda itibar edilmesinin manası şudur: Astronomik hesaplar filan yerde ramazan, şevval vd. hilâlin görülebileceğini söylerse hilâl gözle görülmedikçe veya görülme imkanı bulunmadıkça yeni ayın girdiği ilan edilmez. (Mütercim)

Bkz. Fetava Subki (1/219-220) Mektebetü’l-Kudus Yay., Kahire.

Bkz. “Kamerî Ayların Başlangıcının Tesbiti” makalesi s.15.

Tirmizî, bu hadisin hasen, garib olduğunu belirtmiştir. H. No: 697.

Ebu Davud (2324) ve İbn Mace: Bayramınız bayram ettiğiniz gün, kurbanınız kurban kestiğiniz gündür, lafzıyla, Hammad’dan o da Eyyüb’den o da İbn Sirin’den ve o da Ebu Hüreyre tarikiyle rivayet etmiştir. Şeyh Şakir: “Bu isnad, şeyhaynın şartı üzerine gerçekten sahih bir isnaddır” demiştir.

Ru'yet-i Hilal
ASTRONOMİK HESAPLAMA İLE RAMAZAN VE BAYRAM GÜNLERİNİN BELİRLENMESİ
10:23
34:23