Ru'yet-i Hilal

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

KAMERÎ AY BAŞINI TESPİT ETME YOLLARI

Kamerî ayın girmiş olması için şu iki hususun oluşması gerekir:

1. Hilâlin, ictima/iktiran (muhâk) halinden çıkmış olması

2. Fiili olarak görülmese bile görme imkanının oluşması (imkânı ru’yet)

Bu iki şartın oluşmasından sonra hilâl fiili olarak görülürse (hakiki ru’yet) ideal olana ulaşılmış olunur.

Yukarıda zikredilen iki şart gerçekleşmişse yeni ayın girdiğinin tespiti aşağıda zikredilecek vesilelerle yapılabilir:

1. Mükellefin çıplak gözle hilâli fiili olarak görmesi: Hilâlin görülmesiyle, içtimanın tamamlandığı ve hilâlin görülebilmesi için gerekli şartların oluştuğu anlaşılmış olur.

2. Başkalarının hilâli gördüklerine dair şahitlik yapmaları: Mükellef, fiili olarak bizzat hilâli görmese de başkaları gördüklerine dair ihbarda bulunsa, şahitlerde şu iki şartın bulunması halinde kamerî ayın girdiğine hükmedebilir.

a. Şahitlik yapanların sayısının çokluğu ve dürüstlük ve yalancılık bakımından karakterlerinin farklılık arz etmesi: Şahitlerin sayısı tevatür seviyesinde olup ya da doğru söylediklerine dair kalpte bir kanaat oluşturacak sayıya ulaşmışsa, bu şahitliğe göre muamele edilebilir. Buna mukabil herhangi bir sebeple yapılan şahitliğin doğruluğu hususunda kalp mutmain olmamışsa ru’yeti hilâl sabit olmaz. Şahitlerin sayısının çok olması kesin bilgiye ulaşmak için bir vesiledir ve önemlidir ancak her şey değildir. Akıllı kimse, böyle bir şahitlikle karşılaştığında verilen bilginin doğru ya da hatalı veya yalan olabileceği hususunda pek çok şeyi hesaba katmalıdır. Bu yargıyı şu örneklerle izah etmek mümkündür:

i. Aynı beldede kırk kişi hilâli gördüklerini söylerse, kırk kişinin aynı haberi vermesi şahitliğin doğru olduğu yönündeki kanaati güçlendirir. Buna mukabil kırk ayrı beldeden birer kişi hilâli gördüklerini iddia etse, bu yöndeki şahitlik bir önceki gibi güçlü olmaz. Bunun sebebini şöyle izah edebiliriz: Tek bir beldede hilâli gözetlemek için çıkan insanlardan hilâli gördüğünü söyleyen kırk kişinin yanılması uzak bir ihtimaldir. Oysa farklı beldelerden hilâli gözetlemek için çıkan o kadar insan arasında birer kişinin gördüğüne dair söyleminde hata ihtimali yüksektir.

ii. Bir önceki örnekte verilen durumda tam tersi bir hükme ulaşmak da mümkündür. Şöyle ki: Aynı beldeden hilâli gördüğünü iddia eden kırk kişinin aynı meşrep ve sâiklerle hareket etmesi, yaptıkları şahitliği şaibeli hale getirirken böyle bir sâikin olmadığı farklı beldelerdeki kırk ayrı kişinin şahitliği kabule mazhar olabilir.

iii. Hilâli gördüklerine dair şahitlik yapanların sayılarının çokluğu yanında aynı amaçla gözleme çıkmış ancak hilâli görememiş kişilerin sayısını da dikkate almak icap eder. Atmosferik şartlar gayet müsait olduğu halde hilâli göremeyenlerin sayısı daha çoksa aksini iddia edenlerin doğrululuklarını değerlendirirken bunu da göz ardı etmemek lazımdır.

iv. Dürüstlükleri ile tanınan kırk kişinin şahitliğiyle bu vasfa sahip olmayanların şahitlikleri aynı değildir. Bu husus da şahitliğin kabulünde dikkate alınmalıdır.

v. Belli bir grup ufku açık olan bir yerde gözlem yapıyorsa, gruptan biri hilâli görüp yanındakilere gösterse ve tamamı bu şekilde aynı noktadan hilâli görseler, bu şekilde yapılacak bir şahitliği kabul etmek daha kolaydır. Zira aynı noktaya bakan ve orada hilâli tespit eden bu kadar sayıdaki insanın yanılması uzak bir ihtimaldir.

vi. Astronomik hesaplar hilâlin içtima halinden ayrıldığını ve şu zaman itibarıyla görülebileceğini söylemişse, bu vakitten önce hilâlin görüldüğüne dair yapılan şahitliğe itibar azalır.

b. Yapılan şahitliğin delil niteliği taşıması: Hilâlin görüldüğüne dair yapılan şahitliğin delil niteliği taşıyabilmesi için şu hususları ihtiva etmesi lazımdır:

i. En az iki adil erkek şahidin bulunması: Tek bir erkeğin ya da adil bile olsalar kadınların şahitliği bu hususta geçerli değildir. Ancak kadınların yaptığı şahitlik kalpte haberin doğruluğuna dair bir mutmainlik hissi oluşturursa, -bu durumda şer’î bir hüccet olarak görmeden- söz konusu haberle amel edilebilir. Zira kalpte oluşan mutmainlik hissinin delilliği, bu hissi oluşturan sebebe bakılmaksızın aklî ve muteber bir delildir.

ii. Şahitlik yapan iki kişiden birinin verdiği haber diğerinin verdiği haberle çelişmemeli

iii. Şahitlerin verdiği haberin yalan ya da hata olduğunu ispatlayacak karine ve delillerin bulunmaması. Şöyle ki: Atmosferik şartların hilâli gözetlemek için gayet müsait olduğu bir ortamda gözlem için çıkmış pek çok kişi aynı yerden aynı noktaya bakarken hilâli sadece iki kişinin gördüğünü iddia etmesi, yapılan bu ihbarın doğru olmadığını gösterir önemli bir karinedir. Nitekim imamlarımız (rahmetullahi aleyhim) “Bir kişinin gördüğü hilâli yüz kişi de görür” derken buna işaret etmişlerdir.

Ru’yet-i hilâle dair yapılan şahitlik yukarıda zikredilen hususları taşıyorsa bu şahitlikle amel etmek için hakimin kararına lüzum yoktur. Bu hususta yapılan şahitlikten haberdar olan her bir mükellef bunun gerektirdiği şekilde amel edebilir.

3. Bir önceki kamerî ayın üzerinden otuz gün geçmiş olması: Bilindiği gibi kamerî ay otuz günden fazla olmaz. Bir önceki ay üzerinden otuz gün geçtiği halde hilâl görülmemişse görülmüş gibi kabul edilir ve yeni ay başlar.

4. Şer’î bir hâkimin (otorite) ayın girdiğine dair hükmü: Hakim, hilâlin görüldüğü ve buna bağlı olarak yeni ayın başladığına dair bir hüküm vermişse, onun bu hükmünde neye dayandığını bilmeyen mükellef için dahi bu hüküm geçerlidir ve uygulanmalıdır. Ancak bu yargı için şu detaylar söz konusu olabilir:

i. Mükellefin, şer’î hâkimin verdiği bu hükmün doğru ya da hatalı olduğuna dair bir kanaate sahip olmaması. Böylesi bir durumda hükme uyması lazımdır.

ii. Mükellef, hâkimin adil biri olduğunu ve verdiği hükümde içtihat ettiğini kabul ediyordur ancak kalbinde bu hükmün isabetli olmadığına dair bir şüphe vardır. Bu durumda da hâkimin hükmüne itibar etmelidir.

iii. Mükellef, hâkimin verdiği hükümde dayandığı gerekçelerin yetersiz olduğunu kesin olarak biliyordur. Örneğin hükme esas teşkil eden şahitlerin adil olmadıklarını buna bağlı olarak bu gibi kişilerin şahitliğiyle verilen hükmün geçerli olmaması gerektiğine inanıyordur. Böylesi bir durumda hâkimin bu hükmüne uyması ve ona göre uygulama yapması icap etmez.

iv. Mükellef, farklı gerekçelerle kamerî ayın fiilî olarak başlamadığına emindir ve hâkimin hilâlin görüldüğüne dair verdiği hükümde hata kurbanı olduğunu düşünüyordur. Bu durumda da onun hükmüne uyması vacip olmayıp kendi bilgisi ve kanaatine göre hareket eder.

Şer’î bakımdan gerekli yeterliliği taşıyan ve verdiği hükümde sağlam gerekçelere dayanan bir hâkimin verdiği hüküm, (mezhep olarak) onu taklit etmeyenler için de bağlayıcıdır.

5. İlmi kriterler: Hilâlin ictima/iktiran (muhâk) halinden çıkmış olduğu ve gözle görülebilir bir duruma geldiğini ispatlayan ve bu şekilde kesin bir bilgiye ulaştıran her türlü ilmî veri yeni ayın girdiğini ilan etmek için yeterlidir. Bununla birlikte ilmî verilerin, hilâlin içtima halinden çıkmış olduğunu söylemesi yeni aya girmiş olmak için kifayet etmez bunun yanında hilâlin gözle görülebilecek bir seviyeye ulaştığının da bilinmesi icap eder.

RU’YET-İ HİLÂL MESELESİNDE ESAS ALINMASI GEREKEN KRİTERLER[392]

Biz, ru’yet-i hilâl meselesinde astronomik olarak hilâlin doğmuş olması ile tabiat kanunları çerçevesinde gözle görülme imkanının oluşmasını dikkate alıyoruz. Bu meselede ilk dönemden günümüze kadar Müslümanların problemi, konu ile ilgili nasları yüzeysel ve donuk bir şekilde okumaya çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Ne yazık ki, mesele tartışılırken nasların hareket noktasını ve maksadını anlamaya çalışma gayreti görülmemektedir. Söz konusu hareket noktası ve maksat şudur: Kamerî ayın girmesi insanın kendisine değil kainata konulan nizam ile irtibatlıdır. Nitekim Yüce Allah “Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir.” buyurmaktadır. (Tövbe, 9/36). Ay, güneş ile içtima haline gelmişse bir önceki ay tamamlanmış demektir. İçtima halinden ayrılınca ve herhangi atmosferik bir mani yoksa görülebilir. Bize göre hilâlin görülme imkanının oluşması yeterli olup fiilî bir görme şart değildir.

Hadisi şerifte: “Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın ve yine bir sonraki hilâli gördüğünüzde bayram yapın (iftar edin).” buyrulmakta ancak hilâlin çıplak gözle görülmesine değinilmemektedir. Buna göre ru’yet-i hilâlin ilmî kriterlerle tespit edilmesi mümkün mü? şeklindeki soruya şöyle cevap verilebilir:

Bu hadis bağlamında şu noktayı dikkatten kaçırmamak lazımdır: Müsnet ve sahih hadislerle sabit olduğu üzere “Yakinî bir bilgi şek ve şüphe ile terk edilemez.” Buna göre yakin, yani kesin bilgi ifade edene tabi olmak icap eder. Kamerî aya hilâli görmek suretiyle girmek kesin bilgiye ulaştıran vesilelerden sadece biridir. Günümüzde hilâlin görülebileceğine dair bizatihi görmekten daha kesin bilgiye ulaştıran bir vesile varsa bu bilgiyi esas almak, buna dayanmak gerekir. Nitekim özellikle de günümüzde atmosferik şartları olumsuz yönde etkileyen unsurların oluşmasıyla çıplak gözle hilâli tespit edebilmek güç bir hale gelmiştir.

Küresel ısınmanın da hilâlin görülebilmesi hususunda olumsuz bir etkisi vardır. Ayrıca günümüzde ortaya çıkan ayrı bir problem de havanın toz ve fabrikaların saldığı zararlı gazlarla dolmuş olmasıdır. Bu nedenle hilâlin sağlıklı bir şekilde görülmesi daha da zor hale gelmiştir. Buna bağlı olarak da hilâlin görüldüğüne dair oluşan kanaat yakin, yani kesin bilgi ifade etmez. Nitekim kimi durumlarda bir kişi gökyüzünde yirmi tane hilâl gördüğünü zanneder oysa hilâl tektir. Görüldüğü zannedilen şeyler aslında gökyüzünde bulunan ışıktan kaynaklanan hayalî hilâllerdir.

İHTİLÂF-I METÂLİ’ MESELESİ (TEK BİR UFUK MU YOKSA MÜTEADDİT UFUKLAR MI?)[393]

Yukarıdaki başlıkta zikredilen ufuk kelimesi ile kastedilen, aynı boylam üzerinde yer alan birbirine yakın müteaddit bölgelerdir. Bu nitelikteki bölgelerde güneşin doğuş ve batış vakitleri birbirine gayet yakındır. Dünyamız küre şeklinde olup, ülkeler ve şehirler yer küre üzerinde farklı yerlerde bulunduğundan konumlarına göre farklı ufuklar üzerinde yer almaktadır.

Hilâlin, içtima halinden çıkıp zuhur etmesi, güneşin batışı ile alakadar olduğu için güneşin batış vakti bölgelere göre farklılık arz eder, bu da her yerde hilâlin aynı anda görülmesini imkansız kılar. Burada kamerî ay başlarının ilanı hususunda şöyle bir soru gündeme gelmektedir: Kamerî ayın girdiğinin ilan edilmesinde hilâlin yeryüzünün her bir mıntıkasında görülmesi şart koşularak, her bir ufkun ayrı bir ayı mı olmalıdır? –Nitekim bu soruya olumlu cevap verilmesi halinde batıda kamerî ay bir gün önce doğuda ise bir gün sonra başlayacaktır.– Yoksa ‘kamerî ayın tek bir başlangıcı vardır’ denilerek hilâlin bir yerde görülmesi ile diğer bölgelerinde aya girmiş olacağı mı kabul edilmelidir?

Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: Farklı münasebetlerle ifade ettiğimiz üzere, şer’an kamerî ayın girmiş olması için iki unsurun bir araya gelmiş olması gerekir:

1. Hilâlin, ictima/iktiran (muhâk) halinden çıkmış olması

2. Ayın dünyaya bakan parlak kısmının yeryüzünden görülebilir bir konuma gelmesi

Bu iki unsurdan birincisi göreceli/nisbi bir şey olmayıp Allah tarafından kainata konulmuş bir kanunun yansımasıdır. İkincisi ise yerkürenin yapısı itibarıyla göreceli/nisbi bir şey olarak düşünülebileceği gibi mutlak ve değişmez olarak da düşünülebilir. Şöyle ki: Görülme imkanı (imkân-ı ru’yet) ile bir insanın yeryüzünün herhangi bir bölgesinden hilâli görmesini kastediyorsak bu nisbi bir şey olur. Buna bağlı olarak da ru’yet imkanının oluştuğu her bir bölge için kamerî ayın başlangıcı farklılık arz eder. Buna mukabil görülme imkanı ile hilâlin yeryüzünün herhangi bir yerinden görülmesi kastediliyorsa, o halde bir yerde görülmüşse dünyanın diğer yerlerinde de görülmüş kabul edilmelidir.

Bu izaha binaen kamerî ayın girmesi, hilâlin içtima halinden çıkmış olmasının yanında gözle görülebilme imkanına bağlı ise ve bunun bir sonucu olarak kimi yerlerde görülebilme imkanı oluşurken diğer yerlerde oluşmuyorsa, kamerî ay başlangıcının bölgelere göre nisbi/göreceli olduğunu söylemek makul ve tabiidir. Bu durumda yeni aya girmeyi hilâlin gözle görülebilme imkanına bağlayan şer’î şerife müracaat etmek icap eder. Acaba şeriat, her bir bölge için hilâli gözle görebilme imkanını şart koşmuş mudur? Yoksa bir yerde görülmesini diğer bölgeler için de yeterli mi görmüştür? Bizim, şer’î delillerden anladığımız kadarıyla ikinci görüş daha isabetlidir. Buna göre, dünyanın herhangi bir noktasında hilâl görülmüşse, hilâlin görüldüğü yerin gecesinin bir cüzüne dahi iştirak eden yerlerde de görülmüş kabul edilir ve kamerî ay başlar.

ES’İLE HAVLE RU’YETİ’L-HİLÂL

Âyetullah Seyyid Ali es-Sistânî[394]

1. Soru: Seyyid Ebu’l-Kâsım el-Hûî’[395], ihtilâf-ı metâli’ye itibar edilemeyeceğini dünyanın herhangi bir yerinde hilâlin görülebilecek bir hale gelmesi durumunda aynı geceye iştirak eden bölgelerin de yeni kamerî aya girmiş olacağını savunmaktadır.[396] Bu husustaki görüşünüz nedir?

Cevap: Ru’yet mahalli olup her bir bölgenin kendi ru’yeti esastır.[397] Buna göre dünyanın herhangi bir yerinde hilâlin görüldüğü ya da görülebildiği ilmî hesaplarla sabit olursa hilâlin görülmesinin imkan dışında kaldığı yerler yeni aya girmiş sayılmaz. Nitekim imamlarımızdan nakledildiğine göre, hilâlin Habeşistan ve daha öte yerlerde fiilen görülmesi imkan dahilinde olmasına rağmen onlar bunu tecrübi bilgilerle bildiği halde kendi yaşadıkları bölgeler ve yakın civarda görülen hilâl ile amel etmişlerdir.[398]

Hilâl mükellefin yaşadığı bölgenin ötesinde bir başka bölgede görülmüşse astronomi ilminin verileri dikkate alınır. Şöyle ki: Her iki bölge sathı esas alınarak hilâlin güneş batarken ufuk üzerindeki yüksekliği ve güneş ile arasındaki uzaklığa bakılır; şayet mükellefin yaşadığı bölgede hilâl ile ilgili yukarıda ifade edilen ölçülere göre yapılan hesaplar sonucu ortaya konan veriler, hilâlin görüldüğü yerdeki verilere denkse ya da hilâlin görülebilir olması açısından daha iyi ise bu durumda mükellef, kendi yaşadığı yerde de hilâlin görülebileceğini kabul ederek bu kabule göre amel edebilir. [399]

2. Soru: Hilâlin teleskop gibi bir aletle görülmüş olması yeterli midir? Örneğin bir kişi veya kişiler teleskop ya da daha modern bir aletle en ufak bir şüpheye mahal kalmaksızın hilâli görseler, ramazan ayının girdiğini ve oruca başlanması gerektiğini söyleyebilirler mi? Yoksa hilâlin mutlaka çıplak gözle mi görülmesi gerekir?

Cevap: Hilâlin görülmesinde muteber olan vasıta çıplak gözdür. Teleskop veya benzeri bir aletle ya da gözü çok keskin olan bir kişinin hilâli görmüş olması muteber değildir. Hilâlin, çıplak gözle görülmeye imkan verecek şekilde güneş battıktan sonra ufkun üstünde belirli bir yükseklikte olması lazımdır. Zira hilâl ancak bu şartlar oluştuğunda -görülmesine mani olacak atmosferik şartlar yoksa- görülebilir. Hilâlin ancak teleskop gibi bir aletle görülebileceği durumlarda buna göre ayın başladığının kabul edilmesi halinde Hz. Peygamber’in ve imamlarımızın, oruç, hac ve bayram gibi pek çok dinî günleri olması gereken zamanda idrak etmedikleri sonucu çıkar. Zira onlar ay başlarını tespit ederken bilindiği anlamıyla ru’yete (hilâli çıplak gözle görme) itibar ediyorlardı.[400]

3. Soru: Kamerî ay başlarının tespit edilmesinde astronominin hata ihtimali olmayan verileri dikkate alınabilir mi?

Cevap: Şer’î nasların delalet ettiği üzere, kamerî ayın girmiş olduğunun kabul edilebilmesi için hilâlin ufkun üzerinde çıplak gözle görülebilecek bir seviyede olması icap eder. Hilâl böyle bir pozisyonda bulunursa bulut, sis vb. atmosferik manilerin bulunmaması halinde görülebilir. Buna göre hilâlin, içtima halinden ayrılmış olması (viladetî hilâl) ya da çıplak gözle görme imkanı oluşmadan ufukta mevcut olduğunun anlaşılması yeterli değildir. Bu sebeple astronomik hesapların, hilâlin içtima halinden ayrılarak doğmuş olduğuna dair ortaya koyduğu verilerin kamerî ay başının tespitinde bir önemi yoktur.

Astronomların herhangi bir bölgede kendi tabirleri ile “atmosferik olarak ideal şartların oluşması durumunda” hilâlin çıplak gözle görülebilme imkanının olduğuna dair izahları iki esasa dayanmaktadır:

a. Hilâlin ömrü (içtimadan ayrılış süresi), ufuk üzerindeki yüksekliği, güneş ile hilâl arasındaki uzaklık açısı gibi hilâlin görülmesinde etkili olan hesaplamalar

b. Tatbiki olarak sahada yapılan ve hilâlin çıplak gözle asgari düzeyde en erken görülme zamanını dikkate alarak yapılan gözlemler. Bu hususta astronomlar arasındaki bir görüş birliği yoktur. Bazıları hilâlin çıplak gözle görülebilmesi için hilâlin ömrünün 14 saat, diğerleri 16 saat başkaları ise 18 saat olması gerektiğini söylemektedir. Yine bazıları güneş battıktan sonra hilâli 4˚, ufkun üzerinde iken gördüğünü iddia ederken diğerleri hilâlin görülebilmesi için en az ufkun 6 ya da 7˚, üzerinde olması gerektiğini ifade etmektedir. Bu konudaki ihtilaflar sebebiyle mükellefin, çıplak gözle hilâlin görülebileceği şartlar oluşmadığı sürece astronomların hilâlin görülebileceğine dair söylemlerini dikkate almaması icap eder. Evet, mükellef kendi deneyimi ya da astronomların verdiği bilgilere dayanarak, hilâlin ufkun üzerinde görülebilecek bir yükseklikte olduğunu, ancak bulut vb. bir sebeple görülemediğini anlar ve kalbi mutmain olursa bu durumda bu bilgi ile amel etmesi gerekir.[401]

4. Soru: Astronomi ilmi, şartları oluşmadığı için hilâlin görülmesinin mümkün olmadığını söylemesine rağmen birileri hilâli gördüklerine dair şahitlik yaparsa bu şahitlik kabul edilebilir mi?

Cevap: Astronomların bu hususta ortaya koyduğu verileri iki kısma ayırmak gerekir:

a. Matematiksel hesaplara dayanan ve ferdî içtihat ve tahminlere yer vermeyen bilgiler. Örnek olarak hilâlin astronomik olarak doğuş vakti, ufkun üzerindeki yüksekliği vb. bilgiler matematiksel öncüllere dayandığı için astronomlar arasında ihtilaflı konulardan değildir.

b. Kişisel tecrübe ve tahminlere dayanan bilgiler. Örnek olarak: Hilâlin ancak ufkun üzerinde 6˚ olması halinde görülebileceği ya da hilâlin görülebilmesi için ömrünün 22 saat olması gerektiği yönündeki malumatlar matematiksel hesaplardan çok gözlem ve tahminlere dayandığı için kesin değildir ve bu sebeple de astronomlar arasında bu hususta görüş birliği yoktur. Bu ayrıma binaen şahitlerin hilâli gördüklerine dair verdikleri haber matematiksel öncüllere dayanan astronomik verilere aykırı ise bu durumda şahitlerin haberleri kabul edilmez. Örnek olarak hilâl güneşten önce battığı halde şahitler gördüklerini iddia ediyorsa onların bu sözlerine itibar edilmez.[402] Buna mukabil şahitlerin verdikleri haber astronomik gözlem ve tahminlere dayanan, ikinci gruba dahil verilerle çelişiyorsa bu durumda çeşitli karine ve alametlerin bir araya gelmiş olmasına bakılarak şahitlerin hata ettikleri söylenebileceği gibi aksi de söylenebilir. Bu nedenle kendisine güvenilir iki adil şahit böyle bir durumda hilâli gördüklerini ihbar etmişse onların bu sözlerine itibar edilmelidir.[403]

Âyetullah Muhammed Hüseyin Fadlullah: Şiî dünyasının en önemli mercilerinden biri olarak kabul edilen Fadlullah, Necef’te doğmuş 2010 yılında Lübnan’da vefat etmiştir. Fadlullah, İslam dünyasında uzlaştırıcı fikirleri ile bilinmiş ılımlı bir âlim olarak tanınmıştır.

Tercüme edilen metin Âyetullah Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın resmi internet sitesinden alınmıştır. İlgili link için bkz. (http://arabic.bayynat.org.lb/HtmlSecondary.aspx?id=12087)

Tercüme: Dr. Mustafa Bülent Dadaş, DİB, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı.

Bu başlık altında verilecek bilgiler Muhammed Hüseyin Fadlullah’ın 17.09.2007 yılında “Mecelletü’l-Efkâr el-Lübnâniyye” dergisine verdiği röportajından alınmıştır.

Bu mesele Fadlullah’ın oruç ile ilgili verdiği fetvalar bağlamında yayımlanmıştır. İlgili link için bkz. http://arabic.bayynat.org.lb/HtmlSecondary.aspx?id=12086 (04.02.2016)

Âyetullah Seyyid Ali es-Sistânî, yaşayan en önemli Şiî mercilerinden biridir. Başta Irak olmak üzere Şiî dünyasının en büyük ilmî otoritelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Burada verilen bilgiler, talebeleri tarafından kendisine sorulan sorulara verdiği cevapların yer aldığı “Es’ile Havle Ru’yeti’l-Hilâl” adlı kitaptan özetlenerek alınmıştır.

Ebu’l Kasım el Hûî (v1992) Önemli Şiî din adamlarındandır. Necef ilmî havzasının liderliğini yapmıştır. Pek çok ilmî eser telif etmiş olan Hûî, Şiî ilim adamları nezdinde muteber bir yere sahiptir. Hûî, yukarıda kendisine nispet edilen görüşünü, Minhâcu’s- Sâlihîn adlı fetva kitabının 267-283. Sayfaları arasında zikretmiştir. Bkz. el Hûî, Ebûl Kâsım, Minhâcu’ Sâlihîn, Mehr Kum 1410 h., c.1, s. 267-283

Sistânî, Es’ile havle ru’yeti’l-hilâl, Merkezü’l-buhûs ve’d-dirâseti’l-Felekiyye, 1. baskı 2011, s. 5-8.

A.g.e., s. 33.

A.g.e., s. 15-19.

A.g.e., s. 38.

A.g.e., s. 40-43.

A.g.e., s. 43-45.

Sistânî, bu esastan hareketle hicri 1419 yılında İran vb. ülkelerde şevval ayının hilâli görüldüğüne dair yapılan şahitlik sonucu bayram ilan edilmesinin isabetli olmadığını zira söz konusu akşamda hilâlin astronomik olarak görülmesinin mümkün olmadığını ifade etmiştir. A.g.e., s. 51- 55.

A.g.e., s. 46-47.

Ru'yet-i Hilal
KAMERÎ AY BAŞINI TESPİT ETME YOLLARI
10:23
34:23