Ru'yet-i Hilal

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

DİNÎ GÜNLERİN TESPİTİNDE ASTRONOMİK VERİLERE GÜVENİLEBİLİR Mİ?

Bu sene (h. 1357, m. 1939), Mısır Yüksek Şeriat Mahkemesi nezdinde, zilhicce ayının başlangıcının cumartesi ve Kurban Bayramı’nın da pazartesi (30.1.1939) olduğu sübut buldu. Birkaç gün sonra “el-Mukattam” gazetesinde Suudi Arabistan idaresine göre zilhiccenin başlangıcının cumartesi değil pazar olduğu, hacıların Arafat’ta vakfelerinin pazartesiye ve bayramın da salıya (31.1.1939) rastladığı neşredildi. 21 Zilhicce (10.2.1939) Cuma günü “el-Belağ” gazetesi, Hindistan Bombay’daki muhabirine dayanarak, Bombay’daki Müslümanların diğer İslam ülkelerinde ilan edilen bayram gününe muhalefet ederek çarşamba günü bayram yaptıklarını yazdı. Bunun anlamı; Hint Müslümanlarına göre ne cumartesinin, ne de pazarın ayın ilk günü olduğudur. Onların da pazartesiyi ilk gün kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Aynı durum birçok ay için söz konusu olmaktadır. Öyle ki, İslam ülkelerinde halk, hilâli gözetiyor, hilâl bir ülkede görülüyor, diğerlerinde görülmüyor, sonra bu ülkelerde ibadet günleri farklılık arz ediyor. Bir ülke oruçlu, diğeri değil. Bir ülkede kurban kesiliyor, diğerinde arefe günü, halk oruç tutuyor. İlim adamları ve fakihler hilâlin sübutu konusunda, tefsir, hadis, fıkıh vb. ilimlere ait kitaplarda çok değerli araştırmalar yazdılar. Hepsi de, hilâlin sübutu konusunda sadece rü ‘yetin (görmenin) muteber olduğu, ayın hareketine dair hesapların ve müneccimlerin hesaplarının dikkate alınmayacağı hususunda neredeyse ittifak ettiler. Bu ittifakın istisnası, sadece Şafiî mezhebinde nakledilen şu iki görüştür: Bunlardan birine göre hesap yapan kişi veya müneccim, şahsen hesabına göre amel edebilir. Diğer görüş ise, başkalarının bunları taklid etmesi veya müneccimi değil de yalnızca hesap yapanı taklit etmesinin câiz olduğudur.[5]

Konuyla ilgili temel dayanak, sıhhatinde şüphe olmayan hadis-i şeriflerdir: “Onun (hilâlin) görülmesi dolayısıyla oruç tutun ve onun görülmesi dolayısıyla iftar edin (oruca son verin). Hava bulutlu olursa şabanı otuza tamamlayın.”, “Hilâli görmedikçe oruç tutmayın ve onu görmedikçe oruca son vermeyin. Hava bulutlu olursa onun için takdir yapın.” Ve bu manada diğer sahih hadisler.[6]

Âlimler, ihtilâf-ı metâli’in dikkate alınıp alınmayacağında ihtilaf etmişlerdir. Yani hilâl, bir yerde görülünce bu görmeye ve ayın ilk günün başladığına dair hüküm, araları uzak ve her birinde hilâlin doğuş yerleri farklı diğer ülkeler için de geçerli midir? Yoksa her ülkenin kendi görmesi mi muteberdir? Örneğin, Mısır’da, Hicaz’da, Irak’ta veya bir başka yerde ayın ilk günü farklı olur mu? Bu konuda değişik görüşler vardır. Şâfiîlere göre, her ülkenin kendi görmesi muteberdir. Fakat bu görmeden etkilenme hususunda yakın ve uzak çevrenin tespiti ölçüsünde, hilâlin doğuş yerlerindeki farklılık (ihtilâf-ı metâli’) mı, bölgesel birlik mi yoksa sefer mesafesi mi olduğu konusunda kendi aralarında görüş birliği yoktur. Nevevî, el-Mecmû’da konuyu genişçe ele aldıktan sonra, “Hilâli Bir Ülke Halkının Görüp Diğerlerinin Görmemesi Haline Dair, Âlimlerin Görüşleri” alt başlığını müteakip şunları söyler: “Mezhebimizin tafsilatlı görüşünü zikrettik. İbnü’l-Münzir; İkrime, Kâsım, Salih ve İshâk b. Rahûye’den bir memleketteki görmenin diğer memleket halkını ilzâm etmeyeceğini, Leys, Şafiî ve Ahmet’ten de ilzam edeceğini nakleder ve (başkalarını ilzam edeceği görüşü için) (Malik ile Ebû Hanife’yi kastederek) Medineli’nin ve Kufeli’nin de başka türlü bir görüşü olduğunu bilmiyorum.”[7]

Önce telgraf ve telefon, sonra da radyonun icadıyla dünyanın değişik bölgeleri arasındaki iletişimin hızlanması sebebiyle bu senelerde konuyla ilgili çok şeyler söylenir ve tekrarlanır oldu. Artık yeni ayın doğup doğmadığına dair haberlerin ulaşması bakımından İslam ülkeleri sanki tek bir ülke gibi olmuştur. İnsanlar, ay veya yıl içindeki belli vakitlere bağlanmış önemli dinî meselelerdeki bu kargaşanın sürüp gitmesinin artık müsamahayla karşılanamayacağı görüşünden hareketle birliği sağlayacak bir yol bulabilmeyi başararak bu kargaşaya son vermek için çalışıyorlar. Geçen sene veya bir önceki sene Ezher Şeyhliğine Hint’ten bu anlamda tafsilatlı bir soru geldi. Ezher de bu sorunun bir nüshasını, her bir üye kendi görüş ve bilgisine göre cevaplandırsın diye Cemâat-i Kibâr-ı Ulema’ya (Büyük Âlimler Kurulu) gönderdi. Bir nüshası da babama geldi. Bu sorunun cevabı daha sonra ne oldu, bilmiyorum. Babamın hastalığı, onu sözlü ve yazılı tasarrufta bulunmaktan alıkoydu.

Bende doğru olmasını umduğum bir görüş oluştuktan sonra konuyu zihnimde uzun uzadıya evirip çevirdim. Derken bu sene Arefe günüyle ilgili ihtilaf ortaya çıktı. Bu gün, hacc-ı ekber günüdür ve dinî mevsimlerin en yücesidir. Zilhicce ayı, tesir bakımından en hassas aydır. Çünkü bu ayın dokuzu olan Arefe günü, haccın rüknü olan, Arafat’ta vakfenin edası için belirlenmiş zamandır. Böyle bir gün senede bir defa gelir. İnsanların ekserisi de ömründe bir defa haccettiğine göre, eğer hakiki Arefe gününde yanılmışlar ve o günde vakfe yapmamışlarsa farz olan bu görevi eda etmemiş olma endişesine düşerler. İşte bu durum, İslam âleminin çeşitli bölgelerindeki ilim ve basiret ehli fakihlere, muhaddislere ve diğerlerine arz etmek üzere hilâlin sübutu konusundaki görüşlerimi yazmakta amil oldu.

Arapların İslam’dan önce ve İslam’ın ilk yıllarında ilmî anlamda kesin astronomik bilgilere sahip olmadıkları, yazı ve hesap bilmeyen ümmî bir toplum oldukları hususunda şüphe yoktur. Bu konularda bir şeyler bilenlerin bildikleri de, görme ve izlemeye veya duyma veya işitmeye dayalı, sathi bilgiler olup, matematik kurallara ve kesin aksiyomlara dayalı burhanlar üzerine bina edilmemişti. Bundan dolayı da Allah Resulü (s.a.s.), ibadetle ilgili konuda ayın sübutunu onların her birinin veya ekseriyetinin gücü dâhilinde görülen, kesin bir duruma, yani hilâlin çıplak gözle görülmesine bağladı. Bu, onların ibadetleri ve dinî şiarları ile ilgili vakitlerin tespiti için en düzgün ve sağlam usuldür. Güçleri dairesinde kesinlik ve katiyet sağlayacak yol da budur. Allah, hiç kimseyi gücü dışında bir şeyle mükellef tutmaz.

Ekseriyeti şehir dışında yaşayan, şehirlere ait haberler kendilerine bazen kısa, bazen uzun zaman aralıklarıyla ulaşan ve şehirde yaşayanları da hesaptan anlamayan böyle bir toplumda hilâlin sübutunun hesap ve astronomiye bağlanması, Şari’in hikmetine uygun düşmezdi. Şari’, bunu hesaba ve astronomiye bağlasaydı onlara sıkıntı vermiş olurdu. Şehir dışında yaşayanlardan pek azı, kendilerine haber ulaşırsa bu habere dayanarak, şehirde yaşayanlar da, ekseriyeti veya tamamı ehl-i kitap olan bazı hesaptan anlayan kişileri taklit ederek bu konuda bilgi sahibi olabilirlerdi.

Zamanla Müslümanlar dünyada fetihler yaptılar, ilimlerin dizginlerini ellerine geçirdiler, tekniğin her sahasında geniş bilgilere sahip oldular, daha öncekilere ait ilmî eserleri tercüme ederek o konularda maharet kazandılar. Bilinmeyen birçok hususu ortaya çıkardılar ve bunları gelecek nesiller için korudular. İşte astronomiye ve uzaya, yıldızların hesaplanmasına dair ilimler bu ilimlerdendir.[8]

Fakihlerin ve muhaddislerin çoğu ya astronomiyi hiç bilmiyorlar, ya da bu konuda sadece bazı ilkeleri biliyorlardı. Bunların bir kısmı veya çoğunluğu, bildiğine itimat edemiyor, güvenemiyordu. Hatta bazıları, bu ilimle uğraşan kişilerin, gaybı bilme iddiasına (yıldız falcılığına) tevessül edeceklerini zannederek onları sapıklık ve bid’atçılıkla itham ediyorlardı. Bu ilimle uğraşan bazı kişiler de fiilen böyle bir iddiada bulunmak suretiyle hem kendilerine, hem ilimlerine kötülük etmekteydiler. Bundan dolayı, fakihler mazurdu. Bu ilimleri bilen fakihler ve âlimler, dine ve fıkha nispetle bu ilimlerin gerçek mevkiini belirleyecek güçte değillerdi. Ancak endişeli bir şekilde onlara işaret ediyorlardı. Mesela: Takıyyüddin es-Sübkî, el-Fetâvâ’sında hesabın kesin ön bilgilerle (mukaddimat, aksiyom) hilâlin görülmesinin mümkün olmadığına delalet etmesi halinde şahitlerin şahitliğinin kabul edilmeyeceğini, böyle bir şahitliğin yalana veya hataya hamledileceğini ifade ettikten sonra şöyle diyor: “Çünkü hesap kesindir. Şahitlik ve haber ise zannidir. Zan ise, kesin olana takdim edilmek bir yana muarız bile olamaz. Bir şeyin beyyine olabilmesi için, onun şahitlik ettiği hususun hissen, aklen ve dinen mümkün olması şarttır. Hesabın kesin olarak imkansızlığa delalet ettiği farz edilince, şahitlik yapılan husus imkan dahilinde olmadığı için, şahitliğin kabulü de imkansız olur. Din, müstahil olan şeyleri getirmez.” Daha sonra da şunları söylüyor: “Bil ki burada, “kesin” ifadesiyle, bütün aksiyomları aklî olan burhan vasıtasıyla elde edilen bilgiyi kastetmiyoruz. Buradaki durum öyle değildir. Buradaki kesin bilgi, uzun tecrübelere ve gözlemlere, güneşin ve ayın belli noktalardan geçişine, insanların hilâli görmesine imkân sağlayacak şekilde onda ışığın meydana gelmesinin bilinmesine bağlıdır. İnsanlar, görüşlerinin keskinliği bakımından farklıdır.”[9]

Büyük imam Takıyyüddîn İbn Dakîki’l-Îd (v. 702/1302)[10] diyor ki: “Ben bu konuda şunu söylüyorum: Oruçta, ayın güneşten ayrılması konusunda, astronomların “Hesaba dayanan ay, ru’yete dayanan aydan bir veya iki gün öncedir.” şeklindeki görüşleri dolayısıyla hesaba itimat edilemez. Bu, Allah’ın meşru kılmadığı bir sebebe istinaden yeni bir hüküm icad etmektir. Ama hesap, ayın mesela bulut gibi bir mani olmasaydı ufukta görülecek şekilde doğduğuna delalet ediyorsa, bu, şer’î sebep bulunduğundan dolayı orucun vücubunu gerektirir. Orucun vücûbu için hakikaten görmek şart değildir. Çünkü zindanda hapsedilmiş bir kişiye hesap neticesi sayı tamamlandığı için veya emarelere dayanarak yapacağı içtihad ile o günün ramazan olduğunu bilmesi halinde hilâli görmese de ve gören birisi ona haber vermese de orucun vacip olduğunda ittifak vardır.”[11] Tabiî ilimlerin dinî ilimler ve benzerleri gibi yaygın olmadığı ve âlimler nezdinde kuralları kesin olmadığı bir zamanda onların durumu buydu.

Bu yüce din, Allah, dünya hayatının sona ermesini murad edinceye kadar zamanlar boyu devam edecektir. O, her toplumun ve her asrın dinidir. Bundan dolayı Kur’an’da ve hadislerde ileride ortaya çıkacak bazı durumlarla ilgili çok dakik işaretler görüyoruz. Bunları tasdik eden durumlar ortaya çıkınca, öncekiler onları başka türlü de tefsir etmiş olsalar, onlar gerçeğe uygun olarak tefsir edilir ve bilinir. Sahih hadislerde ele aldığımız konuya da işaret edilmiştir. Buhârî’nin İbn Ömer (r.a.)’den rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Biz ümmî bir ümmetiz. Yazı bilmeyiz, hesap yapmayız. Ay, ya şöyle veya şöyledir. Yani bir kere yirmi dokuz, bir kere otuz olur.”[12] Bu hadisi Malik,[13] Buhârî, Müslim ve diğerleri başka bir lafızla rivayet eder: “Ay, yirmi dokuzdur. Hilâli görmedikçe oruç tutmayız ve onu görmedikçe oruca son vermeyiz. Hava bulutlu olursa onu takdir ediniz.”

Önceki âlimlerimiz, hadisin tefsirinde isabet kaydettiler, fakat tevilinde yanıldılar. İbn Hacer’in şu ifadeleri onların dediklerini en iyi şekilde bir araya toplamaktadır: “Burada hesaptan maksat, yıldızların ve onların hareketinin hesaplanmasıdır. Onlar bu konuda çok az bir şeyler biliyorlardı. Bu sebeple yıldızların hareketini takipteki güçlük dolayısıyla oruç ve diğerleriyle ilgili hüküm, görmeye (ru’yete) bağlandı. Daha sonra bu konuda bilgisi olanlar bulunduysa da oruçla ilgili hüküm devam etti. Hatta ifadenin gelişi (siyakı), hükmün hesaba bağlanmasını hiç kabul etmemektedir. Hadisteki “Hava bulutlu olursa süreyi otuza tamamlayınız.” kısmı da bunu açıklamaktadır. Çünkü “Hesap bilenlere sorun” denmemiştir. Bunun hikmeti, hava bulutlu olunca süre (adet) konusunda mükelleflerin müsavi olması, böylece ihtilafın ve anlaşmazlığın ortadan kalkmasıdır. Bir grup, bu konuda gök cisimlerinin hareketi hakkında bilgisi olanlara müracaat edilmesi görüşündedir. Bunlar Râfizîlerdir.[14] Bazı fakihlerin de onlara muvafakat ettikleri nakledilmektedir. el-Bâcî, “Selefin icmâı onların aleyhine hüccettir.” der. İbn Bezîze de bunun batıl bir görüş olduğunu söyler. Din ilm-i nücûma dalmayı, onunla meşgul olmayı yasaklamıştır. Çünkü bu, sezgiden ve tahminden ibarettir. Onda ne kesinlik vardır, ne de zann-ı galib. Üstelik hüküm buna bağlansaydı sıkıntı olurdu. Çünkü bunu bilen çok azdır.[15]

Hesaba değil, ru’yete itibar edileceği şeklindeki bu tefsir doğru; fakat daha sonra hesaptan anlayanlar bulunsa da oruçla ilgili hükmün devam edeceği şeklindeki te’vil yanlıştır. Çünkü sadece görmeye itimad edileceğine dair emir, nassla illeti belirlenmiş ve açıklanmış olarak gelmiştir. İllet, ümmetin, ümmî oluşu, yazı ve hesap bilmemesidir. İllet, o illetle açıklanmış durumun varlığı veya yokluğu ile var veya yok olur. Ümmet, ümmî olmaktan çıkar, yazı ve hesap bilir hale gelirse yani ümmetin içinde bu ilimleri bilenler bulunursa, insanların avâmm olsun, havass olsun ayın başlangıcının hesabında kesin bilgiye ulaşmaları mümkün olursa ve bu hesaba ru’yet (görme) derecesinde veya ondan daha fazla güvenmeleri imkan dahilinde bulunursa, cemaat olarak bu hale gelirler ve ümmîlik vasıfları ortadan kalkarsa kesin bilgiye müracat etmeleri, ayın başlangıcının tespitinde sadece hesaba itibar etmeleri, hesapla ilgili doğru bilgiler kendilerine ulaşması zor olan köy veya mezra halkı gibi hesabı bilmenin çok zor olması hali müstesna, ru’yete (görmeye) itibar etmemeleri gerekir (vacip olur).

Astronomik hesapla amel etmeye engel olan illetin ortadan kalkmasıyla sadece hesaba başvurulması vacip olunca, ru’yetin mümkün olup olmayışının bir tarafa bırakılarak hilâllerle ilgili gerçek hesaba da başvurulması gerekir. Bu durumda hakiki manada ayın başlangıcı, güneş battıktan bir an sonra olsa bile hilâlin battığı gecedir. İşte memleketimiz Mısır’da en büyük rasathanelerden biri var. Her an ve her ay güneş battıktan bir an bile sonrasına ait ayla ilgili hesapları yapabilen -Ezher’den olsun Ezher dışından olsun- bu konuda ilim adamları nezdinde kesinlik ifade eden kat’î kararlar verebilen astronomi ve uzay bilginleri var. Şimdi onların sözüne ve ilmine müracaat etsek, onların namaz vakitlerine ve diğer ibadetlere dair hesaplarına itimat ettiğimiz, Mısır’dan, Sudan’dan veya başka bir ülkeden hilâlin görüldüğüne dair telefon, telgraf veya radyo vasıtasıyla aldığımız haberlere güvendiğimiz gibi bu konudaki hesaplarına da güvensek bunun ne sakıncası var?

Büyük üstad Merâğî’nin on seneyi aşkın bir süre önce Yüksek Şeriat Mahkemesi (el-Mahkemetü’l-’Ulyâ eş-Şer’iyye) başkanı iken; (Hesap, ayın görülmesinin imkansız olduğunu söylüyorsa bu konuda şahitlerin şehadetlerinin reddedilmesi.) şeklinde bir görüşü vardı. Yukarıda Takiyyüddîn es-Sübkî’den de böyle bir görüş nakletmiştim. Merâğî’nin bu görüşü çetin bir münakaşaya sebep oldu. Babam, ben ve bazı kardeşlerim onun bu görüşüne karşı çıkanlardandık. Fakat şimdi açıkça ifade ediyorum ki, o, haklıydı. Ben buna, bu konuda bilgi alması çok zor olanlar hariç her halükarda hilâlin hesapla sübutunun vacip olduğunu ilave ediyorum. Benim bu sözüm yeni bir şey değildir. Mükelleflerin durumundaki değişikliğe göre hükmün değişeceği öteden beri söylenmiştir. İlim adamlarının ve başkalarının bildiği gibi dinde bunun misalleri çoktur. Bu misallerden biri de, “Hava bulutlu olursa onu takdir edin” şeklindeki mücmel rivayeti, “sayıyı tamamlayın” şeklindeki müfessir rivayetle açıklamışlardır. Fakat Şafiî imamlarından büyük bir zat, hatta çağının Şafiî mezhebi imâmı Ebü’l-Abbas Ahmed b. Ömer b. Süreyc[16] iki rivayetin arasını cem etmekte ve her birini farklı iki durumla açıklamaktadır. Ona göre “onu takdir edin” (onu menzillerine -ayın uğradığı yerlere- göre takdir edin) demektir. Burada muhatap, Allah’ın kendilerine bu ilmî verdiği kişilerdir. “Sayıyı tamamlayın” emrinin muhatabı ise, avâmdır.[17] Benim yukarıdaki sözüm de nerdeyse İbn Süreyc’inkine benziyor. Fakat o, bu hükmü havanın bulutlu olduğu ve gözetleyenlerin ayı görmediği zamana ve hesabı dikkate alma hükmünü de az sayıda kişilere has kıldı. Bunda o çağda hesap bilenlerin sayısındaki azlığın, onların sözlerine ve hesaplarına güvensizliğin, yeni ay bazı ülkelerde doğunca bu haberin diğer ülkelere ulaşmasındaki yavaşlığın rolü vardır. Benim dediğim ise, günümüzde haberlerin her tarafa ulaşmasında ve yayılmasında sağlanan kolaylıklardan dolayı genelde kendisine güvenilen ayrıntılı hesabın herkes hakkında esas alınmasını gerektirmekte, ru’yete (görmeye) itimat etmeyi de, kendilerine haber ulaşmayan, astronomi, güneşin ve ayın gökyüzünde bulunduğu noktalar hakkında güvenilir bilgisi olmayan çok az sayıda kişilere ait bir hüküm olarak muhafaza etmektedir. Bu görüşüm, kanaatimce bu sahadaki görüşlerin en mutedili, sağlam fıkha ve ilgili hadisleri doğru anlamaya en yakın olanıdır.

Şimdi bu görüşümüz üzerine bina edilen ve konunun başında da işaret ettiğimiz hassas bir mesele var.

İhtilâf-ı Metâli’

Metâli’in (ayın doğuş yerlerinin) enlem ve boylam çizgilerine göre farklı olduğu malumdur. Ayın ru’yetle tespitinde de, hesapla tespitinde de durum böyledir. Daha önce de açıkladığımız gibi önceki İslam hukukçuları bu konuda kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir. Hatta onlardan yapılan nakillerin zahirine bakılırsa çokları ihtilâf-ı metâli’e itibar etmez. Nitekim Nevevî’nin İbn Münzir’den yaptığı nakilden, daha sonra tabileri ihtilaf etse de dört imamın ve Leys b. Sa’d’ın bu görüşte olduğu anlaşılmaktadır. Karafî de el-Fürûk’ta[18] şöyle söylemektedir: “Malikîler, hilâlin bir yerde görülmesini bütün dünyada oruç tutmanın vacip oluşuna sebep saydılar. Hanbelîler de onlara muvafakat ettiler.” Malikî mezhebine mensup olan Karafî, daha sonra mezhebine muhalif olan bir görüşü benimseyerek şöyle demektedir: “Namaz vakitlerinin, ufku değişik yerlerde farklı olduğu, her toplumun kendine has sabahı, öğlesi ve diğer vakitleri olduğu kabul edilince hilâlin de böyle olması gerekir. Çünkü hilâl, doğudaki ülkelerde şuada (Güneşin kuvvetli ışınları nedeniyle belirsiz) iken güneş batıya doğru hareket eder ve güneş batı ufkuna ancak hilâl şuadan çıktıktan sonra varır, batıdakiler hilâli gördüğü halde doğudakiler göremez. Hilâlin farklı görülmesindeki sebeplerden birisi budur. Astronomide malum olan ve burada zikri uygun düşmeyecek başka sebepler de vardır. Ben sadece anlaşılması kolay olan sebebi ifade ettim. Ufukların değişmesiyle hilâl değiştiğine göre her topluma ait sabah ve diğer namaz vakitleri olduğu gibi, hilâl konusunda da her toplumun kendi gördüğü hilâl muteber olmalıdır. Bu açık bir hakikat ve tek doğrudur. Bir bölgede hilâl görülünce her yerde oruç tutmanın vacip olması, kaidelerden uzaktır. Deliller bunu gerektirmemektedir.’’

Karafî’den önce Hafız Ebu Ömer b. Abdilberr, bu görüşleri ifade etmiş, ülkeler çok uzak olduğu takdirde bu meselede icma olduğunu iddia etmiştir. Şevkânî, ilim adamlarının bu konudaki farklı görüşlerini naklettikten sonra şöyle der: “İtimat edilmesi gereken görüş, Malikîlerin ve Zeydîlerden bir grubun görüşüdür ki, Zeydîler’den Mehdi de bunu tercih etmiştir. Kurtubî de üstadlarından (şeyhlerinden) aynı görüşü nakleder: Bir ülke halkı hilâli görünce bu, bütün ülkeler için bağlayıcıdır. İbn Abdilberr’in (Bu, icmaya aykırıdır) deyişine iltifat edilmez. O, Horasan ve Endülüs gibi uzak ülkeler arasında ru’yetin dikkate alınamayacağında icma olduğunu söylemektedir.[19] Bu söz dikkate alınmaz. Çünkü muhalifler de bu görüştekiler gibi bir grup olunca, icma olmaz.[20]

Ayın doğuş yerleri farklı da olsa bölgelerin değişik veya birbirinden uzak oluşu dolayısıyla ayların başlangıcının değişmeyeceği, hiç bir delile ihtiyaç olmayan açık bir hakikattir. Ay, güneş battıktan sonra batarsa, artık yeni ay girmiş ve başlamıştır. İbadetlerin vacip oluşunun ru’yete bağlanmasının, sahih hadislerde belirtilmiş bir illetle nasıl ta’lil edildiğini daha önce açıklamıştık. Bu vacip oluş, illetle beraber var olur ve illet yok olunca da yok olur.

İhtilâf-ı metâli’in ve her ülkenin kendi görmesinin muteber olduğu görüşünde olanlar, ru’yete göre hüküm verirken gerçekten çok mantıklıydılar. Çünkü o zaman yapılabilen oydu. Ayrıca ihtilâf-ı metâli’, her yerin kendine ait ru’yeti olduğu gibi kendine ait de ayı olacak şeklinde bir netice doğuracak tarzda, ay başlarının tespiti için itibare alınıyor değildi. Bu itibar, -anladığımız kadarıyla- mükelleflere teklif hitabının tealluku açısındandı. Kendisine verilen görevden, Şari’in verdiği görevden, onun haberdar olmasına sebep ittihaz ettiği bir yolda -ki bu yol ümmî bir toplum için ru’yettir- haberdar olan kişiye hitap taalluk eder ve o kişi vakitle kayıtlanmış amelden o vakit içinde sorumlu olur. İhtilâf-ı metâli’i itibare almayan ve bir yerde hilâlin görülmesiyle sabit olan hükmün bütün yeryüzü için geçerli olduğunu söyleyenler de, “Ayın başlangıcının bütün dünyada aynı olması gerekir, bunun böyle olduğunda hiç şüphe yoktur.” mücerret gerçeğini dikkate alıyorlardı.

İhtilâf-ı metâli’ konusundaki bu tafsilat, daha önce tercih ettiğimiz, hesabın dikkate alınması şeklindeki görüşle bağdaşmaz. Çünkü kamerî ayların birinci günü, bütün dünyada aynı gündür. Mıntıkalara veya bölgelerin birbirine uzaklığına göre değişmez.

Bence işin püf noktası şudur: Ayın ilk gününü başlatırken ayın güneşten sonra battığı dünyanın herhangi bir yeri mi dikkate alınır, yoksa tüm İslam âleminin muteber addedeceği, dünyadaki belli bir coğrafi konum mu? Benim tercihim, herkesin itibar edeceği belli bir coğrafi konumun belirlenmesi, bu yerin de dinin iki temel kaynağında kendisine işaret edilen Mekke şehri olması yönündedir.

Kur’an-ı Kerim’de, ayın gökyüzündeki düzenli hareketinin insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleri olduğu (el-Bakara, 2/189) belirtilmektedir. Böylelikle Yüce Allah, ayın yörüngesindeki seyrinin ve değişik evreler geçirmesinin bizzat kendi faydaları için olduğunu, her bir işlerinde, özelliklede hac görevlerinin ifasında zaman ölçüsü olarak kullanmalarına imkân tanındığını beyan buyurmaktadır. Ayette, ay evrelerinin genel faydalarının yanı sıra hac günlerinin belirlenmesi faydasının özellikle vurgulanması, zaman ayarlanışında esas alınacak asıl mekânın hac mekânı olan Mekke olduğunu gösteren ayrıntılı bir işaret mesabesindedir.

Sünnetten istidlale gelince, Tirmizî, Sünen’inde İshak b. Cafer b. Muhammed b. el-Hüseyin (Hasan b. Zeyd b. el-Hasan’ın kızı Nefise’nin kocası), Abdullah b. Cafer el-Mahremi ez-Zühri, Osman b. Muhammed el-Ahnesiyy, el-Makburiy, Ebu Hüreyre senediyle Hz. Peygamber’in “Oruç, oruçlu olduğunuz gündür. Fıtr (bayram), oruç açtığınız gündür. Kurban, kurban kestiğiniz gündür.” buyurduğunu rivayet etmekte[21] ve (bu hadis, garib-hasendir) demektedir. Bize göre bu hadis, sahihtir. Tirmizî, Mualla b. Mansur’un Abdullah b. Cafer’den bu senetle rivayet ettiği[22] bir hadis için (sahih) demiştir. Sonra bu hadisi sadece İshak b. Cafer rivayet etmemektedir. Beni Haşim’in mevlası, Ebu Said ve Muhammed b. Ömer el-Vakıdî de hadisi aynı senetle Abdullah b. Cafer el-Mahremi’den rivayet etmektedirler.[23] Abdullah b. Cafer, bu hadisin tek ravisi de değildir. Vakıdî, hadisi Davud b. Halid’den, Sabit b. Kays’tan ve Muhammed b. Müslim’den, bu üçü de el-Makburi’den, o da Ebu Hüreyre’den rivayet etmektedir. Bundan dolayı Ebu Bekr b. el-Arabî, Tirmizî Şerhi’nde bu hadisin sahih oluşunu tercih etmiştir.

Ebu Davud; Hamza b. Zeyd, Eyyüb, Muhammed b. el-Münkedir senediyle Ebu Hüreyre’den şu merfu hadisi rivayet eder:[24] “Fıtırınız (bayramınız), oruç açtığınız gündür. Kurbanınız, kurban kestiğiniz gündür. Arefe’nin hepsi mevkıftır. Mina’nın hepsi kesim yeridir. Mekke vadilerinin hepsi kesim yeridir. Cem’in hepsi mevkıftır.”[25] Darekutnî hadisi bu senetle ve Ruh b. el-Kasım, İbnü’l-Münkedir senediyle, Beyhakî de es-Sünenü’I-Kübra’da Abdü’I-Varis ve Ruh b. el-Kasım, İbnü’l-Münkedir senediyle,[26] ayrıca Ebu Davut’ta olduğu gibi Hammad b. Zeyd senediyle rivayet etmiştir.[27]

Darekutnî ve Beyhakî, İsmail b. Uleyye ve Abdülvehhab es-Sekafî, Eyyüb, Muhammed b. el-Münkedir senediyle Ebu Hüreyre’den mevkuf[28] olarak rivayet ederler: “Ay, yirmi dokuzdur. Onu görmedikçe oruç tutmayın ve onu görmedikçe oruca son vermeyin. Hava bulutlu olursa sayıyı otuza tamamlayın. Fıtrınız (bayramınız), oruç açtığınız gündür. Kurbanınız, kurban kestiğiniz gündür. Arefe’nin hepsi mevkıftır. Mina’nın hepsi kesim yeridir. Mekke vadilerinin hepsi kesim yeridir.”

İbn Mace: Hammad b. Zeyd, Eyyüb, Muhammed b. Sirin, Ebu Hüreyre senediyle Hz. Peygamber’in “Fıtr (bayram), oruç açtığınız gündür. Kurban, kurban kestiğiniz gündür” buyurduğunu rivayet ediyor.[29]

Bu senetlerin hepsi de birbirini kuvvetlendiren ve destekleyen sahih senetlerdir. Bu durum, müteaddit sahih senetlerle varit bir hadisi Tirmizî’nin “garip” kabul edişini reddetmektedir. Fakat hadisin anlamı nedir? Eski âlimler hadisi, lafzından zahir olabilecek bir mana ile açıklama yoluna gittiler. Tirmizî diyor ki: ‘‘Bazı ehl-i ilim, bu hadisi açıklarken; “hadis, oruç ve fıtır (bayramı); cemaatle ve insanların çoğunluğu iledir” anlamındadır, dediler.”[30] Hattabi diyor ki: “Hadisin anlamı şudur: İçtihada mahal olan yerde hata, insanlardan kaldırılmıştır. Bir toplum içtihad etse (gerekli çalışmayı yapsa) ve hilâli ancak otuzundan sonra görse, dolayısıyla da sayı tamamlanmadan oruca son vermese, sonra da ayın yirmi dokuz olduğu onlarca sübut bulsa, oruçları ve Fıtr (bayramları) geçerlidir. Onlara bir günah veya kınama terettüp etmez.[31] Takıyyüddin es-Sübkî, Fetâvâ’sında; “Bundan kasıt, bu konuda ittifak ettikleri takdirdedir. Çünkü Müslümanlar, dalalet üzerinde ittifak etmezler, İcma hüccettir.” demektedir.[32]

Tirmizî’nin Ma’mer, Muhammed b. el-Münkedir, Aişe senediyle Hz. Peygamber’in “Fıtr, (bayram), insanların oruç açtığı gündür. Kurban, insanların kurban kestiği gündür.”[33] buyurduğuna dair rivayeti, bu âlimlerin tefsirine destek olabilir. Tirmizî, “Bu hadis, bu vecihten hasen-garib-sahihtir.” demektedir.

Ravilerden çoğunun hadislerde ihtisar yaptığını ve bazı hadisleri manasıyla rivayet ettiklerini biliyoruz. Bundan dolayı hadis hafızları ve tenkitçileri çeşitli rivayetleri bir araya topluyorlardı ve çoğu kere tafsilatlı uzun bir hadis, muhtasar bir hadisin manasını beyan edici mahiyet arz ediyordu. Mesela Beyhakî’nin Süfyan es-Sevrî, Muhammed b. el-Münkedir, Aişe senediyle rivayet ettiği hadise bakalım: Hz. Peygamber, “Arefe, imamın Arafat’ta vakfe yaptığı gündür. Kurban, imamın kurban kestiği gündür. Fıtr (bayram), imamın oruç açtığı gündür.”[34] buyuruyor. Bu hadisin senedi sahihtir. Bu açıklamalı rivayet, diğer hadislerdeki insanlardan maksadın imam olduğunu belirtiyor. İnsanların çoğunluğunun kendisiyle beraber olduğu kişi imamdır. Ebu Hüreyre ve Hz. Aişe’den rivayet edilen yukarıdaki rivayetlerin geneline bakınca birçoğunda müşterek olan ve üzerinde durup düşünülmesi gereken bir şeyle karşılaşıyoruz: O da gün veya yer olarak “Arefe’nin hepsi mevkıftır”, “Arefe, imamın vakfe yaptığı gündür” şeklinde Arefe’nin zikredilmesi, Mekke, Mina ve Müzdelife’nin zikredilmesidir. Beyhakî de Şafiî vasıtasıyla zikredilen mürsel bir rivayette “Arefe, vakfe yaptığınız gündür, Mina’nın hepsi kesim yeridir. Mekke vadilerinin hepsi kesim yeridir. Cem’in hepsi mevkıftır.’’ denmektedir.

Hadisin rivayetlerinin birçoğunda hatta ekserisinde hac yerlerinin ve zamanının zikredilmesi, bence bu hadisin Veda Haccı’nda Hz. Peygamber’in insanlara hac şeairini öğretmesi, Arafat’ta Mina’da ve başka yerlerde onlara hitap etmesi esnasında söylenmesi ihtimaline ağırlık kazandırıyor. Çünkü Veda Haccı dışında Hz. Peygamber’in insanlara hac şeairini öğrettiğine dair ondan mahfuz bir şey yoktur. Cabir b. Abdullah’ın muhaddislerce maruf uzun bir hadiste Veda Haccı’nı vasfetmesi de bunu destekler. Cabir hadisinde, Ebu Hüreyre hadisinin bir kısmına benzeyen yerler vardır. Mesela Cabir, Hz. Peygamber’in hedyi kestikten ve ondan yedikten sonra, “Burada kestim. Mina’nın hepsi kesim yeridir.” dediğini, Arafat’ta durduğunu ve “Burada durdum. Arafat’ın hepsi mevkıftır.” buyurduğunu, Müzdelife’de durduğunu ve “Burada durdum. Müzdelife’nin hepsi mevkıftır.” dediğini zikrediyor.[35] Bu durumda Ebu Hüreyre’nin “Fıtrınız (bayramınız), oruç açtığınız gündür.” şeklindeki merfu hadisi, Arefe, Mekke ve Müzdelife ile birlikte zikredildiği için hacda hacılara yapılmış bir hitap olur. Yine Ebu Hüreyre’nin “Oruç, oruç tuttuğunuz gündür” merfu hadisi de bu hadisten olur ve o da hacda hacılara yapılmış bir hitap olur. Buna göre Hz. Aişe’den ve diğerlerinden rivayet edilen hadisler de aynı durumdadır ve hepsinin de Veda Haccı’ndan rivayetler olduğuna hamledilir. “İnsanlar oruç açtığı gün ... “ veya “ ... imam oruç açtığı gün ... “ şeklinde rivayet eden, hadisi manasıyla rivayet etmiştir ve hadisin aslı hac mahallinde bulunanlara hitaptır.

Neticede bu hadislerden şu manayı anlarız: Oruç, Mekkelilerin ve Mekke civarındakilerin oruç tuttuğu gündür. Fıtr (bayram), onların oruç açtığı gündür. Kurban, onların kurban kestiği gündür. Arefe onların vakfe yaptığı gündür. Hilâllerin sübutunda itimat edilecek yerler de bu yerlerdir. Yeryüzündeki Müslümanların hilâllerin doğuş yeri olarak tabi olmaları gereken yerler de buralardır. Bunda “Onlar, insanlar için ve hac için vakit ölçüleridir.” ayetinde, vakitlerin umum olarak ifadesinden sonra özellikle haccın zikredilmesindeki hikmete ve manaya ince bir işaret vardır. Benim anladığım gibi anlar ve bu görüşü kabul edersek kamerî aylar konusunda Müslümanlar birleşmiş ve Mekke, Müslümanlarının birliğinin sembolü olmuş olur. Mekke, İslam’ın kaynağı ve vahyin indiği yerdir. Müslümanlar sanki sözleşmiş gibi her sene orada buluşurlar, birbirleriyle tanışırlar, birbirlerine muhabbet duyarlar. Namazlarında yöneldikleri Beytullah oradadır. İşte bu özelliklere sahip Mekke, Müslümanların vakitlerini belirleme konusunda da onlara merkezlik etmiş olur.

Bu araştırmayı üzerinde iyice düşünüp inceledikten sonra selef-i salibinden olan âlimlerin, (Kitap ve sünnette olanı alma, taklidi ve taassubu bırakma) metoduna göre yazdım. Allah’ın yardımıyla doğru olana isabet ettiğimi umuyorum. Hakikatin ve doğrunun ortaya çıkması için yapılacak tenkitleri ve te’yitleri şükranla karşılayacağımı ifade ederek bu araştırmayı ilim adamlarının ve araştırmacıların görüşlerine arz ediyorum. Eleştirilerin temelinin Kitap ve Sünnet olması, istinbatın bunlardan yapılması dışında bir şey talep etmiyorum. Kendilerini (müceddid) diye isimlendirenlerin yaptıkları gibi mücerred görüşe (re’ye) ve hevaya dayanan boş ve rasgele ifadelerle konuşmak, ilmî anlamda araştırmanın dışında kalır ve bunlar ne bir hakkı ortaya koyar, ne de bir batılı iptal eder. Kimilerinin nass diye isimlendirdiği ve bize karşı, insanlara karşı hüccet olduğunu iddia ettikleri fukaha kavillerine tutunmak söz konusu olursa, o kavilleri hüccet olarak ileri sürenlerle tartışmaya girmeyiz. Dileyenin dilediğini söylemesine mani olamam. Fakat kalemimin onlarla birlikte tartışmaya dalıp gitmesine mani olabilirim. Allah’tan başarı ve masumiyet diliyorum.

Kahire 13 Şubat 1939.

Ahmed Muhammed Şâkir, 1892 de Kâhire’de doğdu. Ezher Üniversitesini bitirdi. Hâkim (şer’i kadı) olarak görev yaptı. Yüksek Şer’î Mahkeme başkanlığından emekli oldu (1951). Fıkıh, hadis ve tefsir sahasında eserleri, tahkik çalışmaları vardır. 1958 de Kahire’de vefat etti. (Zirikli, el-A’Iâm, Beyrut 1986, l. 253)

- Makalenin Orijinal adı: Evailü’ş-Şühûrî’l-Arabiyye. Hel Yecûzü Şer’an İsbâtühâ bi’l-Hisâbi’l-Felekiyy? Baskı yeri ve yılı yok.

- Tercüme: Prof. Dr. Rahmi Yâran, DİB, İstanbul İl Müftüsü.

Bk. Nevevî (v. 677 /1278), el-Mecmû’, VI, 279-280 (Yayın yeri ve tarihi yok, Darü’l-Fikr neşri).

Bk. Buhârî, Sultâniye tab., III, 27-28 (Buhârî, Savm 11); Şevkânî (v. 1250/1832), Neylü’l-Evtâr, IV, 258-267 (Kahire 1391/1971, IV, 212-217); Zeylaî, Nasbu’r-Râye, II, 437-440 (el-Mektebetü’l-İslâmiyye neşri 1393/1973); Zeynüddin el-Irâkî, Tarhu’t-Tesrîb, (Beyrut, ts.) IV, 111-114.

Nevevî, el-Mecmû’, VI, 273-274. Ayrıca bk. Hattâbî, Me’âlimü’s-Süsnen, II. 98 Muhtasaru Sünen-i Ebi Davud ile, neşr: Ahmed Muhammed Şakir, Muhammed Hamid el-Faki, Beyrut, ts., 111, 220; Kurtubî, el-Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân, II. 274-276, (Beyrut, ts., Dâru İhyâi’t-Türâsi-Arabi neşri), II. 295-296 .

Bk. Nallino, İlmü’l-Felek ve Târihuhû inde’l-’Arab, Roma 1911.

Takıyyüddîn es-Sübkî, el-Fetâvâ, I, 219-220, (Beyrut, ts., I, 209-210.)

Mâlikî ve Şafiî imamlarındandır. Her iki mezhepte de kaynaktır. 625’te doğdu ve 702’de vefat etti. Hayatı için bk. Kemâlüddîn el-Edfevî, et-Tâliu’s-Sedîd, s., 317, (nşr. Sa’d Muhammed Hasa, Kâhire 1966, s., 567-599); Zehebî, Tezkiratü’l-Huffâz, IV, 262, (Haydarabad) 1377, IV, 1481 - 1484; Muhammed b. Şakir, Fevâtü’l-Vefeyât, II, 305, (neşr, İhsan Abbas, Beyrut 1974, III, 442-450); (İbnü’s-Sübkî), Tabakâtü’ş-Şafiîyye, VI, 2. (nşr. Mahmud Muhammed et-Tınâhî, Abdülfettâh Muhammed Hulv, Kâhire 1383-96/1964-76, IX, 207-249.)

İbn Dakîki’l-Îd, Şerhu Umdeti’l-Ahkam, II, 206. (nşrAhmed Muhammed Şâkir, Beyrut 1407/1987, II, 8)

Buhârî, Sultaniye tab., III, 27-28, (Savm, 13); Müslim, Bulak, I, 299, (Sıyam, 15); Ebu Davud Avnü’l-Ma’bûd II, 266-267, (Savm, 4); Nesâî, I, 303-305, (Sıyam, 17).

Muvatta, I, 269.

İbn Hacer’in Râfizîlerle kimi kasdettiğini bilmiyoruz. Eğer Şiâ’dan İmâmiyye’yi kasdediyorsa, bildiğimize göre onların mezhebinde hesaba itibar edilmesi caiz değil. Başkalarını kasdediyorsa onların kim olduğunu bilmiyoruz.

İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IV, 108-109. (nşr. Taha Abdürra’ûf Sa’d, es-Seyyid Muhammed Abdü’l-Mu’tî, Mustafa Muhammed, Kâhire 1398/1978, VIII, 265.)

Birçok matbu kitapta Şüreyc diye yazılması hatadır. Doğrusu Süreyc’dir. Ebü’l-Abbâs 306’da vefat etti. Sünen sahibi Ebu Davut’un talebelerindendirEbu İshak eş-Şirazi Tabakâtü’l-Fükâhâ, s. 89’da onun için şunları söyler: “Şâfiîlerin ulularından ve Müslümanların imamlarındandır. Şafiî taraftarlarının (ashabının) hepsine, hatta Müzenî’ye tercih edilmiştir”. Hayatı için ayrıca bk. Hatib, Târîhu Bağdât, IV, 278-290. (Kahire 1349/1931, IV 287-290; İbn Hallikân, I, 21. (Vefeyâtü’l-A’yân, nşrİhsan Abbas, Beyrut 1398/1978, I, 66/67; İbnü’s-Sübkî, Tabakâtü’ş-Şafiîyye, II, 67-96; (a.g.e., III. 21-39.)

Bk. Ebû Bekr b. el-Arabî, Şerh ale’t-Tirmizî (Âridedü’l-Ahvezî), (Beyrut, ts., Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye nşr.), III, 207-208; Zeynüddîn el-Irâkî, Tarhu’t-Tesrib, IV, 111-113; İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, IV, 104, a.g. baskı, VIII, 251.

Karâfî, el-Fürûk, Tunus tab., II, 203-204. (Beyrut ts., Âlemü’l-Kütüb, II, 181-182)

Bk. el-Cami’ li Ahkami’I-Kur’an, II, 275. (a.g. baskı, Il, 295); İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IV, 105 (a.g. baskı, VIII, 260)

Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, IV, 267-269. (a.g. baskı., IV, 219)

Tirmizî, Sünen, (Savm, II); Şerbu Tuhfeti’l-Ahvezi, II, 37; İbnü’l-Arabi şerhi ile III, 216.

Tuhfetü’l-Ahvezi, I, 279; İbnü’l-Arabi şerhi, II, 141-142.

Ebu Said rivayeti için bk. Beyhakî, es-Sünenü’I-Kübra, (Haydarabad ed-Dekkan, 1353), IV, 252; el-Vakidî rivayeti için bk. (Darekutnî), Sünen, s. 231, (nşr. Abdullah Haşim Yemani el-Medeni, Kahire 1386/1966 II, 164. Bazıları Vakıdi’yi zayıf saysa da bizce o, sikadır.

Bu rivayet Sünen-i Darekutnî’de de vardır.

Ebu Davud, (Savm, 5), Avnü’l-Ma’bûd şerhi, II, 269.

IV, 251-252.

es-Sünenü’l-Kübra, V, 175.

Yani Ebu Hüreyre’nin sözüdür. Bk. es-Sünenü’l-Kübra, IV, 251-252.

İbn Mace, Sünen, (Sıyam, 9), I, 262.

Tirmizî, Savm, II.

Mealimü’s-Sünen, II, 95-96 (a.g. baskı, III, 213).

I, 225.

Tirmizî, Savm, 78; Tuhfetü’l-Ahvezi, II, 71; Şerhu İbni’l-Arabî, IV, 14. Beyhakî de bu manada bir hadisi başka bir senetle Hz. Aişe’den rivayet eder. Bk. IV, 353.

Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübra, V, 175.

Bk. Ahmed bHanbel, el-Müsned, III, 320-321; Müslim, I, 346-348, (Hac, 149); Avnü’l-Ma’bud, II, 122-131; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, V, 147-149.

Ru'yet-i Hilal
DİNÎ GÜNLERİN TESPİTİNDE ASTRONOMİK VERİLERE GÜVENİLEBİLİR Mİ?
10:23
34:23