Ru'yet-i Hilal

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

KAMERÎ AY BAŞLANGIÇLARINI STANDART HALE GETİRME NOKTASINDA İSLAMÎ GÖRÜŞLER

Ramazan aylarının başlangıç tarihlerinin ve bayram günlerinin bütün İslam âleminde standart hale getirilmesi hususu; öteden beri Müslümanların zihinlerini ve kalplerini meşgul eden bir hedeftir. Müslümanlar ne zaman birliğe, beraberliğe ve dayanışmaya ihtiyaç duysalar bu konu gündeme gelmektedir. Bu nedenle İslam âlimlerinin ve dinî sahada faaliyet gösteren kimselerin, yeni yollar bulmak ve çözümler üretmek gayesine matuf olarak bütün gayretlerini sarf etmeleri gerekmektedir. Bu gayretler Müslümanların kamerî ay başlangıçlarında ve dinî bayramlarında İslamî hükümlerin, dinî metinlerin ve bilimin ışığında yekvücut hale gelebilmesini temin edecektir.

Geçmişte bayram günlerinin ve kamerî ay başlangıçlarının standart hale getirilmesini amaçlayan birçok kongre düzenlenmiştir. Bu organizasyonlarda konu ayrıntılı olarak ele alınmakla kalınmamış bazı kararlar da yayımlanmıştır. Fakat öyle görünüyor ki dile getirilip durulan ve arzu edilen birlik İslam ülkeleri arasında hâlâ sağlanabilmiş değildir. Öyle ki bazı İslam ülkeleri bu konuda astronomi ilminin verilerini esas almayı benimsemişler; bazıları da mutlaka hakiki ru’yette ısrar etmişlerdir. Hatta her sene ramazan ayının başlangıcının ve bayram günlerinin tespit edilmesi meselesinde Müslümanlar arasındaki tartışmalar biraz daha artmaktadır. Nitekim kitle iletişim araçları aynı ramazan ayında ve bayram günlerinde birbirinden farklı başlangıç tarihlerini duyurmaya başlamışlardır.

Dinî problemleri önemseyen birçok kişi bu konuyu ilmî toplantıların ve hatta dünya çapında organize edilen konferansların gündemine dâhil ettirmeye çalışmışlardır. Belki de böyle yapmakla Müslümanların bayramlarında ve dinî mevsimlerinde ortaya çıkan ihtilaf noktalarını giderebilecek çözüm yolunu tespit etmek suretiyle belli bir ölçüde muvaffakiyet de elde etmişlerdir.

1. Toplantılar ve Birlik Çabaları

Bildiğim kadarıyla Arap Birliği,[73] 28 Aralık 1955 (1375) tarihinde Hâşimî Ürdün Krallığı’nın talebi üzerine İslam ülkelerinde ramazan ve bayram günlerinde birliğin sağlanmasına yönelik teklifin araştırılması maksadıyla alanında uzman olan İslam âlimlerinin kendi aralarında bir araya gelerek bir konsey oluşturmaları için bir tavsiye kararı almıştır. Ne ilginç bir tesadüf ki şu an icra ettiğimiz toplantı da aynı ülkenin, Hâşimî Ürdün Krallığı’nın başkenti Amman’da düzenlenmiştir. Yine bundan otuz bir sene sonra yine Hâşimî Ürdün Krallığı’nın ısrarlarıyla aynı konsey konuya ilişkin bir karar almış ve böylelikle bu yöndeki dinî beklentilere bir cevap verilmiştir.

16 Mart 1961 (1381) tarihinde yine Arap Birliği, bir bildiri yayınlamış ve bu bildiriye kamerî ayların başlangıçlarında ve namaz vakitlerinde birliğin temin edilmesi maksadıyla Ezher-i Şerîf tarafından oluşturulan Şer’î Astronomi Kurulu’nun almış olduğu kararları eklemiştir.

Aynı şekilde Tunus’ta dinî hususlarda ve astronomi alanında uzman olan bir grup ilim adamı tarafından çalıştay tertip edilmiştir. Çalıştay 16 Ekim 1963 tarihinde (1383) ve zamanın Tunus Müftüsü Muhammed el-Fâzıl b. Âşûr’un (v. 1973) nezaretinde gerçekleşmiştir.

Bu hususta yayınlanmış olan ve en çok dikkat çeken kararlar; Ezher’de 1966 Ekim’inde (Cemâziyelevvel, 1385) İslamî Araştırmalar Enstitüsü’nün kongresinde; Malezya Kuala Lumpur’da Nisan 1969 (1389) tarihinde; Kuveyt’te İslamî İşler ve Vakıflar Bakanlığı tarafından Mart 1973’te (1393); İstanbul Konferansı’nda[74] 1978 (1398) tarihinde alınmış olan kararlardır. Bütün bu kararların sonuncusu ise Mekke-i Mükerreme’de 1981 senesinde (Rebîülâhir 1401) tesis edilmiş bulunan İslam Fıkıh Akademisi’nin[75] almış olduğu kararlardır.

Ezher İslâmî Araştırmalar Konseyi toplantısında ru’yetin esas olduğu ancak bu konuda ciddi şüpheler söz konusu olduğunda sadece ru’yete güvenilemeyeceği; sözü edilen kuvvetli şüphenin sebeplerinden birisinin de “Güvenilir astronomik hesaplamaların ru’yetin imkansız olduğunu ortaya koyması.” olduğu karara bağlanmıştır. Tavsiye kararlarından ikinci fıkra; ru’yet tahakkuk etmediğinde ve kamerî ayı otuz güne tamamlama imkânı söz konusu olmadığında kamerî ay başının tespiti noktasında astronomik hesaplamalara güvenilebileceğini deklare etmektedir.

Malezya toplantısında da herhangi bir gerekçe ile ru’yet mümkün olamadığında, astronomi ilminin ru’yet-i hilâl imkânını sağlayabileceği ve sonuçta bu astronomik hesaplamalara güvenilebileceği tavsiye kararları arasında bulunmaktadır.

Kuveyt Dinî İşler ve Vakıflar Bakanlığının Kuveyt’te tertip etmiş olduğu toplantıda alınmış olan dördüncü karar, kamerî bir takvimin tesis edilmesinin gerekliliğine dairdir. Bu takvimin dinî-şer’î konulara vâkıf âlimlerden ve astronomi ilminden anlayan bilim adamlarından oluşan güvenilir bir heyet marifetiyle oluşturulacağı ifade edilmiştir. Böyle bir takvimin; ramazan ve bayram günlerinin ve bu günlerin dînî zaman dilimlerinin belirlenmesinde Hükümetler için bağlayıcı olacağı belirtilmiştir. Fakat ne yazık ki bu heyet oluşturulamamıştır.

İstanbul toplantısına gelecek olursak, bu toplantıda alınan kararlar yaklaşık olarak Kuveyt toplantısında alınan kararları ifade etmektedir. Bu toplantıda atılmış olan yeni ve olumlu bir adım, on ülkenin dinî konularda uzman olan din adamı ve fıkıhçılarından oluşan bir takvim komisyonunun oluşturulması kararının alınmış olmasıdır. Böylelikle sene sene hicrî bir takvimin tesis edilmesi amaçlanmıştır. Bu komisyon bilfiil toplanmıştır da. İstanbul’da, Tunus’ta, Cezayir’de ve Ankara’da bir araya gelen bu komisyonun bir üyesi de bendim. Son toplantı da 1985 senesinin sonlarında (Muharrem 1405) Mekke-i Mükerreme’de gerçekleşti. Orada başlangıç olarak İstanbul toplantısını esas alan ve sene sene o güne kadar gelen ortak takvimler yayımlandı. Cidde’de bulunan İslam İşbirliği Teşkilatı[76], Mekke’deki toplantıda icra edilen çalışmaları himaye etti ve takvimlerini ve aldığı kararları bütün İslam ülkelerine duyurdu.

Râbıta bünyesindeki İslam Fıkıh Akademisi tarafından tertip edilmiş bulunan toplantıda alınan karar ise hiçbir şekilde astronomik hesaplama düşüncesine kapı aralamamakta özellikle ‘ru’yet bi’l-basar’ fikrine güvenilmesi gerektiğini salık vermektedir.

Benim düşünceme göre kamerî ayların girişi noktasında eğer hesaplamalar ilmî ve güvenilir araştırmaların neticesinde gerçekleşiyorsa bu hesapların herhangi bir şekilde ru’yet-i sahîha ile çelişmesi mümkün değildir. Çünkü gerçek ve doğru bilgi İslam’ın üzerine bina edilmiş olduğu umûmî ilkelere ters olamaz.

Aynı şekilde İslam dünyasının en seçkin âlimlerinden oluşan şu mübarek fıkıh akademisinin bu konuyu yeniden derinlemesine ele alabileceğine, bir defa daha bütün yönleriyle değerlendireceğine ve böylelikle temel dînî ilkelerle uyuşan, İslam’ın hoşgörü ruhuyla birlikte yol alan ve İslam ümmetinin bayramlarında ve kamerî ay başlangıçlarında yekvücut olmalarını salık veren çözümler üretebileceğine inanıyorum.

2. Hesaplama Yöntemini Kabul Etmeyenler ve Bunların Delilleri

Kamerî ayların tespiti noktasında ru’yeti esas kabul edenler -ki ru’yet derken bizzat göz ile görmeyi (ru’yet bi’l-basar) kastetmektedirler- hesaplama yöntemine güvenmemektedirler. Çünkü onlara göre astronomik hesaplama yöntemi kat’îyyet ifade etmemektedir. Onlara göre bu yöntem ancak zan[77] (sübjektif kanaat) mertebesindedir. Zira bir çeşit varsayım ve tahminden ibarettir. İslam ise astrolojiyle (ilm-i nücûm) ilgilenmekten menetmiştir. Öyle ki Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem astroloğun (müneccim) verdiği hükümleri dikkate değer bulmaya karşı Ebû Dâvûd ve İbn Mâce tarafından nakledilen şu hadis ile uyarıda bulunmuştur:  [78] Ebû Dâvûd’un Kitâbü’t-tıb’da zikrettiği başka bir hadiste de şöyle denilmektedir:[79] Bu sebeple fıkıh ilminde yol kat etmiş birçok kişinin astrologların (müneccimlerin) yaptıkları hesaplara güvenilemeyeceğini açıkça beyan ettiklerini görürüz.

İlk olarak; bu şekilde görüş beyan edenlerin “yıldız falcılığı” ile “astronomi ilmi” arasındaki farkı iyice beyan etmedikleri görülmektedir. Yıldız falcılığı kesinlikle bir ilim olmayıp gaybî konulara merak salmaktan ibarettir. Astronomi ilmi ise gerçek bir ilim dalıdır ve insanlar bu ilim dalının genel ilkeleri noktasında ayrı düşmemektedirler. Öyle ki eski zamanlarda bir astronomi âlimi, bu ilmin reel verileri sayesinde o an için gayb gibi gözüken bazı hususlarda isabetle görüş beyan edebiliyordu. İki kavram arasındaki karışıklıktan dolayı fakihlerde astronomi ilminin verileriyle kamerî ay başlangıçlarını hesaplama hususunda bir tereddüt hâsıl olmuştur.

İkinci olarak; Müslümanların ilk dönemlerinde astronomi ilmi şu an ulaştığı olgunluk noktasına ulaşmamıştı. İnsanların bu gibi dînî konularda astronomi ilmine güvenmelerini sağlayacak ayırt edici hususiyetler de henüz tam olarak belirgin hale gelmemişti.

el-Fetâvâ’l-Hindiyye’de şöyle denilmektedir: “Astroloji ilminden anlayan, deneyim sahibi ve adâlet timsali kimselerin görüşlerine itibar edilir mi? Doğrusu böyle bir kimsenin görüşü kabul edilmez…” Mi’râcü’d-Dirâye’de[80] müellif şöyle der: “Bir müneccimin kendi yaptığı hesap ile amel etmesi câiz değildir.”

İbn Arafe[81] şöyle demiştir: “Mâlik’in müneccimin sözüne itibar ettiğini bilmiyorum.”

Kâdî Abdülvehhâb[82] el-İşrâf[83] isimli eserinde şöyle demiştir: “Oruç vaktinin girmesinde müneccimlerin sözüne itibar edilmez.”

ed-Dürrü’l-Muhtâr Şerhu Tenvîri’l-Ebsâr’ın[84] ikinci cildinde, oruç bâbında (s. 93) Muhammed Alâüddin el-Haskefî[85] şöyle demektedir: “Mezhebe göre muvakkitlerin sözüne itibar olunmaz. Velev adâlet sahibi kimseler olsalar bile…”

İbn Abidin,[86] hâşiye eseri Reddü’l-Muhtâr ale’d-Dürri’l-Muhtâr’da,[87] “muvakkitlerin sözlerine itibar olunmaz” sözünü açıklama sadedinde; “orucun insanlara farz olması hususunda” kaydını düşmüştür. Hatta Mi’râcü’d-Dirâye’de “onların sözlerine itibar edilemeyeceğinin icmâ ile sâbit olduğu ve bir müneccimin kendi hesabıyla amel etmesinin câiz olmayacağı” dile getirilmiştir. en-Nehr’de[88] de şöyle denilmiştir: “Muvakkitler böyle söylediler diye hilâlin falanca gece gökyüzünde olması lazım gelmez, gerçekte bu kimseler adalet sahibi olsalar bile. el-Îzâh’ta da aynı şekilde zikredilmektedir.” Sirâceddin İbn Nüceym devamla şöyle demiştir: Üzerinde durduğumuz konunun bir yönü de Şâri’in hesap yöntemine itimat etmemesi hatta şu hadisiyle bu yöntemi tamamıyla ilga etmesidir: [89]

Bundan dolayı Şemsüddîn b. Ferec el-Makdisî[90] eş-Şerhu’l-Kebîr ale’l-Mukni’[91] isimli eserinde ramazan ayının başlangıcının ancak üç şarttan birisinin gerçekleşmesiyle tespit edilebileceğini ifade etmiştir. Bu üç şartın her birisi de ru’yet bi’l-basar’a râcidir. Bunlardan birincisi ramazan ayının hilâlinin görülmesidir ki, bu durumda oruç tutmak icmâ ile farzdır. Zira Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem müttefakun aleyh bir hadiste şöyle buyurmuştur: [92] İkincisi; şaban ayının otuz güne ulaşmasıdır ki, bu durumda da ramazan orucu farz olur. Zira bu durumda ramazan ayının girdiğine dair yakînî bir bilgi hasıl olmuş olur. Bu konuda âlimler arasında yaşanmış bir ihtilaf bilmiyoruz. İnsanların şaban ayının otuzuncu gecesinde hilâli gözetlemeleri güzel bir davranış kabul edilmiştir. Böyle yaparlarsa oruçları konusunda ihtiyat yolunu tercih etmiş ve kendilerini ihtilafa düşmekten muhafaza etmiş olurlar. Tirmizî Ebû Hüreyre vasıtasıyla gelen şu hadisi rivâyet etmiştir:  [93] Üçüncüsü de bir bulutun veya toz kütlesinin şaban ayının otuzuncu gecesinde hilâlin görülmesine mani olmasıdır. Zâhiru’l-mezheb’e göre bu durumda da ramazan orucu farz olur.

İbn Kudâme el-Muğnî isimli eserinde şöyle demektedir: “Kim müneccimlerin sözlerine ve hesaba güvenerek hareket ederse orucu sahih olmaz. Çoğu kere ramazan ayının başlangıç gününü tuttursa bile bu durum böyledir. Çünkü bu yöntem şer’î bir delile dayanmamaktadır. Bu konuda delil Allah Resûlü’nün sallallâhu aleyhi ve sellemin şu hadisidir:  Başka bir rivâyette de  [94] buyurulmaktadır ki buna göre Allah Resûlü ramazan orucunun farz oluşunu hilâlin görülmüş olması şartına bağlamıştır.

el-Bâcî,[95] el-Müntekâ[96] isimli eserinde ve el-Kurtubî[97] de el-Ahkâm’ında[98] İbn Nâfi’ Mâlik b. Enes kanalıyla bir rivâyet aktarmışlardır. Bu rivâyete göre Mâlik b. Enes,” ru’yet-i hilâli gözetmeksizin sadece hesaplama yöntemiyle oruç tutan ve iftar eden bir imamın arkasında namaz kılınmaz ve ona tabi olunmaz.”[99]demiştir.

Nevevî’nin (v. 676/1277) Şerhu Müslim’inde[100] el-Mâzerî’den[101] naklen şöyle denilmektedir: “Fakihlerin geneli Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in  ifadesini, bir başka hadiste de açıklandığı üzere günleri sayarak otuza tamamlamak şeklinde anlamışlardır. Burada bu ifadeden kastedilenin “müneccimlerin hesap etmesi” olması uygun değildir. İnsanlar böyle bir şeyle mükellef tutulurlarsa bu onlara ağır gelir. Çünkü bu işten anlayanların sayısı gayet azdır. Kamerî bir ay ancak insanların genelinin bilip anladığı bir yöntem ile tespit edilebilir.”[102]

Kamerî ayların tespitinde ru’yet bi’l-basar yöntemini benimseyenler, bu hususta Hz. Peygamber’in hadislerinin tamamını dikkate almaktadırlar. Ru’yeti taabbüdî bir konu kabul etmektedirler. Onlara göre ru’yet ta’lîle elverişli olmayıp sırf Allah’a itaat ve teslimiyet anlayışıyla uyulan hükümlerden biridir. Hangi hal ve şartta olursa olsun ru’yeti terk edip hesaplama yöntemine geçiş yapmak mümkün değildir. Zira İslam şeriatı bütün dînî naslarda hilâli ru’yet bi’l-basar ilkesine bağlamıştır. Bu durum, ru’yet ilkesinin kesinliğini ve hesaplama yönteminin câiz olamayacağını netice vermektedir. Bu ilkeyi savunanlar Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in Müslim tarafından nakledilen şu hadisini delil olarak göstermektedirler:  [103] Bir başka rivâyette ise [104] ziyadesi bulunmaktadır. Bir yerde[105] şeklinde; bir başka yerde ise [106] şeklinde rivâyet edilmektedir. Buhârî’deki rivâyetin lafzı ise şu şekildedir: [107] Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu rivâyetlerin hiçbirinde hesap ilminden veya müneccimlerin sözlerinden bahsetmemektedir. Ru’yet prensibine güvenme noktasında naslar son derece açıktır.

“Kadr” veya “takdir” sis vb. sonradan ortaya çıkan herhangi bir engel sebebiyle ru’yet bi’l-basar mümkün olamadığında söz konusu olur ve kamerî ayın otuz güne tamamlanmasını ifade eder.

Ru’yet bi’l-basar düşüncesini dile getirenlere göre oruç ve iftar meseleleri kesinlikle dînî meselelerdir. Dolayısıyla aklın mucibince değil dinî naslara göre hareket etmek gerekir. Bu konular, herhangi bir nas söz konusu olmadığında hesaplama yönteminin kullanılması sonucunu doğuran içtihata kapı aralamamaktadır. Ru’yetin hükmünün ne olduğu sünnet-i seniyyede karara bağlanmış durumdadır ve bu bilinmektedir. Aynı şekilde ilk tabakadaki Müslümanların, onlardan sonra günümüze kadar gelenlerin büyük çoğunluğunun bu konudaki ittifakları bilinen bir husustur. Onlar bu naslarda herhangi bir tevil yoluna da gitmemişlerdir. Çünkü ilgili nasların ibareleri son derece açıktır ve tevil edilmeye müsait değillerdir. Her şeyden önce zikri geçen naslarla çelişen başka herhangi bir nas da söz konusu değildir.

 hadisini şerh eden İbn Hacer el-Askalânî’nin (v. 852/1449) de aynı temayüle sahip bulunduğu anlaşılmaktadır. O şöyle demiştir: “  ifadesi Arapların durumlarının bu şekilde olduğunu açıklamaktadır. Araplar için ümmî[108] derler. Çünkü yazı yazma, Araplar arasında az rastlanan ancak şerefli addedilen bir haslet idi. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:  [109] Buna göre Araplar arasında kitabetten ve hesaptan anlayan kimselerin bulunduğunu söylemek mümkün olmaz. Çünkü kitâbet onların arasında gerçekten çok nadir görülüyordu. Burada hesaptan kastedilen yıldızların ve gökyüzünde yol alma biçimlerinin hesaplanmasıdır ki, Araplar bu hususlarda çok az şey bilmekteydiler.”[110]

İbn Hacer aynı yerde şunu da ifade etmektedir: “Oruç vb. kamerî ayların tespitiyle yakından ilgili ibadetlerin hükümlerinin ru’yet ile kayıt altına alınması ve hesaplama yöntemine itibar edilmemesi uygulaması halen devam etmelidir. Daha sonraki dönemlerde hesaplama yönteminden anlayan insanlar gelse bile bu böyledir. Hadisin siyakının zahiri, temel olarak hesaplama yapılamayacağı hükmünü ihsas etmektedir.   hadisi de önceki hadisteki Allah Resûlü’nün sallallâhu aleyhi ve sellemin sözünü açıklamaktadır. Burada “hesaptan anlayan kimselere sorun” denilmemiş, şaban ayının günlerinin sayılarak otuza tamamlanması öngörülmüştür.”

Burada bir hikmet gözetildiği anlaşılıyor. Bu hikmet insanları dengelemek, aralarında ortaya çıkabilecek ayrışma ve tartışmaların önüne geçebilmektir. Nitekim İbn Hacer aynı yerde İbn Battâl’ın[111] (v. 449/1057)  hadisiyle ilgili şu tespitini aktarmaktadır: “Hadiste, ta’dîl[112] kuralları mucibince yıldızları gözlemlemek reddolunmaktadır. Güvenilmesi gereken hilâlin bizzat görülmesidir. Biz tekellüfe girmekten nehyolunmuş bir ümmetiz. Kapalı ve muğlak olan bir şeyi dikkate almak ve zan ile sonuca varmaya çalışmak ise tekellüfte son noktadır.”

İbn Teymiyye (v. 728/1328) hilâl hakkındaki uzunca bir risâlesinde hesaplama yöntemine güvenmenin câiz olmadığını ifade etme sadedinde şu yorumu yapmıştır: “Allah Teâlâ hilâlin doğuşu için her zaman için geçerli olabilecek bir hesaplama imkânı vaz etmemiştir. Hilâlin görülebilmesi için istikrar ifade eden tek yol ru’yettir. Hesap yöntemini savunanlar, onlardan binlercesi birçok yöntem denemişler, ancak ayın seyrini hesaplama yöntemiyle uyuşan ta’dîl prensiplerine göre bir düzene sokamamışlardır. Kaldı ki hesaplama yöntemi istikrarsızdır ve yaklaşık bir değer ifade eder.”[113]

İbn Teymiyye aynı risâlesinde bir başka yerde şöyle demektedir: “Şeriatımız neyi getirdiyse o getirmiş olduğu şey en kâmil olandır. Ayın vakti; tabîî, herkese açık, umûmî ve herkesin görebileceği bir şekilde belirlenirse o zaman kimse dininin sınırlarından dışarı çıkmaz. Böylelikle bir kişinin kendi gözettiği hususlar onu kendine zaten hâs hükmünde bir şeyden alıkoymaz. Yapmış olduğu şeyden dolayı kendisini ilgilendirmeyen şeylere girmez. Din ehli bazı âlimlerin kendi dinlerinde yaptıkları gibi Allah’ın dininde karışıklığa yol açmaz.”[114]

Aynı risâle bir başka yerde şöyle demektedir: “Ramazan ayı orucu gibi ibadetlerin hükümleri hilâlin görünmesine bağlıdır ve bunda şüphe yoktur. Hilâlin doğuşunu öğrenmenin yolu ru’yettir, başkası değil.”[115]

Aynı risâlesinin bir başka yerinde şöyle demektedir: “Hilâl konusunda hesaplama yöntemine güvenen kimse şeriatta sapıtmış olmasının yanında dinde bid’at işlemiştir. Böyle bir kimse kavrayışında ve hesap ilminde hataya düşmüştür. Astronomi ile uğraşan âlimler ru’yetin hesaplamayla elde edilemeyeceğini bilirler…”[116]

Bende hâsıl olan kanaat şudur: Hesaplama yöntemine karşı çıkanların dayandıkları deliller ve bu delillerle ilgili yaptıkları açıklamalar ikna edici olmaktan uzaktır. Bütün bu deliller ve izahlar, hesaplama yöntemi noktasında bir yasaklama durumu ifade etmemektedirler.

Müslümanların ru’yet-i hilâle itimat etmekle emrolunmuş olmaları, kimilerinin dediği gibi bu emrin teabbudîlik ifade etmesini gerektirmez. Bu hususta başka sebepler öne sürmek de mümkündür:

Birincisi; ru’yet Hz. Peygamber döneminde kamerî ayların başlangıç ve sonlarını bilebilmek için mümkün olan yegâne yol idi. Kitâbet çok nâdir görülüyordu. Astronomik gözlem, bir hükmü ispat edebilecek bir araç olmak için henüz yeterli hassâsiyete ve netliğe kavuşmamıştı. Çoğu zaman müneccimlerin yaptıkları hesapları bir tahmin ve varsayımdan ibaret kabul ediyorlardı.

İkincisi; Hz. Resûlullah’ın Müslümanlar için kullandığı “ümmîlik”, bi’set-i Nebî zamanında yaşamış kimselere ârız olmuş bir durumdur. Zira o günlerde kitabetten anlayan kimselerin sayısı son derece azdı. İbn Hacer’in dediği gibi: “İslam onları cehâletin karanlıklarından İslam’ın nuruna ve marifete çıkarmak için gelmiştir. Bu nedenle ümmîlik durumları sona ermelidir ve ermiştir de.”

Bunun manası şudur: Hesap yöntemi iyice vuzuha kavuşur ve güvenilir bir ilim dalı haline gelirse; bunun yanında kitâbet, İslam âleminin genelinde iyice yaygınlaşırsa o zaman ru’yete güvenildiği gibi bu yönteme de güvenilebilir.

Geçmiş asırlarda astronomi ve hesap ilminin iyice gelişmemiş olmasının, hesaplama yöntemine güvenilemeyeceğine delil kabul edilmesi uygun görülebiliyorken bu asırda (astronomi ilmî bu kadar gelişmişken) hesap ilmine güvenilemeyeceğini söylemek uygun olmaz.

Şeyhülislam İbn Teymiyye’ye gelince o vasat olma vasfı gibi ümmîliği de İslam ümmetinin ayrılmaz bir parçası kabul etmektedir. Bunu şu ifadelerinden anlamak mümkündür: “Yaygınlık kazanmış ve ümmetin kabulüne mazhar olmuş bu hadisler şunları göstermektedir: Birincisi;  hadisi yasaklama ifade eden bir hadistir. Benim tabi olduğum ümmetin –ki ümmet-i vasattır– ümmî olduğunu, yazmayı ve hesap yapmayı bilmediğini haber vermektedir. Bu hükme göre kim kitâbet ve hesap ile uğraşırsa bu ümmetten olmaz. Müminlerin haricinde –ki onlar bu ümmetin ta kendisidir– başkalarının yoluna tabi olmuş olur.

Şeyhülislam İbn Teymiyye’yi ve onun yüksek kabiliyetlerini her yönüyle takdir etmemle birlikte, onun ümmîlik hakkında yaptığı bu açıklamayı İslam âlimlerinin -özellikle de günümüzde yaşayanların- çok büyük çoğunluğunun onaylamadığına inanıyorum.

3. Astronomik Hesaplama Yıldız Falcılığı Değildir

Astronomi âlimlerinin bu sahada gayret göstermek noktasında şer’an muhatap kılındıklarını düşünüyorum. Bizzat Kur’an, insanları astronomiye ve ayların, senelerin bunun yanında ayın dünya etrafındaki dönüşü ve bu dönüşte aynı noktaya tekrar gelmek için geçen zamanı (menâzil-i kamer) hesaplamaya teşvik etmiştir: [117]

İbn Ömer radiyallâhu anhümâ aracılığıyla gelen bir hadiste Allah Resûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Takdir edin”  ifadesinin, “düşünün  ve plan tasarlayın  ta ki vakitleri anlayabilesiniz” anlamına geldiği görülmektedir. Bu durum ise kişiden kişiye değişir. Herkesin vakitleri gösteren emareleri bilmesi gerekmez. Bunu bazı kimselerin bilmesi yeterlidir. Bilmeyen kişi bilen bir kişiye sorarak çözüm yolu bulabilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: [118]

Aynı şekilde Allah Rasûlü de İbn Ömer’den mervi olan bir hadisiyle astronomiyle ilgilenen kimseleri bu sahada bütün gayretleriyle çalışmaya teşvik etmiştir:   Onlar da ümmîlikten sıyrılıp ilmin ve marifetin nuruna çıkmak gayesiyle ve yükselme aşkıyla bütün güçleriyle kendilerini her türlü ilmi öğrenmeye verdiler. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:  [119]

Sonuçta Müslüman astronomi âlimleri Ay’ın ve Güneş’in seyrini menzil menzil[120] gözlemlemeye başlamışlar ve bu konuda büyük ilerleme kaydetmişlerdir. Aynı şekilde onlar ârız olan bir sebeple gözle görme imkânı olmadığında hilâli görmeyi sağlayacak hususların tespitinde büyük mesafe kat etmişlerdir. Öyle ki ulaştıkları sonuçlar ru’yet bi’l-basar ile ters düşmemiş, bilakis aslında ru’yet onların gözlemlerini ve hesaplamalarını teyit etmiştir. Böylelikle astronomi ilmi onların katında önemli bir konuma yerleşmiştir. Bu, farklı İslamî mezheplerdeki birçok fakih tarafından incelikle kavranmış olan ve onları adım adım yeni ve doğru bilimsel keşiflere meylettiren bir husustur. Onlar hesap ilmine teşrîî anlamda hak ettiği değeri vermişlerdir. Sonuçta hesaplama, ru’yet bi’l-basar ilkesinin kıymetinden bir şey düşürmeksizin orucun tespit yöntemlerinden birisi haline gelmiştir.

Geçmişte müneccimlerin hilâl hesaplamalarının üstesinden gelip gelemeyecekleri hakkında oluşan tereddütlerin günümüzdeki bilim ve teknoloji enstitüleri için söz konusu olabileceğini zannetmiyorum. Mısır’da ki Hulvan’da bulunan gözlemevi, İstanbul’daki Kandilli Rasathanesi, Cezayir’deki Bû Zerîa Astronomi Enstitüsü, Endonezya Jakarta’daki Astronomi Enstitüsü ve daha niceleri astronomi araştırmalarına yoğunlaşmış ve bu asırda ilmî gelişmelerin adresi olmuş durumdadırlar.

Bu araştırma merkezleri hem ayın doğuş anını ve hem de güneşin batışından sonra gökyüzünde bekleme süresini son derece hassas bir şekilde tespit edebilme imkânına sahip bulunmaktadırlar. Çeşitli modern rasathanelerde disipline edilen gözlemlerle birlikte hata yapma ihtimali son derece zorlaşmıştır.

Astronomi uzmanları tarafından bu konuda gerçekleştirilen araştırmalar, ayın doğarken aldığı bütün evreleri şekil ve resimlerle ayan beyan ortaya koymuştur. İstanbul’da bulunan Kandilli Rasathanesi, seneyi oluşturan bütün aylar için hilâlin ilk görünme anını son derece dakik bir şekilde gösteren anlaşılabilir ve ayrıntılı haritalar hazırlamıştır. Bu haritalar aynı zamanda hilâlin gökyüzünde görülebileceği ülkeleri saat, dakika ve saniye bazında göstermenin yanında ru’yet işleminin ayın dünyanın etrafında dönüşüne uygun tarzda nasıl sürdüğünü de ortaya koymaktadır.

Birçok astronomi uzmanı uydular yardımıyla ru’yet işleminin gerçekleştirilebileceğini ve televizyon ekranlarında takip edilebileceğini dile getirmektedirler.

Öte yandan Cidde’de bulunan Melik Abdülazîz Üniversitesi astronomi bilim adamları tarafından hazırlanmış ve toplantınıza sunulmuş olan rapor; dînî metinlerle -bu asırda muteber bir bilim dalı hâline gelmiş bulunan- hesap ilminin arasını bulma gayreti adına muteber bir örnek ve derinlemesine gerçekleştirilmiş ilmî bir araştırmadır.

4. Hesaplama Yöntemini Onaylayanlar ve Delilleri

Hesaplama yöntemine güvenilebileceğini ifade etme işi tâbiûn döneminden itibaren başlamıştır. Muhaddislerden Mutarrif b. Abdullah[121] (v. 95/713-14) ve İbn Kuteybe[122] (v. 276/889), el-Kâdî Abdulcebbâr[123] (v. 415/1025), Muhammed b. el-Hasan’ın (v. 189/805) talebelerinden İbn Mukâtil er-Râzî[124] (v. 242/856), Şâfiîlerden Ebü’l-Abbâs İbn Süreyc[125] (v. 306/918), el-Kaffâl[126] ve el-Kâdî Ebü’t-Tayyib[127] (v. 450/1058) buna cevaz verenlerdendir.

Tefsîr’inde bu konuyu ele alan el-Kurtubî,[128] şöyle demiştir: “Tâbiûnun büyüklerinden Mutarrif b. Abdullah b. eş-Şıhhîr ve dil âlimlerinden İbn Kuteybe ramazan orucunda hava bulutlu olduğu zamanlarda ayın menzillerine ve bu menzillerinden yola çıkılarak yapılan hesaplamaya güvenilebileceğini söylemişlerdir. Hatta Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellemin  hadisinden hareketle  ifadesini “Ay’ın menzillerini dikkate alarak istidlalde bulunun ve hesap yapmak suretiyle ayı tamama erdirecek şekilde takdir edin.” şeklinde yorumlayarak bu durumun hava bulutsuz ve ru’yete müsait olduğunda da geçerli olduğunu beyan etmişlerdir.[129]

Hidâye sahibi Hanefî âlim Ali b. Bekr el-Merginânî (v. 593/1197) Muhtârâtü’n-Nevâzil isimli kitabında şöyle demektedir: “Yıldızlarla ilgili ilim iki kısımdır. Bunlardan birincisi hesapla ilgilidir. Bunun manası bu kısmın hak olduğudur. Nitekim Kur’an bunu dile getirmektedir:  [130] Yani Allah Teâlâ Güneş’e ve Ay’a belli bir hesap dâhilinde yörüngelerinde yol aldırmaktadır. Aslında birçok Kur’an ayeti; ayların ve yılların ve Ay’ın menzillerinin hesaplanmasını bilebilmeleri maksadıyla astronomi ilmine insanları teşvik etmiştir. Şu ayet-i kerîme bu kabildendir: [131]

Allâme İbn Dakîki’l Îd[132] (v. 702/1302) ise Şerhu ‘Umdeti’l-Ahkâm’da[133] şöyle demektedir: Bana göre, müneccimlerin gözlemlerine dayanarak ayın, güneşin ışıklarından uzaklaşacak şekilde hareket etmesini esas alarak ru’yet yoluyla tespit edilen kamerî aydan bir veya iki gün öne almak şeklindeki hesaplamaya güvenmek câiz olmaz. Bu Allah’ın şer’an vaz’ etmediği bir sebebe dayanarak yeni bir şey ihdas etmektedir. Ancak hesaplama, hilâlin ufukta ru’yet yönteminde olduğu gibi –bulut gibi bir mani olmadığında görüleceği vechile– zuhur edeceğini gösteriyorsa o zaman şer’î bir hesaplama yönteminin var olmasının vacip olması iktiza eder. Lüzumiyet noktasında ru’yet, bildiğimiz anlamıyla şart kılınmamıştır. Çünkü bir zindana hapsedilmiş kimse emareleri dikkate almak suretiyle içtihat etse ve ayın günlerini tamamlayarak hesap yapsa, hilâli görmemiş ve kimse de ona haber vermemiş bile olsa oruç onun üzerine farz olur.”[134]

İbnü’s-Sübkî[135] (v. 756/1355) de hilâlin ve namaz vakitlerinin tespitinde; hesaplama yönteminin sübutunun kat’î olmasına binaen ve hesaplama ve astronomi bilimlerinin elde ettikleri ilerlemeyi ve verdikleri sonuçlarda ulaştıkları seviyeyi dikkate alarak hesaplama yöntemine güvenme yolunu tercih edenlerdendir. İbnü’s-Sübkî şu saptamayı yapmıştır: “Şaban ayının otuzuncu gecesinde ru’yet-i hilâlin gerçekleşeceğine dair bir delile şahit olunsa ancak hesap o gece ru’yetin mümkün olamayacağını söylese hesap ehlinin sözüyle amel edilir. Çünkü hesaplama kat’îdir, şehadet ise zannîdir.

İbnü’s-Sübkî, astronomik hesaplama yöntemine güvenmenin vacip değil caiz olduğu görüşündedir. Sonuçta hesaplama yöntemiyle şer’î bir hüküm arasında bağlantı kurmaktadır. Ona göre ay güneşin gurup yerinden uzaktaysa ru’yet bi’l-basar gökyüzü bulutlu bile olsa mümkün olur. Bu konuda önceki Şâfiî fakihlerinden İbn Süreyc’e tabi olmaktadır.

el-’Alemü’l-Mensûr[136] isimli kitabında  hadisi için şu yorumda bulunmuştur: “Bu hadisle ilgili iki husus dile getirilecektir. Birincisi   hakkındadır. Hesap yöntemine güvenilebileceğini söyleyenler bunun manasının  yani “hesaplayın” anlamına geldiğini ifade etmişlerdir. O zaman hadisin bu kısmının manası “hesap ve menziller yardımıyla takdir edin” demektir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:  Tâbiûndan Mutarrif b. Abdullah, muhaddislerden İbn Kuteybe, Şâfiîlerden İbn Süreyc, Muhammed b. el-Hasan’ın talebelerinden İbn Mukâtil ve daha sonra gelen birçok âlim bu kanaattedir. Onlar şöyle demişlerdir: el-Mâzerî’nin insanların hesaplama yöntemiyle mükellef kılınması durumunda bunun onlara zor geleceği, çünkü çok az sayıda kişinin hesaplamadan anladığı şeklindeki görüşü bizi bağlamaz. Eğer insanlar umûmen hesap yapmakla mükellef kılınmış olsaydı bizi bağlardı, ancak hiç kimse böyle bir şey söylememiştir. Bilakis bizim söylediğimiz, hadisin, tercih ettiğimiz manada, Allah’ın hesap ilmiyle ayrıcalık lütfettiği kimselere hitap ettiğidir. Başka bir rivayetteki  ifadesi de umuma hitaptır. Her iki rivayet arasında herhangi bir çelişki bulunmamaktadır. Her iki rivayet farklı durumlarla ilgili olup her birisi ile bir konuda amel edilir.”

Gazzâlî (v. 505/1111) şöyle demiştir: “Yıldız ilmiyle falancanın ölümü, filancanın yaşaması kastediliyorsa; yine bir yıldızın tulu etmesiyle falancanın ölümünün ya da bir ümmetin yok oluşunun ya da bir devletin gücünün kırılmasının söz konusu olacağı söyleniyorsa böyle bir ilim ne yakînîdir ne zannîdir.[137] Kendisiyle yıldızların, güneşin ve ayın yörüngelerindeki seyirleri bilinebilen yıldız ilmine ve astronomi bilimine gelince İslam hukuku bu ilimleri inkâr etmez.[138] Bu ilimler yardımıyla seneler, aylar, oruçların ve haccın dönemleri ve namazların vakitleri bilinebilir. Bunları reddetmek ise eksikliktir ve cehalettir.”

Büyük âlim Muhammed Reşîd Rızâ’nın (v. 1935) 29 Şaban 1345 tarihli Menâr Dergisi’nin 1. cildinin 28. mücelledinin 63. sayfasında ifade ettiği şu satırlar da bu meyandadır: Rüşt yaşımıza ulaşmamızdan itibaren ihtiyarlık günlerimize kadar hep ramazanın başlangıcının, bayram günü vacip olan bayram namazı için şevvalin ilk gününün ve aynı şekilde Arafat’ta vakfeye durabilmek için zilhicce hilâlinin tespit edilebilmesi hususunda meydana gelen ayrılıklardan ve çalkantılardan üzüntü duyan Müslümanları dinledik durduk. Bu cuma günü de otuzuncu gün olduğu düşüncesiyle güneşin zuhurundan yani doğuşundan az önce ramazan ayının başladığını ilan eden top seslerini Kahire kalesinden işittik. Hâlbuki astronomi uzmanları bütün gazetelerde bu hicrî seneyle ilgili hesaplama sonuçlarının tamamının toplandığı bir andaç yayınladılar. O andaca göre ramazanın başlangıcı cumartesi gecesi görünüyordu. Buna göre ramazanın hilâli cuma gecesi güneşin batımından üç saat otuz bir dakika sonra doğuyordu. Dolayısıyla cuma gecesi hilâlin göz ile gözlemlenmesi (ru’yet) imkânsızdı. Buna mukabil Cuma günü güneş battıktan sonra (cumartesi gecesi) ise görme kabiliyeti normal olan herbir fert hilali görebilirdi.”

Üstat Reşîd Rıza el-Menâr Dergisi’nde şöyle demektedir: “Kamerî ay hakikaten veya hükmen tespit edilebilir. Orucun farz oluşunun tespiti astronomi uzmanlarının sözleriyle değil bilakis hilâlin mevcudiyetiyle gerçekleşir. Hesap yapanlar insanlara hilâlin ne zaman görüleceğini duyururlar. (…) Ramazan ve şevval aylarının başlangıçlarının tespit edilmesi beş vakit namazın vakitlerinin tespit edilmesi gibidir. Daha önce zikrettiğim üzere Şâri’ bütün bunları hem göçebe hem yerleşik kimselerin kolay bir şekilde bilebileceği şeylere bağlamıştır. Burada Şâri’in gayesi ru’yet-i hilâl ile ibadet edilmesi değildir. Veya fecir vaktinde siyah ipliğin beyaz iplikten ayırt edilmesi yani güneşin doğduğu tarafta hâkim olan fecir aydınlığını görmek suretiyle birinin diğerinden ayrılması değildir. Şâri’in gayesi; öğle vaktinde güneşin tepe noktasını geçip batıya doğru kaymasının, ikindi vaktinde bir şeyin gölgesinin kendisi kadar olmasının, akşam ve yatsı namazlarının vakitlerinde de güneşin batmasını ve şafağın kaybolmasını ru’yet ile ibadet etmek de değildir…”

Merhûm allâme Reşîd Rızâ konuyu şu sözüyle bitirmektedir: “Sonuç olarak önümüzde iki yol bulunmaktadır: Ya nasların zâhirlerini dikkate alarak bütün ibadet vakitlerinde ru’yet ile amel edeceğiz ve ru’yeti taabbudî çizgide ele alacağız ki, bu durumda her bir müezzinin ufukta yayılmış fecr-i sâdıkı ve hatta zevâli ve güneşin kayboluşunu görmeden ezan okumaya başlamaması gerekir… Ya da karara bağlanmış bir hesaplama yöntemi ile amel edeceğiz. Nitekim bu Şâri’in maksadına en yakın olandır. Ve bu yöntem vakitlerin tespitinde tartışmasız kat’î bilgi ifade eder. Bu durumda ru’yete mani bir durum olmaksızın her bir bölgede her kamerî ayın hilâlinin görülebileceği vakitleri beyan eden ortak bir takvimin hazırlanması ve dünyanın her tarafındaki Müslümanlara dağıtılması mümkün olabilir.”

Eski Mısır Müftüsü Muhammed Bahît el-Mutîî[139] (v. 1935), İrşâdü Ehli’l-Mille ilâ İsbâti’l-Ehille isimli eserinde bu konuyu ele almıştır. Farklı mezheplerdeki fakihlerin bu husustaki sözlerini değerlendirmiş, onların ileri sürdükleri delilleri ve itirazları iki taraflı olarak ortaya koymuştur. Bu minvalde el-Hidâye sahibi Mergınânî’nin Muhtârâtü’n-Nevâzil’de söylediklerini zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Hesap yöntemiyle amel edilebileceği görüşünü güçlendiren hususlardan birisi de şeriat sahibi fakihlerin ve daha nice ilim ehlinin her bir vakada tecrübe, beceri ve basiret sahibi kimselere yönelmeleridir. Mesela onlar Kur’an ve hadislerdeki lafızların anlamları ile ilgili olarak lügat âlimlerinin görüşlerini dikkate alırken; ramazan ayında iftarda nelerin nasıl yenilmesi gerektiğiyle ilgili doktorların tavsiyelerini önemserler. Bu konuda birçok örnek vermek mümkündür… Şaban ve ramazan gibi kamerî ayların günlerini hesaplama ilkesine göre tamamlamaya ne mani olabilir? Bu konuda içinden çıkılamayacak bir durumla karşılaştığımızda konuyu bilen ve deneyimli kimselere müracaat etmemiz gerekir. Aynı zamanda hesap ilminin öncülleri katiyet ifade eder ve Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin dile getirdiği hakikatlerle uyuşmaktadır. Birisi yapmış olduğu hesaplamaya binaen; “falanca gün falanca saatte güneş tutulması[140] veya ay tutulması[141] gerçekleşecek” diyor ve dediği vakitte kesinlikle gerçekleşiyor. Bunu görmez misin? Bu hesap özellikle bilimsel gözlem araçları vesilesiyle duyulabilen ve hissedilebilen realitelere dayanıyorsa…”

Başka bir yerde ise şu tespiti yapmaktadır: “Hâkimin şahitler konusunda; onların adâletlerine, uyanık bulunmalarına, herhangi bir şüphe ve töhmetten beri olmalarına, duyuları açısından sıhhatli olmalarına ve görüşlerinin keskin olmasına dikkat etmelidir. Bunun yanında ufkun ve hilâlin görüleceği bölgenin ru’yette karışıklık meydana gelmeyecek şekilde berrak olmasını gözetmelidir. Ayrıca hilâlin doğacağı menzilden (duraktan) ve ru’yetin mümkün olup olmadığıyla ilgili hesab yönteminin icap ettirdiği inceliklerden anlamalıdır. Ru’yetin şartı, buna imkân bulunmasıdır. Hesaplama, ru’yetin mümkün olamayacağını gösterirse ve birisi de hilâli gördüğünü haber verirse; bu durumda haberin doğru çıkması da yalan çıkması da ihtimal dâhilindedir. Yalan da ya kastîdir ya da hataya dayanır ve iki ihtimalin de belli bir şeye münhasır olmayan sebepleri söz konusudur.

Ru’yet için doğru ya da yalan ihtimali olan bir haberi veya ru’yet imkânsız olduğu halde bu doğrultuda bir şehâdeti kabul etmek akıl işi değildir. Zira Şeriat vukuu mümkün olmayan şeylerin kabul edilmesini emretmez. Bu konuda yazılmış çizilmiş fazla bir şey bulamadık ve bu sebeple bu konuya yoğunlaştık. Sonuçta böyle bir durumda şehâdetin kabul edilemeyeceği kanaatine ulaştık.

Kamerî ayın tespiti için ru’yet bi’l-basar ilkesiyle yetinmeyen âlimler vardır. Yes’elûneke ‘ani’l-Ehille isimli araştırmasında bu konuyu ele alan Allâme merhum Muhammed et-Tâhîr b. Âşûr (v. 1973) bunlardandır. Araştırması 1974 senesi Temmuz ayında Tunusta neşredilen Mecelletü’l-Hidâye’de ve yine Cezayir’de neşredilen Mecelletü’l Asâle’de yayımlanmıştır. O şöyle demektedir: “Yüce Allah, ictimadan sonra hilalin ortaya çıkışını tespit edebilmemiz için bir kaç yol öğretmiştir.”

Bunlardan birincisi ru’yet bi’l-basardır. Bu yöntemin şer’îliği konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Hissidir, zaruridir ve kendisiyle amel edilebilir.

İkincisi, önceki kamerî ayın hilâlinin kaybolmasının üzerinden otuz gecenin geçmiş olmasıdır. Bu yöntem de katiyet ifade eder, tecrübeye dayanmaktadır. İmamlar arasında bu yöntemin kullanılabileceği ile ilgili de herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır.

Üçüncüsü, müneccimlerin tespitine dayanan hesaplama yönteminin yol göstermesidir. Müneccim derken yıldızların kendi yörüngelerindeki seyirlerini ilmî anlamda takip eden kimseleri kastediyorum ki onların bilgileri en ufak bir şüphe barındırmayan kurallara ve hatadan uzak bir hesaba dayanmaktadır. Bu hesaplama sistemi takvim olarak isimlendirilmektedir.

Hesaplama yöntemi hilâlin ortaya çıkma anını gün ve saat olarak ortaya koyarsa kesinlikle o kamerî ayın tespiti gerçekleşmiş olur. Takvim güneş yılının hesaplanması noktasında geçmişten günümüze çeşitli milletler tarafından herhangi bir hataya yol açmaksızın kullanılmıştır. Müslümanlar namazların ve ramazan ayında imsak ve iftarların vakitlerinin tespitinde takvimden istifade etmişlerdir. Aynı şekilde Araplar da ay yılının hesaplanmasında takvimi tecrübe etmişlerdir.

İnsanlar hilâlin mevcudiyetini geçmiş asırlarda ru’yetten başka bir yol ile tespit edemedilerse bu yüzden Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Hadisin lafzında, orucu ru’yet-i hilâle hasretmek manası çıkarılamaz. Müneccimlerin yaptıkları hesabın ru’yeti hilâl ile kıyaslanması kıyâs-ı celîdir.”

Allâme eş-Şeyh Allâl el-Fâsî[142] (v. 1974) de Muhammed Reşîd Rızâ ve Muhammed et-Tâhir b. Âşûr’un yolunu izlemiş ve  hadisiyle ilgili şu yorumu yapmıştır: “Ben ‘Biz okuma bilmeyen hesap bilmeyen ümmî bir topluluğuz.’ ifadesinin gerekçeye dayalı bir ifade olduğu kanaatindeyim. Çünkü o dönemde dünyadaki Araplar, özellikle de Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde yaşayanlar, yaptıkları hesapların sonuçlarını kesin sayacak bir bilgi derecesine sahip değildiler. Hatta eski astronomi âlimlerinden kalan metinlerden de anlaşılacağı üzere, İslam’dan önce Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin hayatına kadar, ayın başlangıcını ispat için yapılmış olan ilk astronomik hesaplamalar, eksiksiz ve hatasız olmayan zannî şeylerdi. Ama artık günümüzde Müslümanların astronomi ile ilgili bilgi düzeyleri çok ilerledi. Abbasiler döneminden itibaren âlimlerimiz, bu alanla meşgul olup derinlikli çalışmalar yaptılar. Buna bir de çağdaş çalışmalar eklenmiştir. Artık hesap usulünün sonuçları zannîdir demek mümkün değildir. Hatta denilebilir ki matematik ne kadar kesin ise hesap yönteminin verileri de o derece kesindir. Buna göre; mademki hüküm gerekçeli olarak çıkmıştır, yani illeti vardır, mademki bu illet de ortadan kalkmıştır, yani biz artık ümmî bir topluluk değiliz, tam tersine artık okuyabilir ve hesap yapabilir hale geldik, o zaman aynen usul kaidesinde “illet varlık ve yokluk itibariyle malulle beraberdir” diye ifade edildiği gibi, aslında bu hadis bizi hesap usulünü uygulamaya yönlendirmektedir.” Bu metin Allâl el-Fâsî’nin el-Cevâbü’s-Sahîh ve’n-Nushu’l-Hâlis fî Nâzileti Fâs ve mâ Yete’allaku bi-Mebdei’ş-Şühûri’l-İslâmiyyeti’l-Arabiyye ismini taşıyan kitabından aktarılmıştır.

Muasır birçok âlim de aynı yolu izlemişler, kamerî ayların başlangıçlarının tespitinde hesaplama yönteminin kullanılabileceğini dile getirmişlerdir.

Bazı reformistler de şöyle demektedirler: “Müslümanların bu sorunun halledilmesi hususunda yekvücut olabilmesi ancak din âlimlerinin ve Müslüman astronomi bilginlerinin üzerinde uzlaştıkları ortak bir takvimin hazırlanmasıyla mümkün olabilecektir. Bununla birlikte birçok müçtehidin görüşü olan metâli’e[143] itibar edilmemesi, yeryüzünün herhangi bir bölgesinde hilâlin ru’yeti mümkün olduğunda, buna istinaden ayın başladığına hükmedilerek dünyanın her yerindeki bütün Müslümanların buna mecbur kılınması ve ayın ilk görüldüğü herhangi bir yerin ru’yetin mümkün olabilmesi için odak noktası olarak kabul edilmesi ve şehirlerin anası olan Mekke-i Mükerreme’nin İslam âleminin merkezi olması da icap eder. Bu da Kuveyt toplantısında alınan tavsiye kararlarına uygun düşmektedir.”

Dünyanın herhangi bir bölgesinde hilâl görüldüğünde bunun herkes için kamerî ayın başlangıcı sayılacağı İstanbul toplantısında onaylanmıştır. Şer’î Astronomi Kurulu ortak takvim hazırlama sorumluluğunu üstlenmiş ve bu uygulamayı bağlayıcı kabul etmiştir.

Kamerî ayın girişinin tespitinin hesap yöntemiyle gerçekleşebileceği kabul edilirse bu, aynı zamanda hilâlin, hesap yöntemiyle ru’yetidir ve aynen ru’yet bi’l-basar gibidir.

Buradan anlıyoruz ki delil olarak öne sürdüğüm ve ru’yeti bizzat gözle görmeye hasreden naslar; kamerî ayın tespitinin ru’yet bi’l-basar dışında başka bir yöntemle tespit edilemeyeceğine delil olmaz. Çünkü bu naslar her ne kadar bizzat zikretmek suretiyle ru’yeti vurgulasa da kamerî ayın tespitini, sadece gözle görmeye bağlamamaktadır. Bilakis ru’yetin tespitini mümkün kılacak yöntemlerden birisi vurgulanmaktadır.

Hesap yöntemiyle amel edilebileceğini söyleyenlerin tamamı aynı zamanda ru’yet bi’l-basar yöntemine de güvenilebileceğini söylemekte; şartlarının gerçekleşmesi ve ayıp ve kusur isnadının söz konusu olmaması halinde ru’yet bi’l-basar ilkesine itiraz etmemektedirler.

5. Sonuç ve Öneriler

Öyle görünüyor ki şimdiye kadar hesaplama yöntemine olumlu bakanlarla kamerî ayın tespitini sadece ru’yet bi’l-basar yöntemine hasredenlerin arasını bulmak adına olumlu neticeler elde edemedik.

Hesaplama yöntemini savunanlar; hesaplama yapan ekibin Müslümanlardan teşekkül etmiş bir topluluk olması, bu kimselerin dindarlıklarına ve bilgi birikimlerine güvenilebilmesi, hesaplamalarının şer’î kaidelerle uyumluluk göstermesi ve bu hesapların dünya çapındaki rasathanelerin gerçekleştirdikleri hesaplamalarla teyit edilmesi şartlarını öne sürmüşlerdir. Bu şartların tamamı bir arada bulunduğu takdirde hesaplama, kamerî ayın tespit yöntemlerinden birisi olur. Bu durumda Müslümanlar için sadece bir tane değil iki tane yöntem söz konusu olmuş olur: Ru’yet ve hesaplama yöntemleri. Özellikle astronomi ilmi İslam ümmetinin güvendiği ve üniversitelerinde eğitimini verme kararını aldığı güvenilir bir bilim dalı haline dönüştü. İnsanların büyük çoğunluğu astronomi vb. güvenilir ilimlerin kurallarına göre uçakların yol aldığına, uyduların ve uzay araçlarının uzaya gönderildiklerine kani oldular.

İnsanoğlu aya çıkmayı ve ay yüzeyine iniş yapmayı başardı. Kur’an-ı Kerim yıldızların ve gök cisimlerinin ancak belli ve değişmeyen bir yörüngede bir hesap dâhilinde yol aldıklarını beyan etmektedir.

Şimdiye kadar düzenlenmiş İslamî konferans ve paneller; hesaplama uzmanlarının yaptıkları çalışmaların sınırlarını belirleme ve şer’î anlamda istenilen ru’yeti, fakihlerin ve astronomi bilim adamlarının üzerinde ittifak ettikleri şekilde kayda bağlama imkânı sunmuştur. Bu toplantılarda alınan kararların tamamının eksiksiz olduğu, bir taraftan nasların gereğini diğer taraftan da Müslümanların bir araya gelmelerini ve dînî bayramlarıyla ibadet mevsimlerinde birliklerini sağlamalarını hedefleyen maslahatı gözettikleri ortaya çıkmıştır…

Ama bütün bu toplantılar bir diğer taraftan kamerî ayların tespitinde hesaplama yönteminin değil sadece ru’yet bi’l-basar ilkesinin geçerli olduğunu söyleyenleri ikna etmeye yetmemiştir. Çünkü ru’yet onların nazarında taabbüdî bir hükümdür ve herhangi bir şekilde değişiklik kabul etmez. Onlara göre hükümler ebedî olduğu gibi sebepler, şartlar ve mâniler de vad’î olmaları hasebiyle ebedîdirler. Farz olarak tespit edilmiş bir hüküm farz olarak kalır, aynı şekilde kendisinden menedilmiş bir hüküm de yasak olarak kalır.

Ru’yetin oruç ve iftar için şer’î bir sebep olduğu sâbittir. Sonuçta ru’yet yerleşik bir usul olarak kabul edilmeye devam edilmektedir. Astronomik hesaplama yöntemi müstakil bir alternatif kabul edilerek ru’yet yönteminden vazgeçilmesi ve bütün kamerî aylar için takvimlerin temel alınması düşünülmemektedir.

Hesaplama ilkesini yegâne yöntem olarak benimseyen kimse geçerliliğini yitirdiği gerekçesiyle ru’yet bi’l-basar yönteminin aleyhine hükmetmektedir. Ve aynı zamanda dinde eksikliğe gitmektedir. İnanılması gereken din hilâlin bizzat gözle görülmesiyle eksiksiz olarak gerçekleşmektedir. Sonuçta hüküm ru’yete bağlanmış durumdadır, ru’yet hükmün sebebi konumundadır. Kamerî ayın girmesi ancak ru’yetin gerçekleşmesi ile mümkün olabilmektedir. Bu konuda varit olan bütün naslar orucun farziyetinin ru’yet bi’l-basar yöntemiyle sübut bulduğunu dile getirmektedirler ve bu nasları tevil etmenin de bir gereği bulunmamaktadır.

Böyle söyleyenler bir şeyi gözden kaçırmaktadırlar. Onların dayandıkları bazı nasların illeti bizzat Allah Resûlü tarafından belirtilmiştir. Eğer bir nas illeti ile birlikte varit olmuşsa o illetin nassın anlaşılmasında bir etkisinin olduğu, hükmün varlık-yokluk bakımından illet ile ilintili olduğu ve bu konuda ibadetler ile ibadetlerin dışında kalan hususlar arasında bir farkın olmadığı da usulcüler ve fakihler arasında bir kaidedir.

Onların farkına varmadıkları diğer bir husus, zaruretin hükmün değişiminde bir dahlinin olabileceğidir. Mesela, naslar gökyüzü bulutlu olduğunda kamerî ayda zaruret sebebiyle orucun otuza tamamlanmasını öngörmektedir. Zira yeni kamerî ayın girişi sadece ru’yet bi’l-basar ile bilinebilmektedir ki, o da mümkün olamamıştır. Eğer ramazanın veya şevvalin ilk gününün başlangıcını, astronomik hesaplama uzmanı ve bu alanda söz sahibi kimseler aracılığıyla tespit edebilme imkânımız olursa o zaman zarurete itibar etmemiz uygun olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:  [144]

Böylelikle bu eğilimde olan kimselerin; hesaplama yöntemini savunanların bu yöntemle kamerî ayların başlangıçlarının tespit edilebileceğine ve hesaplama yöntemine ru’yet ilkesinin yanında ikinci bir yöntem olarak itibar edilebileceğine dair öne sürdükleri işaret veya kanıtların hiçbiriyle ikna olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki kamerî ayların tespiti konusuyla ilgili yeni veriler, dünyada yaşanan dehşet verici teknolojik ilerleme ve bu konuda yekvücut olabilme adına İslam ümmetinin sergilediği ısrarlı tutum onların tavırlarında en ufak bir değişiklik meydana getirmemiştir.

Hesap yöntemini kullanan bilim adamlarının ve bu yöntemi salık veren kimselerin yaptıkları bu hesaplamaların hiçbir şekilde o sene gerçekleştirilen ru’yetten farklı sonuçlar vermemesi gerekir. Müslümanların kamerî ayların başlangıcı konusunda ayrılığa düşmeleri, bir eksikliğin söz konusu olduğunu göstermektedir. Bu durumda eksiklik ya ru’yet ilkesinden ya da hesaplama yönteminden kaynaklanmaktadır.

Son senelerde bu eksiklik son raddeye gelmiş durumdadır. Öyle ki, geçen sene (h. 1406)[145] kamerî ayın başlangıcı bir ülkeden diğer ülkeye üç gün fark edebilmiştir ve bu makul bir durum değildir.

Özellikle son senelerde gerçekleştirilen bütün bu çalışmalardan sonra bu iki yöntemi (ru’yet ve hesaplamayı) yeniden ele alıp değerlendirdiğimizde; İstanbul toplantısında oluşturulması kararlaştırılmış bulunan uluslararası komisyonun hazırladığı hicrî takvimlerin son derece hassas ve iyi çalışılmış olduğunu görmekteyiz. Bu takvimler uyulması gereken bütün kuralları dikkate almıştır. Bu konuda İslam dünyasının tamamındaki rasathaneler arasında tam bir ittifak söz konusudur. Bu takvimlerdeki veriler aynı zamanda bütün bir sene için rasathaneler tarafından verilen sonuçlarla tam bir uyum sağlamıştır. Hesaplama yönteminin sonuçlarına güvenmeye bizi sevk eden de budur.

Ru’yet bi’l-basar yöntemine gelince; bu yöntem, bize göre sıhhatinden emin olunabilecek ve doğru sonuç -ki bu sonucun kimi zaman doğru şekilde yapılmış bir hesaplamadan farklılık göstermemesi gerekir- sunabilecek derecede hassas bir şekilde disipline edilememiştir.

Benim bakışıma göre, bu konuda fakihlerin Ahmed b. Hanbel’in ramazan hilâlinin tespitinde bir şahsın şehadetinin kabul edilebileceğine dair görüşünü -ki bu onun iki kavlinden biridir- elden bırakmamalıdırlar. Bu görüş Hanbelî Mezhebi’nin meşhur görüşüdür ve İbn Abbâs hadisine dayanmaktadır. Hadis şu şekildedir:

Hanefî Mezhebi’nde ru’yet-i hilâlin gerçekleşmesi hava açık iken ru’yet haberi pek çok kimse tarafından tahakkuk edip şüyu bulursa ve Ebû Yusuf’a göre Kasâme’de olduğu gibi[146] en az elli kişi tarafından hilâlin görüldüğüne şahitlik edilirse kabul edilmektedir. Hanefîlerde meşhur olan görüş bu iken el-Muğnî, adlı kitapta Ebu Hanife’nin söz konusu hükmü şöyle gerekçelendirilmiştir: Ona göre büyük bir topluluk hilalin görüleceği ufka bakarken, hilalin görülmesinin önünde de hiç bir mani yoksa topluluk içinden tek bir ferdin çıkıp “ben hilali gördüm” demesine itibar edilmez. İbn Abidin (v. 1252/1836), Haskefî’nin (v. 1088/1677) sözü üzerine şu ta’likte[147] bulunmuştur: “Kalabalık bir topluluğun verdiği haber ile şer’î bilgi gerçekleşmiş olur. Bu bilgi zann-ı gâlib ifade eder. Kendisiyle amel edilmesini gerekli kılan bir bilgidir. Ama kesin (yakîn) bir bilgi değildir. Bu sebeple haber-i vâhid makbul değildir. Zira cemm-i ğafîr (büyük bir insan kalabalığı) içinde, bir kişinin; herkes onun döndüğü tarafa dönmüş hilâli gözlerken ru’yette teferrüd etmesi açıkça onun hata ettiğini gösterir. Tabi ki bu olay gökyüzünde herhangi bir mâni yokken ve her ne kadar gözlerinin keskinliği birbirine kıyasla farklılık arz etse de genel olarak herkesin gözü sağlıklıyken söz konusu olmaktadır.”[148]

Ebû Hanîfe konu hakkında bir veya birkaç kişinin hilali gördüğüne dair yapılan şehadetin geçerli olduğunu savunanları ve bunların gerekçelerini iyi bildiği halde (adaletin toplumun geneline egemen olduğu) tabiun asrında hilali gördüğüne dair tek bir kişinin verdiği haberi reddedip, bu hususta onun tek başına yaptığı şehadeti “yanlış algılamış ve hilali gördüğünü zannetmiş, gerekçesiyle reddetmişse, hilali gördüğüne dair yalancıların çoğaldığı günümüzde ne derdi acaba! Kaldı ki bu zaman, hilâli gördüğünü iddia eden birçok yalancının varlığıyla şöhret bulmuştur. Nitekim fıkıh kitapları da yalancı veya hatalı şâhitliklere uyarak oruç tutan veya iftar eden Müslümanların başına gelen hadiselerle doludur.

Son yıllarda kaç defadır önce ru’yet-i hilâlin gerçekleştiği yönünde şehâdet söz konusu olduğu için oruç veya iftar ilan ediliyor ancak sonra insanlar ikinci gece hilâli göremiyorlar ve bu durum söz konusu şehadetin bâtıl olduğunu ortaya koyuyor. Kendisinden beklenen maslahatı ifa etmeyen belirli fikirlere neden saplanıp kalıyoruz? Hâlbuki fakihlerin tevakkuf ettikleri birçok konuyu def-i mefsedet prensibi gereğince yeniden ele aldıklarını ve yeni hükümler verdiklerini ve bunu zamanın fesada uğraması gerekçesiyle yaptıklarını duyuyoruz. Allah Resûlü’nün sallallâhu aleyhi ve sellem bizzat kendisi, insanlar ilk asırlardan uzaklaştıkça emanet duygusunun azalacağına, iyilik ve hayrın kaybolacağına ve ahlâkî çöküntünün gerçekleşeceğine işaret etmiştir. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Aldatmanın çoğaldığı, emanet duygusunun kaybolduğu ve her yerde yalancı şahitliğin ortaya çıktığı bu zamanda; kendisi sebebiyle yeryüzünün her bir köşesindeki milyarlarca Müslümanın oruçlarını tuttukları ve yine onun gereğince bayramlarını ve diğer dinî mevsimlerini kutladıkları şahitlik müessesesini koruma altına alacak yeni şartlar belirlememize kim mani olabilir?

Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem peygamberliği döneminde, bir şahidin kendi huzurunda, iki şehadet kelimesini dile getirerek yaptığı şahitliği yeterli buluyordu. Sonra buna adalet şartı da eklendi. Mâlik şöyle demiştir: “Adalet sahibi iki şahit gereklidir.” İki şehadet kelimesini kullanarak şehadette bulunan, sonra da yüzüstü bırakıp hainlik yapan, sözünün hilafına davranan ve hırsızlık yapan kişilerin arttığı bu zamanda ise bu gibi bir tezkiye de yeterli değildir.

Bu konuda şu zamanımızda sadece Ebû Hanîfe’nin mezhebine sarılmak da belki yeterli olmayabilir. Hatta şehadet mekanizmasının aslına uygun bir şekilde işleyişini temin eden bir yol ile ru’yetin tespit keyfiyetini düzene koymanın önünde bir engel de bulunmamaktadır. Niçin birbirinden farklı ru’yet heyetleri İslam ülkelerinin ve hatta bir bölgenin farklı taraflarına dağılmazlar?

Niçin yalancılık, gözün aldatması ve hilâlin tam bir şekilde doğduğu yerleri iyi bilememe ihtimalleri halen söz konusuyken ru’yet işinden sorumlu olacak komisyon üyeleri seçmiyoruz?

Bu yeni koşullar sebebiyle temel prensiplerin (hükümleri oluşturan temel ilkelerin) dışına çıkmayacağımıza inanıyorum. Kaldı ki prensipler yöntemleri oluşturmakta, zaman ve şartların değişmesine göre de değişebilmektedir. Bu hususla ilgili İslam fıkhında birçok örnek bulunmaktadır:

1. Halife Osman b. Affan (v. 35/656) çalınmasından endişe ettiğinden dolayı buluntu bir devenin satılmasını emretmiştir. Hâlbuki ilk başta sünnet olduğu üzere, sahibi onu buluncaya kadar devenin kendi haline bırakılmasını emretmişti. O bu uygulamasını toplumda fesada ramak kalmasıyla gerekçelendirmiştir.

2. Halife Ömer b. Abdülaziz (v. 101/720) Allah Resûlü’nün sallallâhu aleyhi ve sellem Kur’an-ı Kerim’in dışında bir şeyin kitâbetini yasaklamış olmasına rağmen hadislerin tedvin edilmesini emretmiştir. Bunun gerekçesini; hadislerin yazılmasını yasaklamaya medar olan sebeplerin Kur’an Mushaflarının her tarafa yayılması ve Kur’an hafızlarının sayısının çoğalması dolayısıyla ortadan kalktığı şeklinde açıklamıştır.

3. İbn Abidin örf deliline mutlak olarak itibar edileceğini nakletmiştir. Ebû Yusuf’a göre nassın gerekçesinin örf olduğu hükümlerde de durum böyledir ki İbn Abidin de bunu tercih etmiştir. İbn Abidin bu kanaatinin gerekçesini şu şekilde ifade etmiştir: “Nas o vakitte şöyleydi zira âdet de şu şekildeydi. Ancak âdet değişmiştir dolayısıyla hüküm de değişmiştir.”[149]

Zikredilen bu hususun yanında ru’yet bi’l-basar ilkesini esas alan birçok âlime göre; astronomi ilmi prensiplerinden insanların örf saydığı birtakım hususlarla ru’yet bi’l-basar ilkesinin çatışması durumunda şahitlerin yalanlanması gerekir. Bu durum şahitliğin geçersiz sayılmasını gerektiren sebeplerden kabul edilir. Bunlardan bazıları şunlardır:

1. İlmî olarak hilâlin doğmadığı tespit edilirse bu durumda “hilâlin görüldüğüne dair şâhitlik söz konusudur” denilemez. Çünkü hilâlin güneş batmadan önce doğması ve güneş battıktan sonra da gözlemlenmeye yetecek kadar bir süre semada kalması gerekir. Onlar bu çeşit bir şâhitliği geçersiz kabul etmişlerdir. Çünkü göz yanılması ve boş bir seraptan ibarettir.

2. İnsanlar kamerî ayın sonunda fecrin doğuşu ile güneşin doğuşu arasında, doğu tarafından hilâli gözleyip kesin olarak görmüşlerse daha sonra o günün akşamında şâhitler ortaya çıkar ve hilâli gördüklerine şehadet ederlerse, onların bu şahitlikleri geçersiz kabul edilir. Zira hilâlin sabah görülmüş olması ictimadan önceki hali yansıtıp ayın güneşin ışınları altında olduğunu gösterir. Buna göre ayın, kamerî ay sonlarında en az iki gün boyunca güneşin ışınlarının altında bulunduğu astronomik bir hakikattir.

3. İnsanlar gökyüzü bulutsuz ve berrakken her yerde hilâli gözlemlerse ve bir veya birkaç kişi ru’yet iddiasında bulunurlarsa bu kişiler de yalanlanır. Çünkü eğer hilâl söz konusu olsaydı onu herkesin görmesi gerekirdi.

4. Ru’yet-i hilâl iddiasında bulunulursa ve bunun akabinde bir gün veya iki gün kaybolursa o zaman bu da ru’yet iddiasının doğru olmadığını gösterir. Zira astronomi âlimlerinin ve Şeyhülislam İbn Teymiyye’nin oruç konusundaki risalesinde[150] tetkik ettikleri üzere Allah’ın vaz etmiş olduğu kanuna göre güneş bu tarihte değil ancak sekizinci, yirminci ve yirmi dokuzuncu günlerde kaybolabilir.

Aynı şekilde hilâlin görülmesinin asla söz konusu olamayacağı zamanlarda ru’yetin gerçekleştiğine dair yapılan hiçbir şehadet kabul edilmez. Salim akıl tarafından da onaylanan bütün bu kurallara itibar edilmemiş olması garip bir durumdur. Şahitlikte de şehadeti geçersiz kılan hususlar göz önünde bulundurulmamıştır. Bilakis şahitlerin şahitlikleri ile yetinilmiş, şu son senelerde İslam ülkelerinde kamerî ayın duyurulmasında bir kişinin bile şahitliği kabul edilmiştir. Benim bakışıma göre bu uygulama Müslümanların kamerî ayların ve dinî bayramların başlangıcının tespitinde düştükleri ayrılığı arttıran sebeplerdendir.

Benim düşünceme göre ru’yet bi’l-basar ilkesine bir vesile/araç olmasından daha fazla bir anlam yüklenmemelidir. Allah Teâlâ [151] buyururken bununla ancak kamerî ayın mevcudiyetinin bilinebilmesini kastetmiştir: Sizden her kim kamerî ayın mevcudiyetini bilebilirse oruç onun üzerine farz olur. Kamerî ayın şer’an mevcudiyeti de güneşin gözden kaybolmasından sonra hilâlin mevcudiyetinin herhangi bir ilmî yöntem ile tespit edilmesiyle mümkün olur. Kanun koyucu ru’yet olgusunu, hilâlin mevcudiyetini bilmeye yarayacak yöntemlerden birisine itibar edilebilecek şekilde düzenlemiştir ki, bu da ayetlerin nüzulünde bilinen bir husustur.

Din adamlarının ve astronomi uzmanlarının şu bereketli toplantıda takdim ettikleri sunumlar, belki de ihtilaftan kurtulma adına bir başlangıç vesilesi olacaktır. Bütün bu çabaların ardından kamerî ayların başlangıcının standart hale getirilmesine duyulan ihtiyaç açıklığa kavuşmuş oluyor. Toplantınızdan bütün bu gözlem ve yorumları dikkate alan bağlayıcı bir kararın çıkması beklenmektedir. Bu sayede İslam ümmeti son yıllarda içine düştüğü bu keşmekeşten kurtulacaktır. Aynı zamanda alınacak böyle bir karar, hak yolda yürüyebilme adına ümmetin dönüm noktalarını ortaya koyup açıklayacaktır.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Mustafa Kemâl et-Terzî

Mustafa Kemal et-Terzî (v. 2000), Tunuslu ilim adamı, entelektüel ve diplomat. 1921 senesinde Tunus’ta doğmuştur. 2000 yılında Tunus’un kuzeyinde bir kasaba olan La Marsa’da (el-Mürsî) vefat etmiştir. Talebeliğinin yanında öğretim görevliliğini de Tunus’ta bulunan Zeytuniye Üniversitesi’nde geçirmiştir. Aslında 79/698 yılında kurulan Zeytuniye, bir cami olduğu kadar, İslamî ilimlerin yüksek seviyede tahsil edildiği bir yüksek eğitim müessesesi konumundaydı. Müştemilatındaki ders halkalarından ve civarındaki medreselerden İmam Sahnûn (v. 240/854) gibi birçok âlim ve fıkıhçının yanı sıra din, siyaset, fikir ve edebiyat adamı çıkarmıştırZeytûniye Camii’nde eğitim ve öğretim VII. (XIII.) yüzyılın ortalarından itibaren büyük canlılık kazanmış ve caminin şöhreti bölgede yayılmıştır. Yaklaşık on üç asır boyunca kesintisiz eğitim vermeyi başaran, XIX. yüzyılda bir üniversite statüsü kazanarak İslâm dünyasının en önemli öğretim kurumları arasına giren Zeytûniye Camii’nde yürütülmekte olan eğitim-öğretim faaliyeti, 1956’da Tunus’un bağımsızlığını kazanmasının ardından kurulan Zeytûniye Üniversitesi’ne nakledilmiştir. Terzî 1967 senesinde yeni kurulan Tunus Din İşleri İdaresi’nin ilk müdürü olarak tayin edilmiştir. 1976 Mayıs ayında Moritanya İslâm Cumhuriyeti’nin başşehri Nuakşot’ta (Nouakchott) düzenlenen kongrede Afrika İslam Konseyi Koordinasyon Kurulu üyeliğine seçilmiştir. Medine İslam Üniversitesi Yüksek İslam Konseyi’ne üye olarak kabul edilmiştir. Tunus içinde ve dışında dînî ve millî konularda meydana gelen gelişmeleri yakından takip eden aktivist bir kişiliğe sahiptir. Yurt içinde ve yurtdışında tertip edilen dinî içerikli toplantı ve panelleri yakından takip etmiş, İslam dünyasındaki diğer ilim adamlarıyla yakın bir irtibat kurmuştur. Birçok eser telif etmiş, çeşitli dergilerde makaleleri neşredilmiştir.gibi çalışmaları söz konusudur(Mütercim)

- Makalenin orjinal adı:“Nazarât İslâmiyye fî Tevhîdi’ş-Şühûri’l-Kamerîyye”, Mecelletü Mecma’i’l-Fıkhî’l-İslâmî, II, 845-873.

- Tercüme eden ve dipnotları ekleyen: Dr. Ahmet Yılmaz, Diyanet İşleri Uzmanı.

Mısır, Suudi Arabistan, Irak, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Yemen tarafından 1945’te kurulan birliktir. Daha sonra Libya (1953), Sudan (1956), Tunus ve Fas (1958), Küveyt (1961), Cezayir (1962), Güney Yemen (1967), Bahreyn, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (1971), Moritanya (1973), Somali (1974), Filistin Kurtuluş Teşkilâtı (1976) ve Cibuti (1977) de birliğe katıldı. Bugün toplam üye sayısı yirmi birdir. Teşkilât genel kurul, dâimî komisyonlar, genel sekreterlik ve yan kuruluşlardan oluşmaktadır. Genel kurul birliğin en yüksek organıdır. Görevi kararlar almak ve alınan kararların uygulanmasını denetlemektir. Ayrıca üyeler arasında veya üye devletler ile diğer güçler arasında çıkan anlaşmazlıklarda aracılık yapar. Bkz. İhsanoğlu, Ekmeleddin, “Arap Biliği”, DİA, III, 325-326.

Diyanet İşleri Başkanlığının daveti üzerine Kamerî Ay Başlarını Tespit Konferansı İslam’ın tarihi başkenti İstanbul’da 26 Zilhicce 1398/27 Kasım 1978 ile 29 Zilhicce 1398/30 Kasım 1978 tarihleri arasında toplanmıştır. Konferansa aşağıda belirtilen İslam ülkelerinden adları belirltilen delegeler katılmışlardır.

01- Afganistan

02- Bahreyn

03- Bangladeş

04- Birleşik Arap Emirlikleri

05- Cezayir

06- Endonezya

07- Fas Krallığı

08- Haşimi Ürdün Krallığı

09- Irak

10- Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

11- Kuveyt

12- Lübnan

13- Malezya

14- Orta Asya ve Kazakistan (Sovyetler Birliği)

15- Pakistan

16- Sudan

17- Suudi Arabistan Krallığı

18- Tunus

19- Türkiye

AYRICA TEMSİL EDİLEN KURULUŞLAR:

20- Brüksel İslam Merkezi

21- Paris İslam Merkezi

22- Râbıtatu’l-Âlemi’l-İslâmî

Bu konferans daha önce aynı maksatla akdedilen konferanslar dizisinden biri olarak toplanmış ve çalışmalarını, Kuala Lumpur (Malezya) Konferansı ile Kuveyt Evkaf Bakanları Konferansı’ndan elde edilen sonuçları tamamlayıcı ve olgunlaştırıcı bir istikamette sürdürmüştür.

Katılan delegeler, sundukları tebliğlerde Müslümanların ramazan başları ve sonları ile dinî günlerde ve bayramlarda birbirlerinden farklı görünümlere sahip olmalarının ortaya çıkardığı esef verici durumu ele almışlardır.

Konferans üyeleri, dinin kabul etmeyeceği bu durumu bir çözüme kavuşturmanın gereği üzerinde birleşmişlerdir. Çünkü Müslümanlar, Kur’an-ı Kerim’in “Bu sizin ümmetiniz, tek bir ümmettir.” ayetinde ifadesini bulan yekvücut bir ümmettir. Dinî konularda ihtilafa düşmeleri caiz değildir. Allah Teâlâ, “Allah’ın dinine topluca sarılınız, ayrılığa düşmeyiniz.” ayetiyle birlik ve beraberliği emretmiştir.

Konferansa katılan ilim adamları arasından “Din Komisyonu” ve “Astronomi Komisyonu” olmak üzere iki ayrı komisyon teşkil edilmiştir. Bunlardan her biri kendi ihtisası dâhilindeki konularda sunulmuş tebliğleri etüt etmiştir. Detaylara inilerek enine boyuna yapılan tartışmalardan sonra konferans, son oturumunda oy birliği ile aşağıdaki kararları almıştır:

1. İster çıplak gözle, isterse modern ilmin rasat metotlarıyla olsun, asıl olan hilâlin ru’yetidir.

2. Astronomların hesapla tespit ettikleri kamerî ay başlarına dinen itibar edilebilmesi için, onların bu tespitlerini hilâlin güneş battıktan sonra ve görüşe mani engellerin bulunmaması halinde gözle görülebilecek şekilde, ufukta fiilen mevcut olması esasına dayandırılmaları gerekir ki, bu ru’yete “Hükmî Ru’yet” denir.

3. Hilâlin görülebilmesi için iki temel şartın gerçekleşmesi zorunludur:

a. İçtima (kavuşum)’dan sonra Ay ile Güneş’in açısal uzaklığı 8 dereceden az olmamalıdır. Bilindiği üzere ru’yet, 7 ila 8 dereceleri arasında başlamaktadır. 8 derecenin esas alınmasında, ihtiyat bakımından görüş birliğine varılmıştır.

b. Güneşin batışı anında ayın ufuktan yüksekliğinin açısal değeri, 5 dereceden az olmamalıdır. Sadece bu esasa göre normal durumlarda hilâlin çıplak gözle görülebilmesi mümkündür.

4. Hilâlin ru’yet edilebilmesi için belli bir yer şart değildir. Yeryüzünün herhangi bir bölgesinde hilâlin ru’yeti mümkün olursa, buna istinaden ayın başladığına hükmetmek doğru olur. İslam dünyasının birlik ve beraberliğini sağlamak için ru’yetin ilanı, müteakip maddede işaret edilen Müşterek Hicrî Takvim’in tespitleri uyarınca Mekke-i Mükerreme’de tesis edilecek olan rasathane tarafından yapılmalıdır.

5. Din ve astronomi bilginleriyle rasathane yetkililerince her kamerî yıl için 2. 3. ve 4. maddelerinde zikredilen kriterlere dayalı bir takvim hazırlanmalıdır. Takvim Komisyonu, “Müşterek Takvim Taslağı”nı kabul etmek üzere periyodik olarak her yıl toplanacaktır. İlk olarak Rebiülahir 1399/Mart 1979 tarihinde İstanbul’da yapılacaktır.

6. Yukarda işaret edilen Takvim Komisyonu şu ülkelerin temsilcilerinden oluşacaktır:

Bangladeş, Cezayir, Endonezya, Irak, Katar, Kuveyt, Mısır, Suudi Arabistan, Tunus, Türkiye, Komisyonun toplanması için bütün üyelerin bulunmaları gerekli değildir.

7. Anılan komisyon, yukarıda açıklanan kriterlere göre ramazan, şevval ve zilhicce ayları için hilâlin görülebileceği bölgeleri gösteren haritalar hazırlayacaktır. Böylece durum müsaitse, bizzat hilâli gözleyerek ru’yeti gerçekleştirmek ve hesabın doğruluğu konusunda ikna olmak isteyen herkese kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca bu haritalar, isteyen her devletin yetkili kılacağı uzman ve güvenilir bir heyete rasat yaptırmasına yardımcı olacaktır.

8. Bu karar ve tavsiyelerin, İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları Konferansı Genel sekreterliğine sunularak Dışişleri Bakanlarının Rabat’ta yapılacak olan ilk toplantısında kabulü ve uygulamaya konulması istenecektir.

Konferans, son oturumunda aşağıdaki tavsiye kararlarını almıştır:

1. Gündüz veya gecelerin normal bölgelerden farklı olarak uzadığı yerlerde oruç ve namaz vakitlerini tespit hususunu incelemek üzere özel bir konferans akdedilmelidir.

2. Astronomi dersini, genel öğretim ve özellikle dinî öğretimde ders programları arasına katmak, Üniversite öğretiminde Astronomi ihtisas bölümleri kurmak gereklidir.

3. İslam âleminde bulunan ilgili Bakanlıklar, dinî ve İslamî işler idareleri, Ezher-i Şerif ve Râbıtatu’l-Âlem’i-İslâmî gibi Müslümanlarla ilgili işlere bakan resmî kuruluşlardan gaye edindikleri beraberliği gerçekleştirmek üzere, dinî bayramlarını birleştirmek istikametinde alınan kararların, sorumluların tümünce uygulamaya konması için çaba göstermeleri istenmelidir.

4. İslam ülkelerinin hükümetlerine çağrıda bulunarak rasathane konusuyla ilgilenmeleri ve ülkelerinde rasathaneleri yaygınlaştırmaları, bunların aralarında karşılıklı bilgi ve tecrübe mübadelesi ile koordinasyonun sağlanması istenmelidir.

5. Kuveyt’te Din İşleri ve Evkaf Bakanları Konferansının teklif ettiği ve Râbıta’nın da kabul ederek tesisine başladığı Mekke rasathanesinin bir an önce ikmâli için Râbıtatu’l-Âlem’i-İslâmî ‘ye çağrıda bulunmalıdır.

6. Bu kararların bütün İslam Ülkeleri Hükümetlerine ve ayrıca dünyada bulunan tüm İslamî kuruluşlara ulaştırılması, Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığından talep edilmelidir.

Konferansa katılan delegeler, İslamî konularda gösterdikleri sıcak alaka ve ihtimamlarından dolayı T.C. Cumhurbaşkanına, Hükümet Başkanına, Devlet Bakanına, Kardeş Müslüman Türk Halkına üstün teşekkür, takdir ve saygılarını takdim etmekten mutluluk duymaktadırlar. Ayrıca bu konferansa davet lütfunda bulunan ve ikamet süresince sağladıkları mükemmel organizasyon ve misafirperverlik ve konferansın çalışmalarının başarıya ulaşmasındaki gayretleri için Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı ile Kandilli Rasathanesi Müdürlüğüne samimi teşekkürlerini ve övgülerini sunarlar. Bkz. http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/1978-RuyetiHilâlToplant%C4%B1s%C4%B1.aspx (12.8.2015).

Not: 18.02.2013 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından İstanbul’da “Uluslararası Ru’yet-i Hilâl Konferansı” Hazırlık Toplantısı tertip edilmiştir. Diyanet İşeri Başkanımız Prof. Dr. Mehmet Görmez, 1978 kararları ile ilgili iki noktada öz eleştiri yapmıştır: “Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bir kusurumuzu itiraf etmek ve bir konudaki üzüntümü sizlerle paylaşmak istiyorum. 1978 yılında İstanbul’da Ru’yet-i Hilâl toplantısına öncülük yapan Diyanet İşleri Eski Başkanımız Dr. Tayyar Altıkulaç’ın başlattığı bu güzel toplantının kararları ne yazık ki uygulanamamıştır. Biz maalesef 1978 yılında İstanbul’da yapılan Ru’yet-i Hilâl Konferansında oluşturulmuş bulunan Takvim Komisyonu’nun sekretarya görevini sürdürmede ihmal göstermiş ve bu önemli komisyonun işlevinin kesintiye uğramasına yol açmışız.

Bir diğer üzüntümüz ise 1978 yılında Mekkei Mükerreme’de bir rasathane kurulması ve bu rasathane vasıtasıyla Müslümanlar arasında Hicrî Takvim birliğinin sağlanması kararı alınmış olmasına rağmen bu karar da uygulanamamıştır.” Bkz. http://diyanet.gov.tr/tr/icerik/islam-%C3%A2limleri-%E2%80%9Cbirlikte-bayram-icin-istanbul%E2%80%99da-bir-araya-geldi/8003?getEnglish= (12.8.2015).

İslam Fıkıh Akademisi, İslâm ülkeleri arasında dinî koordinasyonu ve yardımlaşmayı sağlamak amacıyla kurulmuş olan Râbıtatu’l-Âlemi’l-İslâmî adını taşıyan teşkilat bünyesinde 1977 senesinde kurulmuş olan bir organizasyondur. Bkz. Bilge, Mustafa L., “Râbıtatu’l-Âlemi’l-İslâmî”, DİA, XXXIV, 380.

İslam İşbirliği Teşkilatı ya da kısaca İİT (Arapça: , İngilizce: The Organisation of Islamic Cooperation, Fransızca: Organisation de la Coopération Islamique), Eylül 1969 tarihinde Fas’ın başkenti Rabat’ta toplanıp, İslam ülkelerini çatısı altında toplamak üzere kurulan 57 üyeye sahip, Avrupa Konseyi veya Birleşmiş Milletler gibi uluslararası hukuk tüzel kişiliğini haiz bir uluslararası teşkilattır. 38. Dışişleri Bakanları toplantısında alınan karar gereğince örgütün ismi İslam İşbirliği Teşkilatı olarak değiştirilmiştir. Bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0slam_%C4%B0%C5%9Fbirli%C4%9Fi_Te%C5%9Fkilat%C4%B1 (12.8.2015).

Fıkıh ve fıkıh usulünde zan, “Bir şeyin mahiyeti konusunda mümkün durumlardan birinin ağır basmasıyla oluşan sübjektif kanaat.” anlamında sıkça kullanılmıştır. İslâmî ilimlerin diğer alanlarında olduğu gibi fıkıh literatüründe de bir kanaatin gerçeğe uygunluk ve doğruluk düzeyi genellikle ilim, zan, şek, vehim şeklinde sıralanır; bunlara yakîn ve mârifeti de ilâve edenler vardır. Şek, zan, vehim -farklı düzeylerde de olsa- bir şeyi tam olarak bilememe, ne olduğuna kesin karar verememe durumunu ifade eder ve çoğunlukla birbiriyle bağlantılı şekilde tanımlanmıştır. Buna göre şek bir şeyi bilme konusunda doğru ve yanlış ihtimallerin eşitliği, zan ihtimallerden birinin ağır basması ve bunun tercih edilmesidirZeynüddin İbn Nüceym, akla daha yatkın olan (râcih) tarafı “ekberü’r-re’y ve gâlibü’z-zan” olarak niteler. Vehim ise iki veya daha fazla mümkün durum arasından zayıf kalan cihetin doğru sanılıp tercih edilmesidir. İbn Nüceym ekberü’r-re’y ve gâlibü’z-zannın fukaha nezdinde muteber olduğunu, Lâmişî’nin de bu görüşü benimsediğini belirttikten sonra şu değerlendirmede bulunur: “Fukahaya göre zan mahiyeti itibariyle şek kabilindendir. Çünkü onlar, varlık ve yokluk ihtimallerinin eşit olması veya bu ihtimallerden birinin ağır basması durumunu dikkate almadan zan terimiyle bir şeyin varlığı ile yokluğu arasındaki tereddüt durumunu kastetmişlerdir.” Bkz. Apaydın, H. Yunus, “Zan (Fıkıh)”, DİA, XLIV, 122-124.

Bkz. Ufak lafız değişiklikleriyle Ebû Dâvûd, “Tıbb”, 22; İbn Mâce, “Edeb”, 28; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 259 (thk. Ahmed Muhammed Şâkir); İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, V, 239.

Bazı lafız değişiklikleriyle bkz. İbn Mâce, “Tahâret”, 122; Tirmizî, “Tahâret”, 102; Ma’mer b. Râşid, el-Câmi’, XI, 210; Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, el-Müsned, I, 300, 301; İbnü’l-Ca’d, el-Müsned, I, 77, 287, 288, 371; İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, V, 42.

el-Kâkî olarak bilinen Hanefî fakihi Kıvâmüddîn Muhammed b. Muhammed el-Hucendî’nin (v. 749/1348) eseridir. Mi’râcü’d-Dirâye ilâ Şerhi’l-Hidâye, Burhâneddin el-Mergînânî’nin el-Hidâye adlı meşhur eserinin şerhidir. Müellif, 21 Muharrem 745’te (4 Haziran 1344) tamamladığı kitabında dört mezhep imamının görüşlerini toplayarak sahih ve tercihe değer olanlarını belirtmiş ve istidlâl yollarını göstermiştir. Eserde zaman zaman soru-cevap metodu kullanılmış, yer yer de el-Hidâye’nin metni olan Bidâyetü’l-Mübtedî ile İmam Muhammed’in el-Câmi’u’s-Sagîr’inin ibareleri karşılaştırılmıştır. Bkz. Kayapınar, Hüseyin, “Kâkî”, DİA, XXIV, 216.

Tam ismi Ebû Abdillâh Muhammed b. Muhammed el-Vergammî et-Tûnisî (v. 803/1401) olup Mâlikî fakihidir. Kuzey Afrika’da Mâlikî mezhebinin önde gelen simalarından olan ve fetvaları, eserleri, talebeleri vasıtasıyla İslâm dünyasında ve özellikle Kuzey Afrika’da İslâmî tefekkürün gelişmesine önemli katkısı bulunmaktadır. Bkz. Sa’d Gurâb, “İbn Arafe”, DİA, XIX, 316.

Tam ismi Ebû Muhammed Abdülvehhâb b. Alî et-Tağlibî el-Bağdâdî (v. 422/1031) olup Mâlikî fakihidir. Kâdî Abdülvehhâb, eserleri ve görüşleriyle Mâlikî mezhebinin usul ve fürûunun gelişmesine büyük katkıda bulunan müctehid imamlardandır. Hatîb el-Bağdâdî, ondan daha fakih bir Mâlikî âlimiyle karşılaşmadığını belirtirken Bâkıllânî de talebelerinden Ebû İmrân el-Fâsî ile Abdülvehhâb’ın bir araya gelmeleri halinde İmam Mâlik’in ilminin toplanmış olacağını söyler. Kâdî Abdülvehhâb’ın rivayet ve görüşleri mezhep içerisinde büyük bir öneme sahip olup kendi eserleri yanında Mâlikî kaynaklarında ve özellikle Karâfî’nin ez-Zahîre’sinde geniş şekilde iktibas edilmiştir. Mâlikî doktrinini Ebû Bekir el-Bâkıllânî ve İbnü’l-Kassâr gibi fakih ve usulcülerden alan Kâdî Abdülvehhâb bunu İbn Rüşd, Bâcî ve Şehâbeddin el-Karâfî gibi sonraki âlimlere ulaştıran halkayı teşkil eder. Bkz. Koca, Ferhat, “Kâdî Abdülvehhâb”, DİA, XXIV, 113.

Eserin tam ismi el-İşrâf ‘alâ Nüketi Mesâ’ili’l-Hilâf olup el-Ceyb b. Tâhir tarafından Tunus’ta iki cilt halinde ve Beyrut’ta 1420/1999 tarihinde neştredilmiştir. Bedevî Abdüssamed eserin hadislerini el-İthâf adlı çalışmasında tahrîc etmiş; dört ciltten oluşan bu çalışması Dübey’de 1420/1999 tarihinde basılmıştır. Bkz. Koca, Ferhat, “Kâdî Abdülvehhâb”, DİA, XXIV, 114.

ed-Dürrü’l-Muhtâr, Şemseddin Muhammed b. Abdullah et-Timurtaşî’nin (v. 1004/1595) fıkha dair Tenvîrü’l-Ebsâr adlı eserinin şerhidir.

Tam adı Alâüddîn Muhammed b. Alî el-Haskefî ed-Dımaşkî (v. 1088/1677) olan Hanefî fakihidir.

Tam adı Muhammed Emîn b. Ömer el-Hüseynî ed-Dımaşkî (v. 1252/1836) olup son dönem Hanefî fakihlerinin önde gelenlerindendir. Özel, Ahmed, “İbn Abidin, Muhammed Emîn”, DİA, XIX, 292.

Timurtaşî’nin (v. 1004/1596) Hanefî fıkhına dair Tenvîrü’l-Ebsâr adlı eserine Alâeddin el-Haskefî’nin ed-Dürrü’l-Muhtâr adıyla yaptığı şerhin hâşiyesidir. İbn Abidin, bir şerh olmasına rağmen oldukça veciz bir üslûpla kaleme alınan ed-Dürrü’l-Muhtâr’ın ibarelerini açıklarken sahih, mutemet, zayıf ve tenkit edilen görüşlere işaret etmiş, hükümlerin delillerini incelemiş, daha önce açıklığa kavuşturulamayan bazı meseleleri çözmeye çalışmıştır. Bu arada başvurduğu eserlerdeki yanlışları da düzeltmiştir. Eserin telifinde hemen bütün Hanefî kaynaklarından faydalanan İbn Abidin diğer mezheplerin temel kaynaklarına da müracaat etmiştir. Özel, Ahmet, a.g.md., DİA, XIX, 292.

Kitabın ismi en-Nehrü’l-Fâik’dir. Hanefî mezhebinin temel fıkıh kitaplarından olan Ebü’l-Berekât en-Nesefî’ye ait Kenzü’d-Dekâik’in en önemli şerhlerinden biri Sirâceddin İbn Nüceym (v1005/1596) tarafından hazırlanan bu eserdir. Bölüm başlarında ilgili terimlerin filolojik ve ilmî izahları yapılmıştır. Şâfiî ve Mâlikîler başta olmak üzere diğer mezheplerin görüşlerine de yer verilmiş, bunların alındığı kaynaklar açıkça zikredilmiş, delil olarak kullanılan hadisler değerlendirilerek tahrîci yapılmıştır. Müellif eserinde kardeşi Zeynüddin İbn Nüceym’in el-Bahrü’r-Râik’ine de eleştiriler yöneltmiştir. Ayrıca eserde secili ifadeler ve şiirlerle süslenen bir dil kullanılmış, fıkhî ahkâmla doğrudan alâkalı olmayan edep ve ahlâk ilkelerine de yer verilmiştir. Hükümlerin tesbitinde hukuk metodolojisi kurallarının rolü ve uygulanışı zaman zaman gösterilmiştir. Bkz. Serinsu, Ahmet Nedim, “İbn Nüceym, Serâceddin”, DİA, XX, 235; Yaman, Ahmet, “Kenzü’d-Dekâik”, DİA, XXV, 262.

Küçük lafız farklarıyla bkz. Buhârî, “Savm”, 13; Müslim, “Sıyâm”, 2; Ebû Dâvûd, “Savm”, 4; Nesâî, “Sıyâm”, 18; İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, II, 332; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 484 (thk. Ahmed Muhammed Şâkir); Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, XXIII, 181.

İbn Kudâme diye meşhur olan Ebü’l-Ferec Şemsüddîn Abdurrahmân b. Muhammed el-Makdisî (v. 682/1283) Hanbelî fakihidir. Bkz. Koca, Ferhat, “İbn Kudâme, Ebü’l-Ferec”, DİA, XX, 138.

İbn Kudâme’nin günümüze ulaşan tek eseri eş-Şerhu’l-Kebîr’dir. eş-Şâfî adıyla da anılan eser, amcası Muvaffakuddin İbn Kudâme’nin Hanbelî fıkhına dair el-Muķni’ adlı kitabının şerhidir. Amcasının kendisine bu eseri okutma ve gerekli düzeltmeleri yapma izni vermesi üzerine yine amcasının Hanbelî mezhebinin en meşhur fıkıh kitaplarından olan el-Muġnî’sinden geniş bir şekilde faydalanarak el-Muķni’i şerhetmiş ve bundan dolayı mezhebin müteahhir âlimleri tarafından “sâhibü’ş-şerh” diye anılmıştır. İbn Kudâme eserinde önce el-Muķni’den bir meseleyi zikrederek onu açıklamış, daha sonra bu mesele hakkında amcasının görüşü ile ona muhalif görüşleri tartışarak tercihini belirtmiştir. Belli ölçüde ictihadî bir bakış açısını yansıtmakla beraber bu yaklaşımın Hanbelî mezhebiyle sınırlı olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Koca, Ferhat, a.g.md., DİA, XX, 138.

Buhârî, “Savm”, 11; Müslim, “Sıyâm”, 2; İbn Mâce, “Sıyâm”, 7; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 474 (thk. Ahmed Muhammed Şâkir); İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, II, 422.

Tirmizî, “Sıyâm”, 4; Dârekutnî, “Sıyâm”, h. no: 2174; Hâkim, el-Müstedrek, I, 587; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, IV, 347.

Müslim, “Sıyâm”, 2; Nesâî, “Sıyâm”, 12; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, IV, 344.

Tam ismi Ebü’l-Velîd Süleymân b. Halef b. Sa’d et-Tücîbî el-Bâcî (v. 474/1081) olup Endülüs Mâlikî fakihlerinin önde gelenlerinden, muhaddis ve edebiyatçıdır. Endülüs’te Mâlikî mezhebinin önemli simalarından biri olan Bâcî, aralarında İbn Abdülber en-Nemerî, İbn Mâkûlâ, Ebû Abdullah Muhammed b. Fettûh el-Humeydî, Ebû Ali es-Sadefî (İbn Sükkere), Ebû Ali el-Gassânî el-Ceyyânî, Ebû Bekir et-Turtûşî (İbn Ebû Rendeka) ve kendi oğlu Ebü’l-Kasım Ahmed el-Bâcî gibi ünlü âlimlerin de bulunduğu birçok talebe yetiştirdi. Bâcî Sahîh-i Buhârî’yi rivayet edenler arasında yer aldığı gibi bu eserin Batı İslâm dünyasındaki sahih nüshalarının çoğu Bâcî’nin veya talebesi Ebû Ali es-Sadefî’nin Ebû Zer el-Herevî’den rivayetlerine dayanıyordu. BkzÖzel, Ahmet, “Bâcî”, DİA, IV, 414.

el-Muvatta’ şerhidirBâcî en önemli eseri olan bu kitabını, daha önce kaleme aldığı el-İstîfâ adlı şerhten, fıkhî meseleleri azaltmak, muhaliflerin delillerine yer vermemek ve el-Muvattadaki senedlerle yetinmek suretiyle özetleyerek meydana getirmiştir. Hadisler ve onlardan çıkarılan fıkhî hükümlerin açıklandığı eserde öncelikle İmâm Mâlik ve talebeleriyle diğer önde gelen Mâlikî âlimlerin görüşlerine yer verilmiştir. Bu görüşleri açıklayan ve yer yer kendi tercihlerini belirten Bâcî, diğer mezheplerin görüşlerine de temas etmektedir. Bkz. Özel, Ahmet, a.g.md., DİA, IV, 414.

Tam adı Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî (v. 671/1273) olup Tefsir, hadis ve fıkıh âlimidir. Temel İslamî ilimlerde çok iyi yetişmiş olduğunu eserleriyle ortaya koyan Kurtubî’yi Zehebî “ilimde derya” olarak nitelendirmiş, diğer müellifler de hakkında benzer ifadeler kullanmıştır. Kurtubî eserlerinde Ehl-i sünnet’i savunmuş, başta Mu’tezile olmak üzere İmâmiyye, Râfiziyye, Kerrâmiyye gibi fırkaları eleştirmiştir. Mâlikî olmakla birlikte mezhep taassubuna karşı çıkmış ve taklitçiliği bir metot olarak benimsemediğini dile getirmiştir. Bkz. Altıkulaç, Tayyar, “Kurtubî, Muhammed b. Ahmed”, DİA, XXVI, 455.

Kurtubî’nin en önemli eseri olup geniş hacmine rağmen ilim çevrelerinde büyük ilgi görmüş ve çeşitli baskıları yapılmış bulunan el-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Ķur’ân kastedilmektedir.

el-Müntekâ, II, 38; el-Câmi’, II, 293.

Müellifin Şerhu Müslim diye bahsettiği eser el-Minhâc fî Şerhi Sahîhi Müslim b. Haccâc’tır. Śahîh-i Müslim şerhlerinin en önemlilerinden biri olup 674’ten (1275) sonra telif edilmiştir. Eserde hadislerin senedindeki râviler tanıtılmış, metinlerdeki garîb kelimeler açıklanmış, birbirine zıt gibi görünen hadisler hakkında açıklayıcı bilgi verilmiştir. Nevevî’nin hayatının son iki yılında kaleme aldığı bu muhtasar çalışmanın dikkate değer yanlarından biri Müslim’in el-Câmi’u’s-Sahîh’ine bab başlıkları konmuş olmasıdır. Bkz. Kandemir, M. Yaşar, “Nevevî”, DİA, XXXIII, 46.

Tam adı Ebû Abdillâh Muhammed b. Alî et-Temîmî es-Sıkıllî el-Mâzerî (v. 536/1141) olup Mâlikî fakihi, hadis ve kelâm âlimidir. Mâzerî, gelişme dönemi Mâlikî fıkhının en önde gelen fakihlerinden biri olduğu gibi İbnü’l-Hâcib sonrası devrin eserlerinde ve özellikle muhtasar literatüründe görüşlerine en çok başvurulan âlimler arasındadır. Mâlikî fıkhının klasik dönemini belirleyen Halîl b. İshak’ın el-Muhtasar’ında “kavl” kelimesinin yalnız Mâzerî’nin görüşlerine atıfta bulunmak için kullanılması onun Mâlikî mezhebindeki yerini gösteren en önemli delillerdendir. el-Muhtasar’da bu kelime, Mâzerî’nin diğer fakihlerin ortaya koyduğu görüşler hakkındaki yorum ve tercihlerini, söz konusu kelimeden türetilen fiiller ise Mâzerî’nin şahsına ait tercih ve görüşlerini ifade etmektedir. Mâlikî fıkıh birikimini doğru yansıtma bakımından Lahmî ve İbn Rüşd el-Ced ile birlikte en güvenilir üç müelliften biri kabul edilen Mâzerî, “eş-Şeyh el-Fakîh” olarak adlandırıldığı birkaç eser dışında müteahhirîn Mâlikî literatüründe “İmam” lakabıyla anılmaktadır. Eş’arî düşüncesine bağlılığını kelâm eserlerinin yanı sıra fıkıh eserlerine de yansıtan Mâzerî, bu çalışmalarında çağdaşı olan Mâlikîler’e nispetle Mu’tezile’ye çok daha anlayışlı yaklaşması ve önde gelen Eş’arî âlimlerinin bazı görüşlerini tenkit etmesiyle dikkat çekmektedir. Bkz. Kaya, Eyyüp Said, “Mâzerî”, DİA, XXVIII, 193-194.

Nevevî, Şerhu Müslim, VII, 179.

Buhârî, “Savm”, 11; Müslim, “Sıyâm”, 2; Mâlik, el-Muvatta’, (thk. Muhammed Mustafa el-A’zamî), III, 407; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 11 (thk. Ahmed Muhammed Şâkir); Dârimî, “Savm”, 2.

Müslim, “Sıyâm”, 2; Ebû Dâvûd, “Savm”, 4; İbn Ebû Şeybe, el-Musannef; IV, 156.  ve   şeklinde kullanım için bkz. Mâlik, el-Muvatta’, III, 408; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, IV, 350.

Ufak lafız değişiklikleriyle bkz. İbn Mâce, “Sıyâm”, 7; Abdürrezzak, el-Musannef, IV, 156; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 507.

Müslim, “Sıyâm”, 2; İbn Mâce, “Sıyâm”, 7; Nesâî, “Sıyâm”, 10; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VII, 303 (thkAhmed Muhammed Şâkir); Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, IV, 346.

Buhârî, “Savm”, 11.

Kelime anlamı itibariyle ümm Arapçada anne, ümmî ise anneden doğduğu gibi, tahsil ve eğitim almamış anlamında kullanılır.

Cuma Suresi, 62/2.

İbn Hacer, Fethu’l-bârî, IV, 127.

İsmi tam olrak Ebü’l-Hasen Alî b. Halef el-Bekrî el-Kurtubî (v. 449/1057) olup Buhârî üzerine yaptığı şerh ile bilinmektedir. Şerhu’l-Câmi’i’s-Sahîh’i (Şerhu İbn Battâl ‘alâ Sahîhi’l-Buhârî) Sahîh-i Buhârî’nin ilk şerhlerinden olup aynı eser için daha sonra yazılan şerhlerin vazgeçilmez kaynağı olmuştur. İbn Hacer Fethu’l-Bârî’de, Aynî ‘Umdetü’l-Kârî’de bu eserden faydalanmış, Aynî onun metodunu kendi şerhine esas almıştır. Eserde önce şerhedilecek hadisin râvileri hakkında bilgi verilmiş, hadisin izahı yapıldıktan sonra Mâlikî fıkhı esas olmak üzere hadisten elde edilen fıkhî hükümler kaydedilmiştir. Bkz. Sakallı, Talat, “İbn Battâl el-Kurtubî”, DİA, XIX, 360.

İbârede  şeklinde geçmektedir. “Ta’dîl” kelimesi ıstilâhî bir tabir olması hasebiyle olduğu gibi bırakılmıştır. Taşköprülüzâde’nin ilimler tasnifinde de yer alan Ta’dîl ilmini, gece ve gündüzün uzama ve kısalmasındaki hesapları yapan ilim dalı olarak tanımlamak mümkündür. Bkz. Çaldak, Süleyman, “Taşköprülüzâde’nin Mevzû’âtu’l Ulûm’undaki İlimler Tasnîfi Üzerine”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, XV, Sayı: 2, s. 132.

Bkz. Sıddîk Hasan Han el-Kannevcî, Ebcedü’l-Ulûm, s. 334, Dâru İbn Hazm, 1. Baskı, 1403/2002.

İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ, XXV, 183.

İbn Teymiyye, a.g.e., XXV, 139.

İbn Teymiyye, a.g.e., XXV, 146.

İbn Teymiyye, a.g.e., XXV, 207.

Yunus, 10/5.

en-Nahl, 16/43; el-Enbiyâ, 21/7.

ez-Zümer, 39/ 9.

Menzil kavramı ayın safhalarını tanımlamak için kullanılmıştır ve Arapların bu bilgiyi Hintlilerden aldıkları sanılmaktadır. Ay duraklardan her birine girdiğinde başka başka safhalar gösterir. Eski inanışa göre bu durak yerlerinin hava değişimleri ve bununla ilgili olarak yılın bereketli olup olmaması yani çiftçi takvimi bakımından önemi vardı. Diğer taraftan bu durakların güneş ile beraber batışları da çok önemlidir. Bu konuda Kazvînî’nin şiirlerinde bazı açıklamalar vardır. Ayın durakları Kur’an-ı Kerim’de de zikredilmiştir: “Güneş’i ışıklı ve Ay’ı nurlu kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona konak yerleri düzenleyen O’dur.” (Yûnus, 10/5); “Ay için de birtakım menziller tayin ettik. Nihayet o, kuru hurma dalı gibi (hilâl) bir hale döner.” (Yâsîn, 36/39). Bkz. Dizer, Muammer, “Ay”, DİA, IV, 186.

Tam ismi Ebû Abdillâh Mutarrif b. Abdillâh el-Haraşî el-Âmirî el-Basrî olup tâbiûnun muhaddislerindendir. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer alan Mutarrif’in babasından olan nakilleri Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inde bulunmaktadır. İbn Hacer el-Askalânî el-İsâbe’de onun biyografisine Hz. Peygamber zamanında doğan çocuklar bölümünde yer vermiştir. BkzKandemir, M. Yaşar, “Mutarrif b. Abdullah”, DİA, XXXI, 374.

Dil, edebiyat, Kur’an ilimleri, hadis ve tarih sahalarındaki eserleriyle tanınan Ebû Muhammed Abdullâh b. Müslim b. Kuteybe ed-Dîneverî döneminin önemli ilmî simalarından bir tanesidir. Bkz. Yazıcı, “İbn Kuteybe”, DİA, XX, 145-149.

Tam ismiyle Ebü’l-Hasen Kâdı’l-Kudât Abdülcebbâr bAhmed el-Hemedânî, Basra Mu’tezilesi’nin ünlü kelâmcısı ve Şâfiî fakihidir. Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ve dinler tarihi konularında çeşitli eserler telif eden Kâdî Abdülcebbâr bunların içinde önceliği kelâm ilmine vermiş ve esas olarak bu ilimde temayüz etmiştir. Kâdî Abdülcebbâr kendisinden önceki Mu’tezile âlimlerinin görüşlerini derlemiş, bunları incelemiş ve içlerinden seçim yaparak mezhebi sistematik hale getirmiştir. Bkz. Çelebi, İlyas, “Kâdî Abdülcebbâr (Kelam)”, DİA, XXIV, 105-109.

Hanefî fakihlerinden Rey kadılığı yapmış, aynı zamanda İmam Mâturîdî’nin hocaları arasında sayılan Muhammed b. Mukâtil er-Râzî kastedilmektedir. Hadis ilmindeki yeri açısından birtakım tenkitlere maruz kalmış görünmektedir. Bkz. İbn Hacer, Takrîbü’t-Tehzîb, s. 508; Lisânü’l-Mîzân, V, 388.

Ebü’l-Abbâs Ahmed b. Ömer b. Süreyc el-Bağdâdî, Şâfiî fakihidir. Ebû Ca’fer Muhammed b. Ahmed et-Tirmizî’den (v. 295/907) sonra Irak’ta Şâfiîlerin üstadı olan İbn Süreyc, Şâfiî mezhebini en iyi bilen âlim olarak gösterilir ve Müzenî dâhil İmam Şâfiî’nin bütün öğrencileri ve müntesibi âlimlerden üstün tutulurdu. Kendisine “eş-Şâfiiyyü’s-sagîr” lakabının verilmesi bu konumunu ima eder. Ayrıca “el-Bâzü’l-Eşheb” lakabıyla anılmış olup Şâfiî fıkıh kitaplarında Ebü’l-Abbas künyesiyle de İbn Süreyc kastedilir. Bkz. Özen, Şükrü, “İbn Süreyc”, DİA, XX, 363-366.

Şâfiî fakihi olup tam ismi Ebû Bekr Muhammed b. Alî el-Kaffâl eş-Şâşî’dir (v. 365/976). 15 Şâban 291’de (2 Temmuz 904) Şâş’ta (Türkistan) doğdu. Kaffâl lakabı kilitçilik mesleğinden kaynaklanmakta, aynı lakapla anılan Abdullah b. Ahmed el-Mervezî’den ayırt edilmesi için el-Kaffâl el-Kebîr veya el-Kaffâl eş-Şâşî diye anılmaktadır. Genel olarak tefsir, hadis, kelâm ve fıkıh usulü eserlerinde Kaffâl şeklinde geçen âlim Muhammed b. Ali’dir. Abdullah b. Ahmed’e nispetle az geçtiği fıkıh kitaplarında ise daha çok el-Kaffâl eş-Şâşî olarak zikredilir. Bkz. Kallek, Cengiz, “Kaffâl, Muhammed b. Ali”, DİA, XXIV, 146.

Tam adı Ebü’t-Tayyib Tâhir bAbdillâh et-Taberî (v. 450/1058) olup Şâfiî fakihidir. Kendi döneminde Irak bölgesinde Şâfiî mezhebinin otoritesi haline gelmiş ve Irak Şâfiî fukahası ondan mezhep fıkhını öğrenip sonraki kuşaklara aktarmıştır. Taberî “ashâbü’l-vücûh”tan olup mezhep içinde önemli bir konuma sahiptirNevevî, Şâfiî fakihleri içinde üslûbu ondan daha güzel olan birini görmediğini belirtir. Fıkıh yanında usul, cedel ve hilâf konularında da iyi bir donanıma sahipti. Diğer mezhep ileri gelenleriyle yaptığı ilmî münazaralarda kendi mezhebini başarıyla temsil etmiştir. Tâceddin es-Sübkî, Taberî’nin biri Hanefîlerin Belh fukahasından Ebü’l-Hasan et-Tâlekânî, diğeri dönemin Bağdat Hanefî otoritesi kabul edilen Kudûrî ile girdiği iki münazarayı nakleder. Bkz. Aybakan, Bilal, “Taberî, Ebü’t-Tayyib”, DİA, XXXIX, 314-315.

İsmi tam olarak Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr b. Ferh el-Kurtubî (v. 671/1273) olup tefsir, hadis ve fıkıh âlimidir. el-Câmi’li-Ahkâmi’l-Ķur’ân Kurtubî’nin en önemli eseri olup geniş hacmine rağmen ilim çevrelerinde büyük ilgi görmüş ve çeşitli baskıları yapılmıştır. Bkz. Altıkulaç, Tayyar, “Kurtubî, Muhammed b. Ahmed”, DİA, XXVI, 455.

el-Kurtubî, el-Câmi’li-Ahkâmi’l-Kur’ân, II, 293.

er-Rahmân, 55/5.

Yunus, 10/5.

Ebü’l-Feth Takıyyüddîn Muhammed b. Alî el-Kuşeyrî el-Kūsî, müctehid âlim ve muhaddistir. Aklî ve naklî ilimlere olan derin vukufu yanında ahlâk ve yaşayışıyla da örnek olan İbni Dakiki’l-Îd kaynaklarda “şeyhülislâm, hüccetülislâm” gibi sıfatlarla anılmakta, hadis hâfızı ve müctehid olduğu belirtilmektedir. Takıyyüddin es-Sübkî onun hakkında “mutlak müctehid” tabirini kullanmakta yüzyılın başında gönderilen müceddidlerden olduğu konusunda hocalarının görüş birliği içinde bulunduğunu kaydetmektedir. Talebesi İbn Seyyidünnâs da hocasının, her yüzyılın başında dini tecdid için gönderilen âlimlerden biri olduğunu söyler. Bkz. Özel, Ahmet, “İbni Dakiki’l-Îd”, DİA, XIX, 407-409.

İhkâmü’l-Ahkâm Şerhu ‘Umdeti’l-Ahkâm, Cemmâîlî’nin ahkâm hadislerine dair eserinin şerhidir. Delhi (1313/1895) ve Kahire’de (1342/1923) basılan eser, daha sonra Muhammed Hâmid el-Fıkî ve Ahmed Muhammed Şâkir (Kahire 1374/1955; Beyrut 1407/1987), Taha Sa’d ve Mustafa el-Hevvârî (Kahire 1396/1976) tarafından neşredilmiştirEmîr es-San’ânî İhkâmü’l-Ahkâm üzerine el-’Udde adıyla bir hâşiye yazmıştır (nşr. Ali b. Muhammed el-Hindî, I-IV, Kahire 1379; nşr. Abdülmu’tî Emîn Kal’acî, I-IV, Kahire 1410/1990).

İbni Dakiki’l-Îd, İhkâmü’l-Ahkâm, II, 17.

Ebü’l-Hasen Takıyyüddîn Alî b. Abdilkâfî b. Alî b. Temmâm es-Sübkî (v. 756/1355) fürû-i fıkıh alanında döneminde Şâfiî mezhebinin en önde gelen temsilcisi olduğu tartışmasız kabul edilmektedir. Özellikle bu mezhebin uygulama yönüne olan katkısı dikkate değerdir. Uzun yıllar kādılkudâtlık yaparken kazandığı birikimi fetvalarına yansıtmıştır. Eserlerinde ele aldığı fıkıh problemleri dönemin sosyal tarihi için zengin bir malzeme içermektedir. Oğlu Tâceddin es-Sübkî ile mukayese edildiğinde kendisinin fürû-i fıkıh, oğlunun ise usûl-i fıkıh yönüyle temayüz ettiği görülür. sayfa 15. Bkz. Aybakan, Bilal, “Sübkî, Takıyyüddîn”, DİA, XXXVIII, 15.

Müellifin el-’Alemü’l-Mensûr  diye verdiği kitap aslında el-’Alemü’l-Menşûr fî İsbâti’ş-Şühûr  ismini taşımaktadırEser Tâcüddîn İbnü’s-Sübkî’nin babası Ebü’l-Hasen Takıyyüddîn Alî b. Abdilkâfî’ye (v. 756/1355) ait görünmektedirBkz. Aybakan, Bilal, “Sübkî, Takıyyüddîn”, DİA, XXXVIII, 14-15. Onun başlayıp tamamlayamadığı bir kısım eserleri de oğlu Tâcüddîn İbnü’s-Sübkî tamamlamış, bu sebeple baba ile oğulun bazı eserleri kimi zaman birbirine karıştırılmıştır. Bkz. Aybakan, Bilal, “Sübkî, Tâceddin”, DİA, XXXVIII, 12.

Kaynaklarda yıldız ilminin bu kısmı ilmü’t-te’sîr olarak isimlendirilmiştir. Yıldızların insanlar ve olaylar üzerinde etkisi olduğuna inanmak, yıldızların gaybı bilmek için bir sebep olduğunu iddia etmek, yıldızların hayır ve şerrin meydana gelmesine sebep olduğuna inanmak bu kapsamda değerlendirilmiştir. İslam fukahası te’sîr ilminin bâtıl olduğunu, azıyla da çoğuyla da ilgilenmenin haram olduğunu hükme bağlamışlardır. Bkz. Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, III, 256.

Yıldız ilminin bu kısmı ise ilmü’t-tesyîr olarak isimlendirilmiştir. Yıldızların hareketine bakarak din ile ilgili bazı bilgiler edinmek bu kabildendir. Kıblenin yönünü tayin etmek, filan yıldızın gecenin üçte birinde kıble yönünde olması, filan yıldızın gecenin dörtte birinde kıble yönünde olması gibi. Yıldızların hareketine bakarak dünya ile ilgili faydalar sağlamak da tesyîr ilmî bünyesinde kabul edilmiştir. Yıldızların hareketine bakarak yönleri ve mevsimleri tayin etmek gibi… İfade ettiği maslahata göre bu ilmin bazısını öğrenmek vacip, bazısını öğrenmek câiz ve bazısını öğrenmek de mubah olarak değerlendirilmiştir. Bkz. Münâvî, et-Teysîr bi-Şerhi’l-Câmi’i’s-Sağîr, I, 452; Feyzu’l-Kadîr, III, 256.

Muhammed Bahît, 21 Aralık 1914’te Mısır başmüftüsü olmuştur. Mısır başmüftülüğünden emekli olduktan sonra (1921) evine çekilip tedrisle ve fetva vermekle meşgul oldu. Hanefî fıkhının inceliklerini ve Şâfiîlerle Hanefîler arasındaki ihtilâfları çok iyi bildiği için zamanının fıkıh otoritelerinden sayılan Bahît, İslâm dünyasının her tarafından çeşitli fıkhî meselelerle ilgili soruları içeren mektuplar alır, evi fetva soranlarla dolup taşardı. Fetvalarının yazımı ve çeşitli ülkelerdeki talebelerine ulaştırılması için özel kâtipler tutmuştu. Bu kâtiplerin aylık ücretleriyle talebelerine gönderdiği mektup ve kitapların posta masraflarını bizzat karşılayan Bahît 20 Receb 1354’te (18 Ekim 1935) Kahire’de vefat etti. Bkz. Kallek, Cengiz, “Bahît Muhammed”, DİA, IV, 488-489.

Sözlükte “örtmek; kararmak” anlamlarına gelen küsûf, Güneş için kullanıldığında Ay’ın Güneş’le Dünya arasına girerek Güneş ışığını engellemesi yani güneş tutulması olayını ifade eder. Bkz. Yaşaroğlu, M. Kamil, “Küsûf”, DİA, XXVI, 576.

Küsûf kelimesiyle anlam bakımından ilişkili olan ve sözlükte “batmak, görünmez olmak” mânasına gelen husûf ise Ay ile ilgili olarak kullanıldığında Dünya’nın Ay ile Güneş arasına girerek Ay’ın yüzeyine Güneş ışığının ulaşmasını engellemesi yani ay tutulması demektir. Bkz. Yaşaroğlu, M. Kamil, a.g.md., DİA, XXVI, 576.

Muhammed Allâl el-Fâsî (v. 1910-1974), Faslı devlet ve fikir adamıdırFas’ta doğdu. Tahsilini Karaviyyin Üniversitesi’nde tamamladı. Aynı üniversitede ve üniversite sonrası İslâmî eğitim veren Rabat’taki DârülHadîsi’l-Haseniyye’de görev yaptı. Selefiyye hareketi içinde yer aldı ve Fransız sömürge yönetimine karşı baş gösteren siyasî mücadelelere katıldı. Bu faaliyetlerinden dolayı bir süre Tâzâ’da göz hapsinde tutuldu; 1931 yılında serbest bırakıldı. Diğer genç Faslı milliyetçilerle birlikte 1934’te Kütletü’l-Ameli’l-Vatanî’yi kurdu. Liderler arasındaki görüş ayrılıkları üzerine bu teşkilât 1937 yılında, Allâl el-Fâsî’nin önderlik ettiği el-Hizbü’l-Vatanî ve Vezzânî’nin başında bulunduğu el-Hareketü’l-Kavmiyye adlarıyla ikiye bölündü. Sömürge yönetimine karşı sürdürülen faaliyetler ve ortaya çıkan gelişmeler üzerine liderlerin birçoğu tutuklanarak hapse atıldı veya sürgüne gönderildi. Allâl el-Fâsî de 1937-1946 yılları arasında Gabon’da sürgünde yaşadı. Fas’taki arkadaşları tarafından 1943’te kurulan İstiklâl Partisi’nin (Hizbü’l-İstiklâl) liderliğine getirildi ve 1946 yılında Gabon dönüşü fiilen partinin başına geçti. Ancak 1947’de Kahire’ye kaçmak zorunda kaldı ve orada kurduğu Mektebü’l-Mağribi’l-Arabî adlı merkezden İspanyol ve Fransızlar’a karşı geliştirilen direniş ve bağımsızlık hareketlerini yönlendirdiKuzey Afrika bağımsızlık hareketleri liderlerinden Abdülkerîm el-Hattâbî başkanlığında Kahire’de kurulan Kuzey Afrika Kurtuluş Komitesi’nin (Lecnetü Tahrîri’l-Mağribi’l-Arabî) genel sekreterliğine getirildi (1955). Fas’ın 1956’da bağımsızlığını kazanması üzerine ülkesine döndü ve Rabat’ta İmam V. Muhammed Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim görevine başladı. Bir süre yalnız parti çalışmaları ve neşir faaliyetiyle meşgul olarak hükümette görev almaktan uzak durdu. 1957’de çıkarmaya başladığı haftalık Le Sahara Marocain gazetesinin yayımını sürdürdü; 1962’de de aylık el-Beyyine dergisini çıkardı. Bu yayın organlarında, savunduğu Arap birliği ve panislâmizm hareketi hakkındaki görüşlerini ortaya koydu. 1960’ta tekrar İstiklâl Partisi liderliğine getirildi. 1961’de kurulan hükümette vakıflar ve dinî işlerle görevli devlet bakanı oldu. On sekiz ay bu görevde kaldıktan sonra partili diğer iki bakanla birlikte hükümetten ayrıldı (1963). Siyasî ve kültürel faaliyetlerle dolu hareketli bir ömür geçiren Allâl el-Fâsî, bir davet üzerine gittiği Romanya’da devlet başkanı ile Filistin ve Batı Sahra meseleleriyle ilgili olarak yaptığı görüşme sırasında öldü (13 Mayıs 1974). Birçok eseri bulunmaktadır. Bkz. Bilge, Mustafa L., “Allal el-Fâsî”, DİA, II, 504.

Dünyanın kürevi olması sebebiyle hilâlin bir yerde görülürken başka yerde görülmemesi mümkündür. Buna “ihtilâf-ı metâli” yani ayın doğuş yer ve vakitlerinin farklılığı denilir. Oruca başlarken, ihtilâf-ı metâli’e itibar edilip edilmeyeceği konusunda İslam âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefî mezhebine göre ayın görülmesinde ihtilâf-ı metâli’e (ayın görüldüğü yerler arasındaki farklılığa) itibar edilmez. Dolayısıyla dünyanın herhangi bir yerinde hilâl görüldüğü takdirde, bundan haberdar olan bütün Müslümanların oruca başlaması gerekir. (İbn Abidin, Reddü’l-Muhtâr, II, 393-394) Şâfiîler ise, ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmesi gerektiğini, dolayısıyla dünyanın herhangi bir yerinde görülen hilâlin, oraya uzak yerler için geçerli olmayacağını belirtmişlerdir. (Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, Beyrut 1997, I, 619-620) 1978 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen “Ru’yet-i Hilâl Konferansı”nda, dünyanın herhangi bir bölgesinde görülen hilâl ile bütün Müslümanların oruca başlayacakları kararı alınmıştır: “Hilâl’in ru’yet edilebilmesi için belli bir yer şart değildir. Yeryüzünün herhangi bir bölgesinde hilâl’in ru’yet’i mümkün olursa, buna istinaden ayın başladığına hükmetmek doğru olur. İslam dünyasının birlik ve beraberliğini sağlamak için ru’yet’in ilanı, müteakip maddede işaret edilen Müşterek Hicrî Takvim’in tespitleri uyarınca Mekke-i Mükerreme’de tesis edilecek olan rasathane tarafından yapılmalıdır.” Bkz. 4. Madde.

en-Nahl, 16/43; el-Enbiyâ, 21/7.

Miladî 1986 senesine tekabül etmektedir.

Kasâme, fâili meçhul cinayetlerde cezaî ve malî sorumluluğu tesbit amacıyla cinayetin işlendiği bölge insanlarının veya maktulün yakınlarının yemin etmesi usulünü ifade eden fıkıh terimidir. Makale sahibinin Hanefîlere göre ifade ettiği husus; bir bölgede bir kimse öldürülmüş olarak bulunduğunda bölge halkından elli erkeğin o kimseyi öldürmediğine ve öldüreni de bilmediğine dair Allah adına yemin etmesidir (Serahsî, el-Mebsût, XXVI, 106; Kâsânî, el-Bedâ’i’, VII, 286). Bkz. Bardakoğlu, Ali “Kasâme”, DİA, XXIV, 528, 529.

İbn Abidin’in talikatını içeren bu hâşiyesi Minhatü’l-Hâlik ‘ale’l-Bahri’r-Râik ismini taşımaktadır. Ebü’l-Berekât en-Nesefî’nin fıkha dair Kenzü’d-Dekâik adlı eserine Zeynüddin İbn Nüceym’in el-Bahrü’r-Râik adıyla yazdığı şerhin hâşiyesi olup bu şerhin kenarında basılmıştır (I-VIII, Kahire 1311; I-IX, nşr. Zekeriyyâ Umayrât, Beyrut 1418/1997). Bkz. Özel, Ahmet, “İbn Abidin, Muhammed Emîn”, DİA, XIX, 293.

İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik, II, 289.

İbn Abidin, Reddü’l-Muhtâr, V, 176.

İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ, XXXV, 174-175.

el-Bakara, 2/185.

Ru'yet-i Hilal
KAMERÎ AY BAŞLANGIÇLARINI STANDART HALE GETİRME NOKTASINDA İSLAMÎ GÖRÜŞLER
10:23
34:23