Ru'yet-i Hilal

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

RU’YET-İ HİLÂL ÜZERİNE MÜLAHAZALAR

Hamdüsenadan, salat ve selamdan sonra Türkiye hükümetinin, sizler gibi araştırmacı uzmanların ele alacağı, detaylı teknik konuların işleneceği böyle bir toplantıya beni de davet etmekle şahsımı onurlandırdığını ifade etmeliyim. Ben, bu gibi konularda görüş beyan edebilecek konumda değilim. Ne bir fıkıhçıyım ne de astronomi uzmanı olan bir bilim adamı. Ne var ki bu konular her bir Müslümanı, özellikle de Ekvator’dan uzaktaki ülkelerde oturanları birebir ilgilendiren meselelere ilişkindir.

Müslümanlar, Allah Resulü (s.a.s.)’nün kendilerine öğrettiğinden beri ibadetlerinde en ufak bir tebdil ve değişikliğe gitmemelerinden ötürü kıvanç duymayı ve Allah Teâlâ’ya şükretmeyi hak etmektedirler. Bugün ne Yahudiler Hz. Musa gibi ne de Hristiyanlar Hz. İsa gibi namaz kılmakta; oruç tutup ibadet etmektedir. Din bilginleri, Allah’ın emirlerini değiştirince, Yüce Allah, onlara bir peygamber göndererek söz konusu emirleri vahyin aslında olduğu gibi yenilemiştir. Dolayısıyla Din, kendisinde en ufak bir tasarrufta bulunulamayacak, mukaddes bir emanet olarak görülmelidir.

Her bir Müslüman, dünyanın çeşitli yerlerindeki dindaşlarıyla ibadet görüntülerine varıncaya kadar birlik içerisinde olmak ister. Ne var ki insanların çoğu, dünyanın çeşitli yerlerindeki ümmet bireyleri arasında bazı konularda yekpare olmanın mümkün olmadığını, haddizatında Yüce Allah’ın bunu murat etmiş olmadığını bilmezler.

Örneğin, Asya ve Amerika arasından; yakınlıklarına rağmen Fiji adalarıyla Samoa arasından geçen zamanlama çizgisine baktığımızda; Fiji adalarında ve Yeni Zelanda da cumartesi öğlen saatleri hüküm sürerken, Samoa’da cuma gününün öğlen saatleri aynı anda yaşanmaktadır. Bu zamanlarda İstanbul’da sabah saat yedi de sabah namazını kıldığımızda, bizimle Pasifik okyanusu ülkelerinde oturanlar arasında on iki saatlik bir fark oluşacak, böylelikle bizim sabahımız, onların akşamı olacaktır. İstanbul’da kış iken Arjantin de yaz mevsimi olacaktır. Kuzey Kutup ile Güney Kutup vakitleri arasında ise altı aylık bir fark vardır.

Özellikle ramazan ayında hilâlin görülmesi noktasında, farklı ülkeler arasındaki bir günlük farkın oluşması, yeni bir durum olmadığı gibi garipsenecek bir hususta değildir. Bu fark, öteden beri her zaman vaki olmuştur. Öyle ki biz bu farklılığın izlerini, sahih hadis kitaplarında yer alan verilere göre, sahabe dönemine kadar sürebiliyoruz. Nitekim sahabe, o zamanlar üç kıta boyunca uzanan bir devleti yönetiyordu. Buna rağmen bu mesele, onların kafalarını karıştırmamıştır. Çünkü onlarca daha önemli olanı, onlardan uzaktaki beldelerde oturanların ne zaman ibadet edeceği değil; ibadetin huşu içerisinde eda edilmesiydi. Ne var ki bugün bu mesele, dergilerde bayramların iki Müslüman ülke arasında bir veya iki günlük farkla kutlandığını okuduğumuzda veya iletişim araçlarından bu gibi haberleri duyduğumuzda (Allah biliyor ya bir sebebe binaen ya da sebepsiz yere) bizde kafa karışıklığı uyandırmaktadır. Bu mesele, havanın kapalı olması gibi hususların dışında bir realitedir.

Allah Teâlâ’nın takdirinin bir sonucu ve Ay’ın Dünya etrafındaki yörüngesindeki hareketi sebebiyle hilâlin bir ülkede görülürken bir diğerinde görülmemesi, gayet normal ve doğal olan bir husustur. Örneğin biz, hilâli Endonezya’da göremez iken Fas’ta görebiliyoruz. Bunlar, astronomi ilminin basit konularındandır. Müslümanların tek bir günde bayram kutlamalarını yapmasını istemek, ne şer’in murat ettiği ne de tasvip ettiği; mücerret duygusal bir meseleden ibarettir. Ben şahsen, bayramın Kuala Lumpur’da pazartesi günü kutlanırken İstanbul veya Paris’te pazar günü kutlanmasında hiçbir sakınca görmemekteyim. Şu var ki, bu konuyu sükûnetle enine boyuna ele almak durumundayız:

Eski çağlardan beri insanoğlu, açık ilmî gerekçelerden ötürü Güneş ve Ay’ın periyodik düzenli hareketlerini; günleri, gün doğumu ve batımıyla, ayları da hilâl aracılığıyla hesaplayarak bir zaman ölçüsü ve göstergesi olarak kullanagelmiştir. Daha sonraları, güneş yılıyla kamerî yılın arasındaki farkı ve fazlalığı görmüş, Arabistan örneğinde (Haram ayları) erteleme metodunu türetmiş ve şemsî yılla kamerî yılın eşitlenmesi içinde her kamerî yıla belli sayıda gün eklemiştir. Bu, daha çok tarımla alakalı ihtiyaçlara binaen düzenlenen bir uygulama olarak tezahür etmiştir. Nitekim bazı ayetler bu duruma işaret etmektedir:

1. “Sana, hilâlleri (ayın evrelerini) soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.” (Bakara, 2/189)

2. “Güneş’i ışıklı, Ay’ı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için Ay’a menziller tayin eden O’dur.” (Yûnus 10/5)

3. “Biz geceyi ve gündüzü birer nişan olarak yarattık. Nitekim Rabbinizin nimetlerini arayasınız, ayrıca yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye gecenin nişanını siler, aydınlatıcı olarak gündüzün nişanını getiririz. İşte biz her şeyi açık açık anlattık.” (İsra, 17/12)

4. “Güneş kendisine ait yerleşik bir düzene göre hareket eder. Bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir. Ay için de menziller belirledik; sonunda o, hurma salkımının (ağaçta kalan) yıllanmış sapı gibi olur. Ne Güneş’in Ay’a yetişip çatması uygundur ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzüp gider.” (Yasin, 36/38-40)

5. “Doğrusu Allah’a göre ayların sayısı, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına uygun olarak on ikidir; bunlardan dördü haram aylardır. İşte doğru olan hesap budur… (Haram ayları) ertelemek, inkârcılığı artırmaktan başka bir şey değildir, inkârcıların daha da sapmasına yol açmaktadır. Onlar ayların sayısını Allah’ın yasakladığı aylara uyarlamak üzere, bu ertelemeyi bir yıl helâl bir yıl haram sayıyorlar ki, böylece Allah’ın haram kıldıklarını meşru hâle getirsinler. Bu yaptıkları kötü işler kendilerine güzel görünüyor. Allah inkârcılar topluluğunu doğru yola iletmez.” (Tövbe, 9/36-37)

Cahiliye dönemi Arapları, kamerî takvimi şemsî takvime erteliyor/nesi’ yapıyorlardı. Kur’an ise aylarla ilgili bu nizam ve düzen üzerine nesî’ adıyla yapılan söz konusu uygulamaları ilga etmiştir. Halifeler, hicret yılından başlamak üzere, kamerî takvimi sadece ibadetler için değil idarî hususlar içinde kullanır olmuşlardı. Zaten bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.), arazi ürünlerinin zekâtıyla altın ve gümüş, hayvanlar, ticaret malları, madenler gibi diğer kalemlerin zekât verme vaktini ayırmıştı. Yine şüphe yok ki o zamanlar zekât görevlilerinin maaşı, ay takvimine göre veriliyordu. Ve bu uygulama, en ufak bir zorluğa bile yol açmamış; bilakis, Maliye Bakanlığına pek çok fayda sağlamıştı.

Şöyle ki her bir otuz güneş senesi boyunca İslam ülkelerinin halkları, kamerî takvim hesaplarına binaen üzerlerine terettüp eden vergileri otuz bir kez vermişlerdir. Yani hükümet, her otuz sene içerisinde bir senelik vergiyi fazladan almıştır. Gelirlerin hepsi görevlilerin maaşına harcanmadığından böylelikle devletin hin-i hacette halkın ihtiyaçlarını karşılayabileceği mal varlığı da bulunur olmuştur.

Bizler, bu toplantıda hilâlin görülmesini mevzu-bahis etmekteyiz. Hilâlin doğması ile görülmesi arasındaysa fark vardır. Hilâlin görülmesi, aylara göre günün veya gecenin herhangi bir saatinde vaki olabilirken; ayın başlangıcı, ülkelerin herhangi birinin ufkunda gerçekleşen günbatımından sonra hilâlin görülmesine yetebilecek bir sürede doğmasına binaen insanlarca görülebilecek büyüklükte tezahür etmesiyle gerçekleşir. Ay’ın hareket ve evreleri, yaratılışı itibariyle belli bir düzende olmuş böylelikle hilâlin görülebilmesi, ne çok ne de az, her bir yirmi dokuz ya da otuz günde ancak bir defa mümkün olabilmiştir. Astronomik hesaplara göre, iki ay peş peşe yirmi dokuz gün gelebileceği gibi üç ay peş peşe otuz günde gelebilir.

Gerçekte ayın yörüngesindeki hareketi, -Paris Rasathanesinde de gözetlendiği üzere- yirmi dokuz gün ve aylara göre dört ila yirmi saat arasında değişen sayıdaki saatler içerisinde gerçekleşmektedir. Bu yüzden normalde hava kapalı olmadığı halde hilâl, örneğin Endonezya’dan görülemezken birkaç saat sonra Pakistan, Irak, Mısır, Türkiye, Fransa veya Amerika’da görülmesi imkân dâhilindedir. Hilâlin görülebilmesini etkileyen tek amil, doğuluk ya da batılık değildir, kuzey ve güney farkı da hilâlin görülebilmesini etkilemektedir. Bunun sebebi de kuzey yarımküre ile güney yarımküre arasındaki mevsimsel değişikliktir. Yaz aylarında kuzey yarımküre de gündüz geceden daha uzundur. Aralık ayında kuzey yarımkürede, gündüzü kısa süren kış mevsimi hüküm sürerken aynı vakitlerde güney yarım kürede gündüzü uzun süren yaz mevsimi yaşanmaktadır. Böylelikle kuzey ve güney yarımkürelerde bulunan ülkelerin günbatımları arasında saatlere kadar varan bir farklılık söz konusu olmaktadır. Bu farklılığın süresi ise, herhangi bir ayda güneşin erken battığı yerlere kıyasla güneşin epeyce geç battığı yerlerde gün batımı sonrası ayın doğması ve hilâlin görülebilmesi için yeterli bir süredir.

Bu araştırmadan, hilâlin bir ülkeden görülürken bir diğerinden görülememesi, hesap yanlışlığından veya hilâle bakan kişinin ihmalinden kaynaklanmadığını; Allah Teâlâ’nın yaratmasındaki düzenden neş’et ettiğini anlamaktayız.

İmam Ebu Hanife’nin “Doğuda görülen hilâl, batıya orucu vacip kılar” sözünü modern bilim de doğrulamaktadır. Fakat bunun aksi söz konusu değildir. Yani hilâlin bir ülkede görülmesi, o bölgenin doğusundaki bir ülkeye orucu gerekli kılmaz. Bana; Malezya hükümetinin, ülkesinde hilâlin görülüp görülmediğine bakmaksızın Mekke-i Mükerreme’nin ru’yetiyle amel edilmesini gerekli gördüğü haber verildiğinde bir hayli şaşırmıştım. Zaten bu yanlış anlayış, astronomi ilmî tarafından da desteklenmemektedir.

Peygamberimiz (s.a.s.)’in “Hilâli (ramazan hilâli) görünce oruca başlayınız ve hilâli (şevval hilâli) görünce bayram ediniz.” emrini sahabe, mahallî/yerel görme olarak ele almıştır. Nitekim Ebû Dâvûd’un “Hilâl Bir Memlekette Başka Ülkelerden Bir Gece Önce Görüldüğü Zaman (Ne Yapılır?)” başlığı altında (Śavm, 9’da) rivayet ettiği hadiste şu bilgi kaydedilmektedir:

Küreyb’den rivayet edildiğine göre, Haris’in kızı Ümmü’l-Fadl, Küreyb’i Şam’da olan Muaviye’ye göndermiş. Küreyb: “Şam’a varıp Ümmü’l-Fadl’ın istediğini yerine getirdim. Ben daha Şam’da iken ramazan hilâli görüldü. Biz hilâli cuma gecesi gördük. Sonra ayın sonunda Medine’ye geldim. İbn Abbas (r.a.) benden (bazı şeyler) sordu. Sonra sözü hilâle getirip; hilâli ne zaman gördünüz? dedi. Cuma gecesi gördüm, dedim. Onu, sen de gördün mü? dedi. Evet, (ben de gördüm) herkes de gördü ve Muaviye de Şamlılar da oruç tuttu, dedim. Ama biz, hilâli cumartesi gecesi gördük ve otuza tamamlayıncaya veya (şevval) hilâli(ni) görünceye kadar oruç tutmaya devam edeceğiz, dedi. Muaviye’nin hilâli görmesi ve oruç tutması yetmez mi? diye sordum. Hayır, Resulullah (s.a.s.) böyle emretti, cevabını verdi.”

Hadiste geçen bu konuşmanın ay içindeki günü, Şam’ın ru’yetine göre ayın otuzu; Medine’nin ru’yetine göre ise ayın yirmi dokuzu idi. Ne yazık ki bu olayın devamı, rivayette yer almadığından, bizim meçhulümüzdür. Bilahare ne olduğu, ne yapıldığı zikredilmemektedir. Acaba Medine’de yirmi dokuzuncu günün akşamı hilâli gördüler mi, yoksa ayı otuza mı tamamladılar? Şam’dan gelenler ise bayram namazını Medinelilerle beraber kılmak için oruç tutmaksızın bir gün daha mı beklediler? Soruları belirsiz kalmaktadır. Her halükarda yukarıda geçen ifadelerde Hz. Peygamber’in bu gibi tabii durumlarda ne yapılacağına dair emrinin sarahati söz konusu olduğu unutulmamalıdır.

Evet, bu meselenin dışında birtakım başka problemlerde söz konusudur. Örneğin ben, ikliminden ötürü normal şartlarda senenin sekiz ayı boyunca hilâlin görülebilmesinin mümkün olmadığı Fransa’dan geliyorum. Atalarımızın Atlantik Okyanusunu, karanlıklar denizi olarak adlandırmalarının sebebi de muhtemelen buydu. Açık gökyüzüne sahip yerlerdeyse -kamerî ay hesabına göre- yirmi beşinci günde dahi hilâli rahatlıkla görebiliriz. Bunun bir benzeri Hicazda da vaki olmuş ve Hac tarihini değiştirmişlerdi. Bunu ben, başka ülkelerde de gördüm. İşte bu sebepten ötürü, özellikle de hilâlin altı aydan fazla görülemediği ülkeleri de göz önünde bulundurarak kendimizi, hilâli çıplak gözle görebilmekle sınırlandırmaktansa astronomik hesapları da itibara almayı engel bir durum görmüyorum.

Bu görüşüm beni, buna mümasil başka bir durumu ele almaya götürüyor. Şöyle ki: Ekvator çizgisi boyunca güneşin doğuş ve batışı, gece ve gündüzün kabaca on iki saat olduğu bir zaman diliminde yıl boyunca yaklaşık olarak aynı saatlerde, gerçekleşmektedir. Fakat kutuplarda yaz ve kış aylarının gece ve gündüz süreleri, gündüz ile gecenin eşit olduğu İlkbahar Ekinoksu ve Sonbahar Ekinoksu haricinde farklılaşmaktadır. Bu dönemde kuzey ve güney yarım küre de, güneş ışınları öğle vakti Ekvator’a 90°’lik açı ile düşer. Gölge boyu Ekvator’da sıfırdır. Güneş ışınları bu tarihten itibaren güney yarım küreye dik düşmeye başlar. Bu tarihten itibaren güney yarım kürede gündüzler, gecelerden uzun olmaya başlar. Kuzey yarım kürede ise tam tersi olur. Bu tarih güney yarım kürede ilkbahar, kuzey yarım kürede sonbahar başlangıcıdır. Dünyada gece ve gündüz birbirine eşit olur.

Örneğin Paris’te haziran ortası güneş, 08.42’de doğarken; 19.55’te de batmaktadır. Norveç’in kuzeyindeyse ülkenin 66. enlem çizgisi boyunca haziran 13-29 arası 16 gün süreyle, 68. enlemde 26 Mayıs – 17 Temmuz arası 51 gün süreyle, 70. enlemde 17 Mayıs – 27 Temmuz arası 71 gün süreyle, 72. enlemde 9 Mayıs – 4 Ağustos arası 86 gün süreyle güneş hiç batmamakta, hep ufukta görünür kalmaktadır. Nitekim İngiltere’deki deniz iklimi de bunu desteklemektedir. Bu tarihten altı ay sonra da gündüzün yerini gece almakta bu sefer uzun geceler oluşmakta, güneş ise hiç doğmamaktadır.

Diğer taraftan açıkça “Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara, 185) diyen Kur’an’ı Kerim’in yukarıda anılan bölgelerde oturan Müslümanlardan söz konusu uzun süreler boyunca oruç tutmalarını istemeyeceği de aşikârdır. Bu arada belirtmek gerekir ki, böyle yerlerde cuma namazı meselesi de başka bir problemdir. Örneğin bu aylarda Norveç’in güneyinde cuma şartları oluşuyorken ülkenin kuzeyinde cuma şartları oluşmaz. Hakeza zekâtın eda edilme vaktinin teşekkülü de böyledir.

Şu var ki babalarımız, bu gibi problemlere yönelik çözümü, sahih kaynaklarda yer alan Hz. Peygamber’in sözlerinden birinde, Deccalın fitnesinden ve çıkış zamanından bahseden rivayetlerde bulmuşlardır. “Deccal hadisindeki ‘Ey Allah’ın Resulü! O, yeryüzünde ne kadar kalacaktır? Kırk gün kalacak; ancak onun bir günü bir sene gibi, bir günü bir ay gibi, bir günü bir hafta gibi, diğer günleri ise sizin şimdiki günleriniz gibi olacaktır.” Dedik ki: ‘Ey Allah’ın Resulü! Bir sene gibi olan günde bize bir günlük namaz yetecek mi?’ Şöyle buyurdu: ‘Hayır (yetmez), siz o uzun günde, normal günlerinizdeki her namaz vakti kadar namazı, takdir ederek kılın!” (Müslim, “Fiten”, 110) ifadesi bu çözüme ışık tutmuştur.

Kutuplarda ve kutuplara yakın bölgelerde olduğu gibi vakitlerin oluşmaması açısından Deccal’in çıkacağı zamanlara benzer zamanlara sahip yerlerde yaşayan Müslümanlar, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, “Deccâl hadisi”ndeki normal olmayan günlerde namaz vakitlerini “takdir edin” (Müslim, “Fiten”, 110) talimatını yani, güneşin hareketlerini hesap ederek değil, İlahî saatin hareketini hesap ederek namazınızı kılın anlamında ele alarak davranmak durumundadır.

Öte yandan 72. enlemde 9 Mayıs – 4 Ağustos arası 86 gün sürelik, yani yaklaşık olarak üç aylık bir fark varsa, bu farkın her iki kutba yaklaştıkça çok daha fazla olacağı anlaşılacaktır. Mes’udî ve Birunî’nin kendi zamanlarında aktardıkları ve günümüz modern bilimin de yanlış bulmadığı üzere, oralarda altı ay süren bir gün olduğu gibi altı ay müddetinde bir gece de vardır.

Deccâl hadisinde vaktin oluşmadığı dönemlerde namaz vakitlerinin takdir ile belirlenmesi bir esas olarak konulmuşsa da hadis tadkirde hangi ölçünün dikkate alınması gerektiği konusunda bir izah getirmemiştir. Acaba Medine vakitleri mi esas alınacak, Ekvator çizgisininki mi yoksa bir başka yer mi? Eski âlimlerin bir kısmı, vakitlerin oluştuğu en yakın yerler esas alınır demekle birlikte, işin tafsilat ve detayına girmemişlerdir. İlgili bölgeleri görmedikleri ve bizzat oralarda yaşamadıkları için konuyu enine boyuna ele almamaları anlaşılır bir durumdur.

Bildiğime göre, çağımızda bu meseleye ilk eğilen Haydarabat ulema meclisidir. Yaklaşık elli sene kadar önceki -bulunma şansına benimde erdiğim- bir toplantıda, vakitlerin tayininde güneş hareketlerinin dikkate alınacağı ve ona göre belirleneceği son enlem dairesinin 45. enlem derecesi olacağı kararını oy birliğiyle almışlardı. Bunun anlamı, güneş hareketlerinin vakitlerin belirlenmesinde esas alınacağı son şehirler Asya da Urumçi, Avrupa da Prut ve Bükreş, Amerika kıtasında Kanada/Halifax ve Şikago şehridir. Buralardan itibaren 90. dereceye kadar kuzey Kutup bölgesi ise 45. derece vakitlerine göre ele alınacaktı. Haydarabad dergilerinde de basılmış olan yazıda yer alan delillerine bakıldığında bu dereceyi esas almalarının dayanağının şöyle olduğunu görüyoruz: Güney ve kuzey kutuplarındaki 45. enlem derecelerine dıştan bakıldığında bu enlem çizgilerinin yerküreyi iki eşit parçaya böldüğü anlaşılmaktadır. Gerçekte ise bunlardan birisi, dünyada yaşanılan yerlerin 4/3’ünden fazlasını kapsamaktadır. Ayrıca sahabe, o mıntıkalara kadar ulaşmış ama Medine ya da bir başka yerin vakitlerini esas alarak değil güneşin hareketlerine göre tespit edilen yerel vakit uygulamasını esas almaya devam etmişlerdir.

İkindi ve Yatsı Namazlarının Vakti

Asli gölge, yani bir şeyin öğle vakti yere düşen gölge uzunluğu, (Mezhepler arası ihtilaflara binaen) bir ya da iki katına çıkınca ikindinin vakti başlamış olur. Bu tasvirle demek istedikleri, zeval ile gurubun arasındaki zamanın yarısının teşekkül etmesi gerekliliğidir. Ne var ki gölgeyi esas alarak namaz vakitlerini ayarlamak, Ekvator çizgisinden uzaktaki ülkelerde, örneğin İngiltere ve Almanya da mümkün olmaz. Özellikle de ikindi vaktinin tespiti için fukahaca belirlenen gölge uzunluğundan çok daha fazlasına ihtiyaç duyulan aylarda ilgili gölge ölçüsü, sağlıklı bir sonuca yol açmaz.

Yine âlimlerimiz, yatsı namazının vaktinin, şafağın kaybolmasından itibaren başladığını söylemektedir. Paris rasathanesindeki görevliler ise, Fransa da bazı aylarda şafağın fecrin doğuşundan önce kaybolmadığını teyit etmektedir. Mülahaza edilen bir başka husus ise, Fecr-i sâdıkın doğmasından güneşin doğmasına kadar olan sürenin gün batımı ve şafağın kaybolması arasındaki sürenin benzeri olmasıdır. Bazı aylar müstesna tutulmak kaydıyla şafağın bir saat yirmi dakika sürdüğünü gözlemlemişlerdir.

Namazdan oruca bütün ibadetlerimiz, güneşin hareketlerine göre vakitlendirilmektedir. Sabah namazının vakti, Fecr-i sâdık da denilen ikinci fecrin doğmasından güneşin doğmasına; öğle namazının vakti, zeval vaktinden ikindiye değin, ikindi namazının vakti, (mezheplerdeki görüş ayrılığına göre söylenecek olursa) her şeyin gölge uzunluğu, kendi uzunluğunun iki katına ya da bir katına çıktığı andan itibaren güneşin batmasına kadar, yatsı namazının vakti ise, şafağın kaybolmasından gece yarısına hatta fecir/sabah vaktine kadar uzar.

Ne var ki Ekvator çizgisiyle oğlak ve yengeç dönencesindekilerin ihtiyaçlarını ancak karşılayan, duyu organlarına dayalı bu hesaplama, sadece hava durumundan kaynaklanan sebeplerden değil bizzat doğal bir olgudan kaynaklanan ve bu olgunun devam edegelen farklılığından da beslenmektedir. İşte bu yüzden, Paris’teki İslamî kurumların bazıları çözümü, namaz vakitlerini belirlemede aşağıdaki planlamaya göre hareket etmekte bulmuşlardır:

Sabah ve imsak vakti, güneşin doğuşundan bir buçuk saat öncesine kadar,

Zeval ve öğle vakti, güneşin doğuşu ile gurubunun arasındaki zamanın yarısında,

İkindi, zeval ile gurubun arasındaki zamanın yarısında olacak,

Akşam ve iftar vakti, güneşin batımıyla,

Yatsının vakti ise güneşin batışından bir buçuk saat sonra başlayacaktır.

Bu kurumlar güneşin doğuş ve batış zamanını tespitte ise, Paris Rasathanesinin verilerini dikkate almaktadırlar. Yine, Başkent Paris ile Fransa’nın başka kentlerindeki vakit farklılıklarını da Paris Rasathanesinden gelen bilgilere göre düzenlemektedirler.

Benim kanaatim, âlimlerimiz, başka bir vakit belirlemesinde icma edene kadar yukarıda anılan planlamaya göre hareket edilmesi yönündedir. İcma ise, kendisiyle amel etmeyi gerektirir. Bu önerilerimin şer’î dayanağı ve ilmî temeline dikkatinizi çekmekte bir mahsur görmüyorum. O da bir âlim büyüğümüzün, Şemsüleimme es-Serahsî’nin (v. h. 483) “ Şer’î illetler, bizzat birer mucip olmayıp birer emaret/alametten ibarettirler.” sözüdür. Yani bizler, güneş doğdu veya battı diye namaz kılmamaktayız. Bilakis, güneşin batışı ya da zevali, şeriat tarafından namaz için bizden istenen vaktin girdiğine delalet eden birer göstergeden ibarettir.

Bir ibadetin vaktini gösteren alâmetin bulunmaması ile ne o ibadet ne de bu ibadetin vakti ortadan kalkar; asıl maksut olan “zamanında ibadet etme” vaktini, başka bir yolla belirlememiz gerekir. Bu yüzden gölge uzunluğu veya şafağın kaybolması gibi emareleri bulamazsak gayemize ulaşmak için vaktin girdiğine delalet eden başka göstergeler bulmamız gerekir. Bir keresinde Türk öğrencilerimden birisi, selef fakihlerden kiminin örneğin Kutuplardaki gurup meselesi gibi şer’î illetin bulunmadığı yerlerde yaşayan Müslümanlara orucun farz olmadığı görüşüne sahip olduğu, buna binaen oruç tutmamızın gerekmeyebileceğine yönelik bana soru yöneltmişti. Ben de o öğrenciye ironik şekilde şöyle cevap vermiştim: “Bari bu görüşte olan, sözüm ona faziletli! kişiyi Kutupta yer alan ülkelerin kesiştiği bir mıntıkaya vali olarak gönderelim de aylık maaşını her otuz senede bir kez ödeyelim! Doğruya ulaştıran, ancak Yüce Allah’tır!”

Son olarak, bu mütevazı konuşmamı, büyük bir Türk âlimini anarak bitirmek istiyorum. Söz konusu âlim, Keşfü’z-Zunûn sahibi Kâtib Çelebi’dir. (ö, h 1067) Kepler ve Galileo gibi Batılı bilginlerle çağdaş, hatta bilimde onlara mümasil olan bu âlim; üç asır önce, Türkiye’de “İlhâmü’l-Mukaddes min Feyzi’l-Akdes” adlı, kutuplarda namaz gibi konuları incelediği bir kitap kaleme almıştır. Bu eser, sonraları İstanbul Üniversitesi, İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi’nde Müslümanların ilk dönemlerinden itibaren bu konuyla ilgili incelemeleri de toparlayan, Arapça kaleme alınmış ve konusunda yeterli bir mukaddimeyle beraber neşredilmiştir. Bu kitabı, sizlere hatırlatmaya cesaret etmemin nedeni, Türkiye dışında tanınmamış olma ihtimalidir.

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Muhammed Hamîdullah’ın 1978 Ru’yet-i Hilâl Konferansı’na sunduğu tebliği.

Tercüme: Ahmed Yıldız, DİB, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzman Yardımcısı.

Ru'yet-i Hilal
RU’YET-İ HİLÂL ÜZERİNE MÜLAHAZALAR
10:23
34:23