Ru'yet-i Hilal

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

HİLÂLİN GÖRÜLMESİNE DAİR ŞAHİTLİĞİN KABULÜ VE ŞAHİTLİĞİN KABULÜNÜ ENGELLEYEN FAKTÖRLER

Bismillahirrahmanirrahim

Âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)’a hamd, Efendimiz, Dostumuz, peygamberlerin sonuncusu ve önderi Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ve onun âline ve arkadaşlarına da salât ve selâm olsun!

Şüphesiz Allah (c.c.), hilâlleri şer’î ayların başlangıçlarının bilinmesi için vakit ölçüleri kılmıştır. Zira O, şöyle buyurmaktadır: “Sana, hilâlleri soruyorlar. De ki: Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.”[190]

Ayrıca, “Din kolaydır” prensibinden hareketle, Resûlullah (s.a.s.), İslam ümmeti için ayın başlangıcını bilme hususunda âlimle cahilin eşit olduğu basit bir yöntem ortaya koymuştur. Bu yöntem onun (s.a.s.) şu sözünde ortaya konulmuştur. “Hilâli gördüğünüz zaman oruca başlayın ve yine hilâli gördüğünüzde oruç tutmayı bırakın.”[191] Bu yöntem, fiilî uygulamasında büyük zorluklar olmayan ve İslam ümmetinin asırlar boyu takip ettiği tabiî bir yöntemdir.

Ancak, hızlı ulaşım vasıtaları ve modern iletişim araçları sayesinde uzak beldeler arasındaki mesafelerin kısalması ve dünyanın tamamının herkesin görme ve işitme alanına girmesiyle problemler ortaya çıkmaya başladı. Dolayısıyla hilâlin tespit edilmesi ve görülmesi konusunda görüş ayrılıkları zuhur etti. Öyle ki; bu mesele çağımızın önemli problemlerinden biri oldu ve İslam beldeleri arasında kamerî takvimde bazen dört güne varan büyük farklar ortaya çıktı.

İhtilâf-ı metâli’ (ayın doğuş yerlerinin ve vakitlerinin farklılığı) konusunda bakış açılarının farklılık arz ettiği; hesaplama, haber veya şahitliğin kabulünün şartları gözetilerek hareket edildiği durumlarda, çoğu zaman bir beldede aynı günde bir grup oruç tutarken başka bir grup ise tutmamaktadır. Şer’î açıdan hüküm verecek bir makamın da bulunmaması yüzünden söz konusu durum, Batı ülkelerinde yaşayan Müslüman topluluklar açısından daha da kötüdür. Bundan dolayı buralarda çoğu defa bir beldede aynı yıl içerisinde iki veya üç bayram yapılmakta ve bu yüzden de aileler bölünmekte, mescitler ve İslam merkezleri ayrışmaktadır. Yaşanan bu durumun, Müslümanların bütününü birleştirici, aralarındaki ayrışma ve bölünmeyi yasaklayıcı Kur’an ve Sünnet’in ahkâmıyla tamamen ters düştüğünde şüphe yoktur.

Râbıtâtü’l-’Âlemi’l-İslâmî’nin el-Fıkhu’l-İslamî Enstitüsü, ilim adamları ve işin uzmanlarının bu konuyu tüm yönleriyle ele alması için geniş katılımlı bu konferansı düzenlemekle güzel/doğru bir iş yapmıştır. Bu sebeple Allah (c.c.), Enstitünün yönetim ve sekretaryasını, -mamur olan tüm diyarlarda yaşayan Müslümanların problemlerini çözecek tam bir başarı ile taçlandırmasını ve tevfikiyle desteklemesini Allah’tan niyaz ettiğim- bu güzel teşebbüslerinden dolayı hayırla mükâfatlandırsın.

Başarı Allah’tandır. Yardım istenecek O’dur ve itimat O’nadır.

Uzun yıllar, değişik beldelerde ru’yet-i hilâl konusundaki ihtilafların sebebini müşahede etmeye devam ettim. Sonunda; İslam ümmetinin iki hususta ittifak etmeleri durumunda bu problemin çözümünün zor olmayacağını gördüm. Birinci husus; ihtilâf-ı metâli’ konusu, ikinci husus ise; şahitliğin kabul şartları ve astronomik hesapların ru’yete dair yapılan şahitliğin kabulünü etkileyip etkilemeyeceği hususudur.

Öncelikle, bu konferansta şahsıma tevdi edilen “Ru’yet-i Hilâl (Hilâl’in Görülmesine Dair Şahitliğin Kabulü ve Bunu Engelleyen Faktörler)” konusuyla söze başlamak istiyorum. Daha sonra da “ihtilâf-ı metâli’” konusuna değineceğim. Doğruya isabet ettirecek olan Allah (c.c.)’tır.

Fakihlerin birçoğu, ramazan ayına başlama, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı hilâllerinin görülmesinin tespitini ayrı ayrı değerlendirmişlerdir. Bu sebeple öncelikle ramazan hilâliyle söze başlamamız ve ardından diğer aylarla ilgili hilâllerden bahsetmemiz uygun olacaktır.

Ramazan Ayının Tespit Edilmesi

Fakihler ramazan ayının tespiti noktasında farklı görüşler serdetmişlerdir:

Birinci görüş: Ru’yet hususunda şer’î anlamda şahitliğe ihtiyaç yoktur, âdil bir kişinin haberi de yeterlidir. Bu Hanbelîlerin görüşüdür. Hanefîler de açık-bulutsuz hava dışındaki durumlarda bu görüştedirler. İbn Kudâme şöyle der: “Ahmed b. Hanbel’den gelen meşhur bir rivayette, onun ramazan hilâli konusunda âdil bir kişinin haberini kabul ettiği nakledilir. Bu (bir) kişinin sözü, oruca başlama hususunda insanları bağlar.” Bu görüş, Ömer, Ali, İbn Ömer ve İbni Mübarek (r.a.)’in de görüşüdür.

“Haberi verenin kadın olması durumunda, mezhebin bu konudaki genel yaklaşımına kıyasla kadının sözü kabul edilir.” Bu görüş Ebû Hanîfe’ye aittir. Çünkü (bir kadının hilâlin görüldüğüne dair verdiği) bu haber, dinî konuda verilmiş bir haberdir ki; kıble ve namaz vaktinin girişiyle ilgili haber ve rivayete benzer. Kadının sözünün kabul edilmemesi de muhtemeldir. Zira onun sözü ru’yeti hilâl konusunda şahitliktir ki; bu hususta kadının sözü kabul edilmez.

el-Lübâb, Şerhu Muhtasari’l-Kudûrî’de, Hanefî mezhebinin bu konudaki görüşünün beyan edildiği bölümde şöyle denilmektedir: “Eğer semada bulut, toz vb. bir engel varsa İmam, âdil bir kişinin şahitliğini kabul eder.” Bu kişi, sevapları günahlarına üstün gelen ve gerçekte ahlâkî durumu gizli olan bir kişidir. Tecnîs[192] ve Bezzâziyye’de de böyledir.

Kemâl b. el-Humâm şöyle demektedir: Şemsü’l-Eimme el-Hulvânî de bu görüşü benimsemiştir. (Ru’yeti hilâl konusunda erkek olsun, kadın olsun, hür ya da köle olsun (fark etmez)…) çünkü bu dinî bir konudur, dolayısıyla “Ahbâr”ın (Hadislerin) rivayetine benzer. Bu sebeple de “şehâdet” lafzıyla alakalı bir konu değildir. “Adâlet”in şart koşulması ise; fâsık bir kimsenin sözünün dinle ilgili konularda makbul olmamasındandır. Tahâvî’nin “âdil veya ğayrı âdil olsun” sözünün tevili ise: “(kişinin durumunun) mestur (gizli, kapalı) olması” şeklindedir.

İkinci görüş: Ramazan hilâlinin görüldüğüne dair âdil bir kişinin şahitliği kabul edilir. Ancak şahitlik şartlarının da bulunması gerekir. Dolayısıyla bu kişinin erkek, hür, baliğ olması ve “şahitlik ederim” sözüyle şahitlikte bulunması gerekir. Şafiî mezhebinde sahih olan bu görüştür.

eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb isimli eserinde şöyle demektedir: “(İmam Şafiî, Kavl-i Kadîm ve Kavl-i Cedîd’inde şöyle demiştir: Şahitlik, âdil bir kişiden kabul edilir. Bu sahih olandır… Çünkü bu konu, ibadeti gerekli kılmayla ilgili bir konudur. Dolayısıyla farz olan bir ibadet için ihtiyaten bir kişinin şahitliği de kabul edilir. Peki; şahitliğin tek kişiden kabul edildiğini kabul ettiğimizde, köle ve kadının şahitliği de kabul edilir mi? Bu hususta iki görüş vardır: Birinci görüş, kabul edilir, çünkü tek kişinin sözünün kabul edildiği -Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadisleri gibi- konuda kölenin de, kadının da sözü veya şahitliği kabul edilir. İkincisi ise; kabul edilmez, sahih olan da budur. Çünkü bu konuda takip edilecek yol, şahitlik konusunda takip edilmesi gereken yoldur. Zira “Aslın şahitliğinin mümkün olduğu durumda fer’in şahitliği kabul edilmez.” ilkesi gereği, diğer şahitliklerde olduğu gibi bu konuda da köle ve kadının şahitliği kabul edilmez.

Üçüncü görüş: İki erkeğin haberi gereklidir. Bu, İmam Mâlik, Leys b. S’ad, Evzâî ve İshâk’ın görüşüdür. Nitekim İbn Kudâme de bunlardan aynı şekilde rivayet etmiştir. Derdîr, eş-Şerhu’l-Kebîr isimli eserinde şöyle der: “Ramazan ayı üç şeyden biriyle sabit olur; burada ki “sabit olur”; “dış âlemde tahakkuk eder” anlamındadır. Yoksa hâkimin huzurunda tescillenme anlamında değildir. Bunlar, şaban ayının otuz güne tamamlanmasıyla veya iki âdil kişinin hilâli görmesiyle…. Her kime iki âdil kişi hilâli gördüklerini haber verse veya o kişi onları başkasına haber verirken duysa o kişinin oruç tutması gerekir. Meşhur olan görüşe göre; âdil bir erkeğin veya âdil bir erkekle birlikte bir kadının ya da âdil bir erkekle birlikte iki kadının şahitliği sebebiyle bir kimsenin oruç tutması gerekmez.”

Mâlikiler, iki şahidin gerekli olduğuna, Nesâî’nin, Abdurrahman b. Zeyd el-Hattâb’dan yaptığı şu rivayeti delil getirirler: O Şöyle dedi: Abdurrahman b. Zeyd b. el-Hattâb, şek gününde (Ramazan mı yoksa şaban mı diye şüphe edilen bir günde) halka hitap ederek şöyle dedi: “Beni dikkatlice dinleyin! Ben Resûlullah (s.a.s.)’in ashabıyla beraber oturup konuştum ve onlara sordum. Resûlullah (s.a.s.)’ın şöyle buyurduğunu naklettiler: “Hilâli görünce oruca başlayın tekrar hilâli görünce orucu bırakın ve bu usule devam edin. Hava bulutlu olur da hilâli göremez iseniz ramazanı otuz güne tamamlayın. İki kişi hilâli gördüklerini söylerlerse, oruca başlayın ve orucu bırakın.”[193]

Ebû Dâvud ve Dârekutnî de Mekke Emîri Hâris b. el-Hâtib’den aynı şekilde şu hadisi rivayet etmiştir. “Resülullah (s.a.s.) bize hilâli gördüğümüzde veya hilâli görmediğimiz zaman iki âdil şahidin hilâli gördüklerine dair şahitlikleri ile ibadet etmemizi tavsiye etti.”[194]

Şevkâni bu hadisi Neylü’l-Evtâr isimli eserinde zikretmiş ve şöyle demiştir: “Ebû Dâvud ve Münzirî bu hadis hakkında susmuştur. Hüseyn b. el-Hâris el-Cedelî, (Ki, o da “sadûk”tur, musannifin zikrettiği gibi Dârekutnî de bu şahsı “tashih” etmiştir.) dışında hadisin ravileri “ricâlu’s-sahîh”tir. (Sahih hadis ravileridir.) Ravilerden Hâris b. el-Hâtib hakkında iyi anlamda bahsedilmiştir.”

Haber-i vâhid’i veya bir kişinin şahitliğini kabul eden Hanefî, Hanbelî ve Şafiîlerin delili, Ebû Dâvud, Nesâî ve Tirmizî’nin İkrime’den onun da İbn Abbâs’(r.a.)’tan rivayet ettiği şu hadistir: “Bir bedevî Hz. Peygamber (s.a.s.)’e geldi ve şöyle dedi: Ben hilâli gördüm. Hz. Peygamber (s.a.s.) de: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik eder misin? O da evet dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle dedi: Ey Bilâl! İnsanlara yarın oruç tutmalarını ilan et.”[195] Hadisin bu şekildeki lafzı Tirmizî’ye aittir.

Tirmizî, bu hadisi eserinde rivayet ettikten sonra şöyle der: “İbn Abbâs’ın hadisi ihtilaflıdır. Süfyân es-Sevrî ve başkaları Semmâk’tan o da İkrime’den o da Hz. Peygamber (s.a.s.)’den bu hadisi “Mürsel” olarak rivayet etmişlerdir. Semmâk’ın çoğu arkadaşı, Semmâk’tan o da İkrime’den o da Hz. Peygamber (s.a.s.)’den “Mürsel” hadis rivayetinde bulunmuşlardır.” İlim erbabının çoğu bu hadisle amel etmişler ve şöyle hüküm vermişlerdir: Oruç konusunda bir erkeğin şahitliği kabul edilir. İbnü’l-Mübârek, Şafiî, Ahmed ve Ehl-i Kûfe de bu şekilde hüküm vermişlerdir. İshâk ise şu kanaattedir: “Ancak iki erkek şahidin şahitliğiyle oruç tutulur.” Bunların delilleri ise Abdullah İbni Ömer (r.a.) hadisidir. O şöyle dedi: “İnsanlar hilâli gözetliyordu. Ben de Hz. Peygamber (s.a.s.)’e hilâli gördüğümü haber verdim. Bunun üzerine o oruç tuttu ve insanlara da oruç tutmalarını emretti.”[196]Allâme Aliyyü’l-Kârî bu hadisle ilgili olarak şunları söylemektedir: “Bu hadisi Ebû Dâvud ve Dârimî rivayet etmiştir. Meyrek, Tashîh isimli eserden naklen şöyle der: Bu hadisi Hâkîm de rivayet etmiştir. Bu hadisin Müslim’in şartına uyduğunu da söylemiştir. Ayrıca Beyhakî de rivayet etmiştir. İbni Hibbân ise bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir. Nevevî de bu hadisin senedinin Müslim’in şartlarına uyduğunu söylemiştir.”

Abdurrahmân b. Zeyd b. el-Hattâb hadisi ile Hâris b. Hâtib hadisine gelince: Bu iki hadisi Malikîler delil getirmektedirler. İbni Kudâme, bu iki rivayetle ilgili olarak şöyle der: “Onların delili olan rivayetin ancak “mefhumu” delil olur. Bizim delil aldığımız rivayet ise daha meşhurdur ve “mantuku” delildir. Dolayısıyla bizim delilimizin takdimi gerekir.”

Haber Verenin veya Şahidin Adaleti

Şâfiîler, Hanbelîler ve Mâlikîler haber veren kişide veya şahitte adaleti şart koşarlar. Bu sebeple durumu bilinmeyen kimsenin haberi kabul edilmez. Bühuti şöyle der: “Bu konuda “mestur” ve “mümeyyiz”in sözü kabul edilmez. Çünkü bunların sözüne güvenilmez.”

İmam Ebû Hanîfe’den “mestur”un haberi ile ilgili iki rivayet vardır. Birincisi: Caiz olduğu şeklindedir. Tahâvî de bu görüşü tercih etmiştir. İkincisi ise: “Mestur’un haberi kabul edilmez.” Bu görüş Zâhiru’r-rivâye’dir. İbn Nüceym şöyle der: “Hepsinde adalet şarttır. Çünkü hilâl ve hadislerin rivayeti gibi dinî konularda sayıları iki veya daha fazla olsa bile âdil kişilerden haber alınması mümkün olan konularda fasıkların sözüne itibar edilmez.” el-Velvâliciyye’de de böyledir.

Ancak hediye ve vekâletin dışında suyun temizliği veya necaseti ya da yiyeceğin helalliği veya haramlığından haber vermek gibi fasığın vereceği haberle de araştırılması mümkün olan, âdil kimselerden haberin alınması kolay olmayan konular bunun dışındadır. Muamelattan, zaruret sebebiyle araştırmaya gerek olmaksızın haberi kabul edilen, ilzâmı (ispat) söz konusu olmayan konularda bundan başka da bir delil yoksa mutlaka kabulü gerekir.

Meçhûlu’l-hâl’in durumu hakkında ki; o “Mestûr”dur (durumu kapalıdır.): Ebû Hanîfe’den gelen bir rivayette bu kişinin haberi veya şahitliği kabul edilir, Zâhiru’r-rivâye’ye göre ise kabul edilmez. Çünkü Zâhiru’r-rivâye’ye göre “âdil” ile “adaleti sabit olan kişi” kastedilir. Bir kişinin sözünün kabul edildiğine hükmedilmesi, adaletinin sabit olduğuna delalet eder ki; “mestur” hakkında bu mümkün değildir. Tahâvî’nin, “adaletin şart olmadığı”nı zikretmesi, iki rivayetten biri olan mestûr’un kabulüyle ilgilidir. Bezzâzî de “Fetâvâ”sında mestur’un kabulüyle ilgili görüşünü tashih etmiştir. Bu da anlaşılacağı üzere Zâhiru’r-rivâye’ye muhaliftir. Fasıklığı aşikâr olan mestur’un sözünü zaten kimse değerlendirmeye almamıştır.”

“Adalet”, aslında İbn Nüceym’in tarifini yaptığı şekildedir. “Adaletin hakikati şudur: Kişiyi takva ve erdemli olma bağlılığına sevk eden bir melekedir. Bunun en alt sınırı, büyük günahları işlemeyi ve küçük günahlarda ısrar etmeyi terk etmek, erdemli olmayı zedeleyecek davranışlardan uzak durmaktır. Tabiatıyla bu kişinin Müslüman, akıllı ve baliğ olması da gerekir. Hür olma, üstün görüşlü olma, iftira haddine uğramamış olma, başkaldırma ve düşmanlık olmaması gibi vasıflar şahitliğe hastır.”

Müteahhirun fakihleri, insanların durumlarındaki değişime ve dinî hassasiyetteki zayıflamaya bakarak bu şartlarda toleranslı davranmışlardır. Onlar, adalette istenen düzeyin şart koşulmasının insanların haklarının zayi olmasına götüreceğini gördüklerinden, haber verenin veya şâhidin zann-ı galibe (üstün gelen kanaat) göre doğru sözlü bir kimse olmasıyla yetinmişlerdir.

Tarablusî şöyle der: “Karâfî, siyâset bölümünde şöyle demektedir; bazı âlimler şöyle bir kural belirlemişlerdir: “Bir yerde âdil olmayanların dışında başka kimseyi bulamadığımızda onlar içinde ameli en düzgün ve ahlaksızlığı en az olan kişilerle şahitlikte amel ederiz.” Hâkimler ve diğerleri (söz sahibi kimseler) de maslahatların zarar görmemesi için bu kurala bağlı kalmışlardır. Ben bu yaklaşım tarzına muhalefet edecek birinin bulunacağını sanmıyorum. Zira sorumluluk imkân ölçüsündedir. Bu ilkelerin tamamı da malların ve hakların zayi olmaması zaruretine binaen ortaya çıkmıştır.

Bazıları da şöyle der: Az bir kesimin dışında insanların çoğu fasık kimseler ise, bunların birbirleri hakkındaki şahitlikleri kabul edilir. Fasıkların derecelerine göre (daha az fıskı olanın) şahitliğiyle hükmedilir. Fakihlerin birçoğu her ne kadar bu duruma sözde karşı çıksa da, uygulamada var olan ve doğru olan da budur. Aynı şekilde; bu fakihler yine sözde reddetseler de, uygulamada fâsık bir kimsenin velâyeti sahih, hükümleri de geçerlidir. Yine; fasık birinin nikâhta veli olması ve malda vasî olması uygulamada doğru kabul edilir. Bu Karâfî’nin naklettiğini teyit etmektedir. Fasığın, doğruluğu hususunda zann-ı gâlib varsa şahitliği kabul edilir ve şahitliğine göre hüküm verilir. Allah (c.c.), fâsık bir kimsenin haberini reddetmeyi emretmemiştir. Dolayısıyla mutlak olarak bu kimsenin haberini reddetmek, caiz değildir. Aksine doğruluğu ve yalanı ortaya çıkıncaya kadar araştırılır ve ortaya çıkan neticeye göre amel edilir.

Fâsığın şahitliğinin kabul edilmeyişi iki açıdan kaynaklanmaktadır: Birincisi: Bu kimselere güvenin olmamasıdır. Bu kanaate sevk eden şey ise; bu kimselerin dinle alakalarının az olması ve onları kasten yalan söyleme hususunda engelleyecek Allah (c.c.) korkusunun kalplerinde eksik olmasıdır. İkincisi ise; bu kimselerin fısklarını açıktan işlemeleri sebebiyle terk edilmeleri ve yalnız bırakılmalarıdır (dışlanmalarıdır). Dolayısıyla bu kimselerin şahitliklerinin kabul edilmesi, şer’î açıdan matlup olan bu amacı ortadan kaldırır. Böyle bir kişinin sözünde doğruluğu ve hatta insanların en doğrusu olduğu bilinir, fıskının sebebi de yalan dışında başka bir günah olursa bu kimsenin şahitliğinin reddedilmesinin haklı bir yönü yoktur. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye giderken müşrik birini ücret karşılığında rehber olarak tutmuştu. Bu kişinin sözüne güvenilmesi sebebiyle o, (s.a.s.) da ona güvendi, devesini onun yönlendirdiği tarafa sürdü ve rehberliğini kabul etti.

Malikî imamlarından Esbağ b. el-Ferec şöyle der: “Fasık biri, hâkimin huzurunda şahitlikte bulunduğu zaman, hâkimin hüküm vermeden geri durması gerekir. Bu görüşüne Allah (c.c.)’ın şu beyanıyla delil getirir: “Ey İman edenler! Size fasık biri bir haber getirdiğinde iyice araştırın …”[197]

İbn Kayyım el-Cevziyye el-Hanbelî şöyle der: “Bu meselenin sırrı şudur ki; şahitliğin kabulü veya reddi, doğruluk hususundaki zann-ı gâlibin bulunup bulunmamasına bağlıdır. Kesin olan doğru şudur ki; adalet de kısımlara ayrılır. Bir kişi bir konuda âdil iken başka bir konuda fasık olabilir. Hâkim şahitlikte bulunduğu konuda âdil olduğunu anlarsa şahitliği kabul edilir. Bu kişinin başka konularda fasık olması da zarar vermez. Bu konunun aslı el-Muhît ve Gunye isimli eserlerde geçen şu kurala dayanmaktadır: “Toplumda saygınlığı olan biri gizlice içki içse, hâkimin görevi bu şahsın şahitliğini kabul etmektir.”

Fıtır (Ramazan Bayramı) Hilâlinin Tespiti

Fıtır (Ramazan Bayramı) hilâlinin tespit edilmesi konusunda; İbn-i Kudâme’nin Ebû Sevr’den naklettiği “tek kişinin sözünün kabulünün cevazına” dair şaz bir görüş dışında âlimler, en az iki kişinin şahitliğinin veya haber vermesinin şart olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak, bu konuda kadının şahitliğinin kabul edilip edilemeyeceğinde ihtilaf etmişlerdir. Hanefîler: İki kadının bir erkekle beraber şahitliklerinin diğer şahitlikle ilgili konularda olduğu gibi kabul edileceğini söylemişlerdir. Şafiîler, Mâlikîler ve Hanbelîler ise; bu konunun erkeklere has olması gerekçesiyle kadınların şahitliklerini kabul etmezler. Buhûtî şöyle der: “Şevvâl ayı ve diğer aylar gibi kalan aylarda iki âdil erkeğin dışındakilerin şahitlikleri kabul edilmez. Çünkü bu genellikle erkeklerin muttali olabilecekleri türden bir konudur. Bu konu, mal veya kendisiyle mal edinmenin amaçlandığı bir konu değildir ki kısasa benzesin. Kadınların şahitliğinin kabulü, sadece “ibadetlerde ihtiyat esastır” prensibinden dolayı terk edilmiştir.” Bu görüşün benzeri, ed-Derdîr’in eş-Şerhu’l-Kebîr’inde ve İsferâyînî’nin el-Mühezzeb’inde de geçmektedir.

Açık/Bulutsuz Havada Hilâlin Tespiti

Mâlikîler, Şafiîler, Hanbelîler, hilâlin ispatı noktasında açık hava ile kapalı havada bir ayrıma gitmezler. Onlara göre bulutlu veya kapalı havada yeterli olan, açık havada da yeterlidir ve bu hususta haberin toplumda yayılmış olması (istifada) da şart değildir. Hanefîlere göre ise; gökyüzünün açık olması, kapalılığını gerektiren bir illet bulunmaması halinde haberin toplumda yayılmış olmasını (istifada) şart koşarlar. Merğînânî, el-Hidâye’de şöyle der: “Gökyüzünde bir kapalılık bulunmadığında, kesin bilgi elde edilecek şekilde büyük bir topluluk tarafından hilâl görülmedikçe şahitlik kabul edilmez. Zira açık havada hilâli görme hususunda kişinin tek kalması, yanılma izlenimi vereceğinden büyük bir topluluk bunu doğrulayıncaya kadar beklenir. Ancak, gökyüzünde kapalılığı gerektiren bir illet olması halinde bunun aksine hüküm verilir. Çünkü bazen bulutlar ayın olduğu tarafta yayılır, diğer tarafta olanlar ise hilâli görebilirler.”

İbn Hümâm bu başlık altında şunları dile getirmektedir:

“Görmeyi engelleyen bir durumun olmadığı, görmenin sağlıklı ve kaliteli olduğu bir durum düşünülse dâhi, kendisi gibi hilâli gözetleme arzusuyla yüzünü gökyüzüne çevirmiş büyük bir topluluk içinden ayrılıp tek kalmanın yanılmadan ibaret olduğu aşikârdır. Nitekim aynı mecliste kendisi gibi işitenlerden farklı olarak rivayete fazlalık katmak suretiyle nakilde bulunan kişi sika (güvenilir) bile olsa, görmede olduğu gibi duyuş kalitesinde de farklılıklar olması sebebiyle, böyle bir kişinin teferrüdü de kabul edilmez. Şu kadar var ki; haberi dinleyenlerin hilâli gözetleyenlerle, çokluk bakımından mukayesesi bile yapılamaz. Haberi nakledenin yaptığı ziyade, (aynı haberin konuşulduğu) meclis sayısının fazla olduğunun bilindiği veya meclisin tek mi yoksa çok mu olduğunun bilinmediği durumlarda makbuldür.”

Allâme Tehânevî, bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu sözünü delil getirmektedir: “Ramazan, oruca başladığınız gündür; bayram da, orucu bitirdiğiniz gündür; Kurban Bayramı da, kurban kestiğiniz gündür.”[198] Tirmizî bu hadisi rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Bu hadis “ğarib-hasen”dir. Bazı ilim ehli bu hadisi şu şekilde açıklamıştır: “Hadiste geçen oruç ve bayramın anlamı; bunların, toplulukla ve insanların büyük kısmıyla birlikte yapılmasıdır.”

Şeyh Tehânevî, şöyle der: “Bu hadisin anlattığı şudur: Hz. Peygamber (s.a.s.), “oruç tuttuğunuz”, “bayram yaptığınız” ve “kurban kestiğiniz” ifadesinde; orucu, ramazan ve kurban bayramlarını topluluğa izafe etmiştir.” Dolayısıyla; aslında, bu tür konularla ilgili hükümlerde sayısı çok olan bir topluluğun veya bir beldede bulunan bütün Müslümanların olması gerekir. Gökyüzünün bulutlu olması gibi bir engelin var olması durumunda ise şer’an sabit olan başka bir hüküm vardır.”

Hanefîler, çok sayıda olması gereken topluluğun miktarını belirlemede farklı görüşler beyan etmişlerdir: İbn Nüceym şöyle der: “Cem’-i kesîr’in sayısı Zâhiru’r-rivâye’de belirtilmemiştir. Ancak İmam Ebû Yusuf’dan gelen bir rivayette o, bunun sayısını elli erkek olarak takdir etmiştir.” Halef b. Eyyûb’dan gelen bir rivayette; bu sayının Belh şehrinde beş yüz kişi olması azdır. Yine; bu kalabalık için her bir topluluğun mescidinden bir veya iki kişi olmalıdır şeklinde bir görüş de rivayet edilmiştir.

İmam Muhammed’den gelen bir rivayette; azlık ve çokluğun miktarı ile ilgili kanaat belirtme yetkisi devlet başkanına bırakılmıştır. Bedâi’de de böyledir. Fethu’l-Kadîr’de ise şöyle geçmektedir: “Bu konuda doğru olan, İmam Muhammed ve İmam Ebû Yusuf’tan, “asıl itibar edilmesi gereken husus, haberin tevâtürü ve tüm taraflardan gelmiş olmasıdır” şeklinde yapılan rivayettir.”

Hanefîlerin, konuyla ilgili fetvada tercih ettikleri görüş, bunun için belli bir sayının olmadığı şeklindedir. Asıl itibar edilmesi gereken; çeşitli bölgelerden yalan üzere birleşmelerinin mümkün olamayacağına inanılacak ölçüde kalabalık bir topluluğun olmasıdır.

Mâlikîler ve diğerleri, açık havada her ne kadar çok sayıda bir topluluğu şart koşmasalar da şöyle derler: “Şafiîlere ve Hanbelîlere göre bir kişinin veya Malikîlere göre iki kişinin sözüyle ramazan ayının başladığı sabit olduktan sonra ay otuza tamamlansa ve ramazan hilâlini gördüklerine dair şahitlik edenler dışında herhangi bir kimse, açık havaya rağmen hilâli göremese insanların bayram yapmaları caiz olmaz.”

ed-Derdîr şöyle der: “İki kişinin ru’yetiyle ramazan ayı sabit olsa ve başkasına hilâl gözükmese ve bu iki kişinin hilâli gördüğü günden itibaren otuz gün geçse, hava da bulutsuz-açık olsa, bu iki kişi hilâli gördüklerine dair şahitliklerinde tekzîb edilirler. Bu iki kişinin hava açık olduğu halde otuz gün sonra yapacakları şahitlik, kendi şahitliklerini ön plana çıkarmaya özen gösterme sayılacağından dolayı yok hükmünde kabul edilir.”

Özetle: Hanefîlerce meşhur ve uygulamada esas alınan görüşe göre, açık hava olması durumunda çok sayıda insandan oluşan bir topluluk gerekir. Ancak bu konuyla alakalı Hasan b. Ziyâd Ebû Hanîfe’den şöyle farklı bir görüş nakletmektedir: Ebû Hanîfe, hava açık olsun veya olmasın iki erkeğin ya da bir erkek ve iki kadının şahitliğini kabul etmektedir. Günümüzde Hanefî fakihlerden pek çoğu da bu rivayeti tercihe meyletmiştir.

el-Lübâb isimli eserin müellifi şöyle der: Hasan b. Ziyâd, Ebû Hanîfe’den şöyle rivayet etmektedir: Havada görmeyi engelleyecek bir illet olmasa bile iki erkeğin ya da bir erkek ve iki kadının şahitliği bu hususta kabul edilir. Bahr isimli eserde (müellif) şöyle der: Bu rivayeti tercih edeni görmedim. (Ancak), günümüzde bu görüşle amel etmek gerekir, çünkü insanların, hilâlleri gözetleme işinde tembellik etmelerinden dolayı teferrüd (topluluğa rağmen iki kişinin şahid) olmasında hata durumu net değildir.

İbn Nüceym şöyle der: Hasan b. Ziyâd Ebû Hanîfe (r.a.)’den şöyle rivayet etmektedir: O (Ebû Hanîfe), havada bir illet olsun veya olmasın, iki erkeğin ya da bir erkek ve iki kadının şahitliğini kabul etmektedir. Nitekim Bedâi῾de ondan ramazan hilâli ile ilgili de aynı şey rivayet edilmiştir. Ben Meşâyih’tan bu görüşü tercih edeni görmedim. Hâlbuki zamanımızda bu görüşle amel edilmesi gerekir. Çünkü insanlar hilâlleri gözetleme işinde gevşeklik göstermektedirler. Böylelikle (ru’yet konusunda iddiada bulunan) kişinin yöneldiği tarafa diğer insanlar da yönelmiş olmalarına rağmen bu kişi onların görmediğini, gördüğünü idda etmek suretiyle (bu insanların) sözlerini boşa çıkartmış olur. Dolayısıyla da teferrüdün, yanılma (hata) olması kaçınılamaz.

İbn Nüceym yine şöyle demektedir: Fetâvâ-i Zahîriyye’de şöyle geçmektedir: “Zâhiru’r-rivâye’de şöyle denilmektedir; hava açık olduğunda tek kişinin şahitliği kabul edilmez aksine birkaç insan gerekir, ancak bunların sayısını belirlemede fakihler ihtilaf etmişlerdir.”… Görüldüğü kadarıyla; Zâhiru’r-rivâye’de çok büyük bir topluluk şart koşulmamaktadır. Burada sadece birkaç insan şart koşulmaktadır. “Birkaç insan” ifadesini iki kişi için kullanmak da doğrudur. Böylelikle bu bizim de az önce seçtiğimiz Hasan b. Ziyâd’ın rivayetinin tercih edilmesini gerekli kılar. Bunun doğruluğuna Fetâvâ-i Velvâliciyye’de geçen şu ifade de işaret etmektedir: “Hava açık olduğunda tek kişinin şahitliği kabul edilmez. Ancak Ebû Hanîfe’den gelen bir rivayete göre bu kabul edilir. Çünkü bu şahitlikte, kabulü gerekli kılan hususlarla -ki; bunlar adalet, Müslüman olmaktır- reddi gerekli kılan husus -ki; bu da aşikâre ve net olana muhalefet edilmesidir- bir araya gelmiştir. Dolayısıyla kabulü gerekli kılan taraf ihtiyaten tercih edilir. Zira kişinin şaban ayından bir gün daha oruç tutması, ramazan ayının başından bir gün oruç tutmamasından daha hayırlıdır. Zâhiru’r-rivâye’nin temel prensibi ise: Bir konuda kabul ve reddi gerekli kılan durumlar bir araya geldiğinde, red tarafı tercih edilir. Çünkü ramazanda hastalık ve yolculuk gibi bir özür sebebiyle oruç tutmamak her durumda caizdir. Ancak ramazandan önce ramazan orucu tutmak hiçbir özürle caiz değildir. Dolayısıyla neticede, özür sebebiyle caiz olanı tercih etmek evlâdır. Bu durumda tek kişinin şahitliği kabul edilmeyip sayının fazla olmasına ihtiyaç duyulduğunda Ebû Hanîfe’den gelen rivayete göre: İki erkeğin veya bir erkek ve iki kadının şahitliği kabul edilir. Ebû Yusuf’dan gelen rivayete göre ise; çok sayıda insandan oluşan bir topluluk olmadıkça şahitlik kabul edilmez.”

İbn Abidin şöyle demektedir: “el-Bahr müellifinin bir şehir adına bile olsa iki şahidin yeterliliğine dair yaptığı seçimi tercih etmek gerekir. en-Nehr isimli eserin müellifi ve onun kardeşi Şeyh Ömer de bu görüşü desteklemiştir. Aynı şekilde öğrencisi Timurtâşî, el-Minah isimli eserde, İbn Hamza en-Nakîb, Nehcu’n-Necât isimli eserde, Şeyh Alâuddîn, ed-Dürrü’l-Muhtâr’da ve Şeyh İsmâîl en-Nâblusî, el-İhkâm Şerhu Düreri’l-Hükkâm isimli eserinde bu görüşü benimsemişlerdir. İbn Abidin şöyle der: Bu görüş güzeldir. Ru’yeti hilâl’de çok büyük bir topluluğun bulunmasının gerekliliğini, “Hilâli araştırmada yapılan çaba ve gayretler ısrarlı bir şekilde devam etmektedir. Dolayısıyla bu; ru’yette çok sayıda topluluğa rağmen teferrüd eden bir, iki veya daha çok kişinin hata ettiğini gösterir.” şeklinde gerekçelendirmek, zamanımızda çok net değildir. Nitekim “Bahr” isimli eserin müellifi bile kendi zamanındaki insanların hilâli gözetleme konusunda tembellik gösterdiklerini anlatmaktadır. Bizim zamanımız ise bu konuda daha evlâdır. Çünkü hilâli çok az kimse araştırmaktadır. Bu araştıranlardan da hilâli gören veya şahitlik edenler, verdikleri bu haberle (yeme içme vb.) arzularına engel olacağından dolayı bazı densiz kimselerin eleştiri oklarına hedef olmaktadırlar.”

Bu da; insanların hilâli gözetleme hususunda tembellik ettikleri zamanla ilgili Cumhur’un mezhebinde olduğu gibi, Hanefîlerin müteahhir fakihlerinin de, havanın açık olduğu zamanlarda çok büyük topluluğun şart koşulmaması gerektiği kanaatine meylettiklerini göstermektedir.

Haberin Yaygın Olması (Müstefîd Haber)

Mâlikîler ve Hanefîler, haberin yaygın olmasını, hava ister açık olsun, isterse kapalı olsun ramazanda ve diğer aylarda hilâlin görüldüğünün sübutuna delil sayarlar. Bu konuda adaleti, hürriyeti ve erkek olmayı da şart koşmazlar. ed-Derdîr şöyle der: “(Hilâlin görülmesi) normalde yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluktan her birinin hilâli gördüğüne dair yaygın bir şekilde haber vermesiyle sabit olur. Ve bunların tek tek, erkek, hür veya âdil olmaları da şart koşulmaz.”

ed-Derdîr’in beyanı, daha önce değindiğimiz, Hanefîlerin “el-cem’u’l-kesîr”, (çok sayıda kişiden oluşan topluluk) diye ifade ettikleri “istifâda” (haberin yaygın olması durumu) kavramını açıklamaktadır. Bazı fakihler ise bu “istifâda”yı, üç kişiden fazla olan topluluk olarak açıklamışlardır. Bu da usulcülerin yorumudur.

Fakat el-Hattab, hilâlin ispatı meselesinde bu görüşte olanlara aşağıdaki şekilde cevap vermiştir: “Hilâlin “istifâda” yoluyla ispatı, şahitlik yoluyla değil de yaygın haber yoluyla sabit olma türündendi. Sonra Übeyy şöyle der: İbn Abdilhakem, “istifâda”yı; aralarında köle veya kadın bulunsa bile yalan üzere birleşmeleri normalde mümkün olmayan bir topluluğun verdiği haber olarak açıklamıştır. Bu açıklama aslında “mütevatir” haberin tanımıdır. Usulcüler ise “istifâda”yı; haberi nakledenlerinin sayısı üçten fazla olan şeklinde açıklamaktadırlar. Bu şekliyle bu son açıklama öncekinden daha kapsamlıdır. Ben de derim ki; Übeyy’in, “istifâda”nın tefsiriyle ilgili olarak usulcülerden naklen yaptığı açıklamayı İbnu’l-Hâcib, şu şekilde teyit etmiştir: “Müstefid (yaygın haber)”: Nakledenlerinin sayısı üçten fazla olan haberdir. Şafiîlerden İbnu’s-Sübkî şöyle der: Bunun en az sayısı iki kişidir, üç olduğu da söylenmiştir. İbn Abdilhakem’in sözlerinden, İbn Abdi’s-Selâm ve Musannıf’tan daha önce nakledilen görüşlerden şu anlaşılmıştır: Bunların “istifâda”dan kastettikleri, usulcülerin söylediklerinin tersinedir. Ayrıca haber verenlerin sayısı her ne kadar “tevâtür” derecesine ulaşmasa da, verdikleri haber ile kesin bilgi veya kesin bilgiye yakın zannın hâsıl olması gerekir.” Bunu düşün!

Kuveyt Fıkıh Ansiklopedisi’nde de geçtiği gibi; Şâfiîler ve Hanbelîler, hilâlin ispatında “istifâda” şartına karşı çıkmamışlar, “İstifâda”yı hilâlin ispatında bir araç olarak kabul etmişlerdir. Çünkü onlar, ramazanın gelişini haber-i vâhid ile bayramın gelişini de iki erkeğin haberiyle zaten ispat etmekteler. Dolayısıyla bunların “istifâda” ile sübutu evleviyyetledir.

Yine bu fakihler, “istifâda”yı ve “tesâmu”u (yaygın duyumu), birçok konuda ispat aracı olarak kabul ederler. Mesela; Şafiîler, “istifâda”yı, “emlâk-ı mürsele”de (kayıtsız mülklerde), kâdı’nın velâyetinde, zekâta müstehak olma durumunda, rada’da (süt emme konusunda) ispat aracı olarak kabul ederler. Ayrıca cerh ve ta’dîl’ de, i’sâr’da (ekonomik olarak zor durumda olmada), rüşd’de (erişkin olma durumunda) ve “bu kişi falancanın vârisidir veya falancanın bundan başka vârisi yoktur” gibi konularda da kabul ederler.

Hanbelîler ise “istifâda”yı, nesep’te, ölümde, mülk-i mutlak’ta (kayıtsız mülkte), nikâhta (hem başlangıç hem de devam açısından), talakta, hul’da, vakfın şartlarında ve kullanım alanlarında, köle âzâdında, velâ ve velâyette ve azil gibi konularda ispat aracı olarak kabul ederler.

Sonuç olarak: “istifâda”da, adâlet, erkeklik ve hürriyet şart koşulmamaktadır. Fakihler, “istifâda”yı bayramın ispatında şart koşmaktadırlar. Nitekim tevatür, iki kişinin şahitliğinden son derece daha güçlü bir delildir. Anlaşılacağı üzere; fakihler, tek kişinin şahitliğinde şart koşulan hususları istifâda da aramamaktadırlar. Allah (c.c.) en doğrusunu bilir.

Şahitliğin Kabulünü Engelleyen Unsurlar

Ru’yeti hilâl konusunda şahitliğin kabulünü engelleyen unsurlar, fakihlerin diğer şahitliklerde zikrettikleri engelleyici unsurlarla aynıdır. Fakihlerin bu konuda zikrettiklerinin büyük bir kısmı “şâhidin adaleti” ile ilgili hususlardır. Daha önce “adalet”in tanımı ve müteahhirun fakihlerin konuyla ilgili görüşleri geçmişti.

Şahitliği engelleyen faktörlerden biri; duyu organlarının yapılan şahitliği yalanlamasıdır. Bu zaten açık bir şeydir. İbn Abidin şöyle demektedir: “Duyu organlarının yalanladığı şahitlik kabul edilmez. Nitekim hayrî vakıfta da olduğu gibi.”

Sübkî şöyle der: “Mesela; kişi kendisine bir günlük mesafede bulunan bir kişiyi gördüğünü ve bir hakkı ikrar ettiğine dair onu işittiğini haber verir ve bu hususta da onun aleyhinde şahitlikte bulunursa, bu şahsın haberi ve şahitliği kabul edilmeyeceği gibi, ayrıca bu şahitliğe herhangi bir hüküm de terettüp ettirmeyiz. Bu kişinin söylediği her ne kadar aklen mümkün olsa da âdeten imkânsızdır.”

Bir kişinin batı tarafının dışında hilâli gördüğüne şahitlik etmesi veya az gören birinin hilâli gördüğüne dair şahitlikte tek kalması duyu organlarının yalanlamış olduğu şeylerdendir. Bu, hâkimin kararına bırakılan durumlardandır.

Sübkî şöyle der: “Âdeten ve aklen imkânsız olan şeylerle ikrar ve şehadet kabul edilmez. Hâkim, bu durumlara karşı son derece dikkatli olarak, iki şahidin şahitlik ettikleri şeyin mümkün olup olmayacağını, mümkünse imkân derecesini, şahitlerin durumu görüp görmediklerini, durumun kendilerine karışık gelip gelmediğini iyice araştırmadan şahitliklerini kabul etmede acele etmemesi gerekir.”

Astronomik Hesaplama ve Şahitlik

Bu konuda önemli olan, “hesaplama açısından hilâlin görülmesinin imkânsızlığı şahitliğe engel olan şeylerden kabul edilir mi edilmez mi?” meselesidir. Yani Astronomi bilginleri, hilâlin henüz doğmadığı veya doğduğu fakat doğuşunun üzerinden gözle görünecek bir vaktin geçmediği hususunda ittifak etseler, sonra da şartlarına uygun kâmil manada bir haber veya şahitlik vaki olsa, fakihler bu şahitliğe itibar edilip edilmeyeceği noktasında ihtilaf etmişlerdir. Fıkıh kitaplarının genelinde şu zikredilmiştir: Hilâlin görünmesi hususunda asıl olan, astrologların ve gökbilimcilerin sözü değil hilâlin bizzat gözle görülmesidir.

Hesaplama ile Hilâlin Tespit Edilmesi

Mezhepler genel anlamda hesaplama yöntemiyle helâlin tespit edilmesine itimat edilmeyeceğini bilakis bu yönteme itimat etmenin caiz olmadığını belirtmişlerdir. Bunun sebebi şu hadistir: “Hilâli gördüğünüzde oruç tutun, yine onu gördüğünüzde iftar edin (bayram edin). Eğer hilâl size görünmezse onu takdir ediniz (ayı otuz güne tamamlayın).”[199]

Bazı âlimler, hesaplamaya itibar edilmemesini, hesaplamanın sezgi ve tahminden ibaret olmasına bağlamışlardır.

Zürkânî, Nevevî’den şunu nakleder: Hilâlin görülmesi, astrologların hesaplaması üzerine bina edilmez. Çünkü bu hesaplama sezgi ve tahminden ibarettir. Ancak kıblenin ve namaz vakitlerinin bilinmesinde itibar edilir.

Aynı şekilde İbn Hacer, İbn Bezîze’den şunu aktarır: Hesaplamaya itibar edilmesi batıl bir yoldur. Çünkü şeriat, astrolojiye itibar edilmesini yasaklamıştır. Zira astroloji sezgi ve tahminden ibarettir. Ne kesin bilgi ne de zann-ı gâlip ifade eder.

İbn Teymiye şöyle der: Allah (c.c.), hilâlin doğuşunu tespit etmek adına her zaman için geçerli olan ve belli kurallar altına alınabilen bir hesaplama yöntemi koymamıştır. Bilakis hesaplamanın daimi bir metot olması imkânsızdır. Ancak gözle görme daimi bir metottur. Bazıları (hilâli tespit etmede) öncekiler gibi birtakım yollar edinmişlerdir. Onlardan bir kısmı, hilâlin seyrini tam manasıyla tespit edememişler, hesaplama uzmanlarının sürekli bir yöntem olmadığı, takribi bir yöntem olduğu hususunda ittifak ettikleri ta’dil (oran) yöntemini kullanmışlardır.

Astronomi bilginleri, “hesaplama ile hilâlin görülmesinin veya görülmemesinin kesinliğinin mümkün olmadığını” bu asırda itiraf etmişlerdir.[200]

Meşhur Astronomi âlimi Ebu Reyhan el-Birûnî şöyle der: “Astronomi âlimleri, son zamanlarda hilâlin görülmesi için konulan ölçülerin yetersiz olduğu, ancak tecrübe ile buna vakıf olunacağı noktasında ittifak etmişlerdir. Birtakım manzaralar için geometrik durumlar vardır ki, bu durumlardan ötürü büyüklük küçüklük hususunda gözle görülmeleri farklılık arz eder. Bu durumda insaflı düşünen kişi hilâlin görülmesi veya görülmemesi noktasında kesin hüküm vermeye güç yetiremez.”

Bu gerekçeler ışığında; eğer bugün rasat (gözlem) aletlerine bağlı olarak hesap yapılmış (ki, bu aletler geçmişte tam donanımlı değildi) ve bu hesaplama kesin bilgi veya zann-ı galip ifade ediyorsa buna itimat edilmesi caizdir. Bununla birlikte (özellikle de günümüzde) âlimlerin çoğu, astronomik hesaplara itibar edilmeyeceği hükmünü bunların sezgi ve tahminden ibaret olduğu savıyla gerekçelendirmemişlerdir. Onlar astronomik hesapların kesin bilgi ifade ettiğini kabul etmekle birlikte buna gerekçe olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, oruca başlamayı veya orucu sonlandırmayı, hilâlin güneşin ışınları arasından çıkışına değil, fiilî olarak hilâlin görünmesine bağladığını öne sürmüşlerdir. Bu sebeple âlimler, hesaplamaya namaz vakitleri hakkında itibar edilmesi ile ayın tespit edilmesinde itibar edilmemesini farklı değerlendirmişlerdir.

İmam Karâfî, fakihlerin hilâller hususunda şöyle dediklerini aktarır: Hilâlin güneş ışınları arasından çıkması üzerine yıldızların hareket etmelerinin hesabı, astronomi ilmi tarafından tespit edilmelidir. Eğer hesaplama kesin ve tam isabetli olursa bu, Allah’ın kanunları sebebiyle gök cisimlerinin ve yedi gezegenin hareket etmesindendir. Bazıları şu sözleriyle buna işaret etmiştir: “Aziz ve Alîm olan Allah’ın takdiriyle asırlarca aynı düzen üzerinde deveran eden Satürn, Jüpiter, Mars, Merkür uyduları vardır. Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: “Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.”[201] “Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.”[202] Yani ikisinin de bir hesabı vardır ki, yaz, kış, ilkbahar ve sonbahardan ibaret olan dört mevsim hesaplarından şaşmadıkları gibi onlar da hesaplarından asla şaşmazlar.

Her ne kadar aklen mümkün olsa da Allah’ın kanunlarından (sünnetüllah) dolayı çok yaşlı kimsenin, özellikle de çocuğun doğuramayacağına kesin olarak hükmettiğimiz gibi, âdetler de devam ettiği müddetçe kesinlik ifade ederler. Namaz vakitleri hususunda hesaplamaya itimat edildiği gibi, güneş ışınları arasından hilâlin doğuşuna itimat edilmesi de hesaplamanın kesin olmasına bağlanmıştır. Zira kesin bilgi elde edildikten sonra artık başka bir maksada ihtiyaç kalmaz. Çünkü şeriat sahibi, vakitleri, namaz için bir sebep kıldığı gibi, hilâlin güneşin ışınları arasından çıkmasını oruç için bir sebep kılmamış, hilâl güneş ışınları arasından çıktığında onun görülmesini veya ayın otuz güne tamamlanmasını sebep kılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.); “Hilâli gördüğünüzde oruç tutun, yine onu gördüğünüzde iftar edin (bayram edin).”[203] buyurmuş, hilâlin güneş ışınları arasından çıkmasını söylememiştir. Allah (c.c.) şöyle buyurduğu gibi: “Güneşin zevalinden itibaren namaz kıl …”[204] Sonra Hz. Peygamber (s.a.s.); “Eğer hilâli görmezseniz onu takdir edin.”[205] başka bir rivayette “Ayı otuz güne tamamlayın.”[206] buyurmuştur.

Bu konuda söylenecek söz olsa da, önceki fakihlerin kesin olarak kabul ettikleri illet budur. Ancak şaz kabul edilen görüşler de bulunmaktadır. Bu görüşlerden biri, İbn Rüşd’ün tabiinden olan Mutarref b. Abdullah b. Şihhîr’den yaptığı şu rivayettir: “Hava kapalı olduğu zaman hilâlin görülmesinde yıldızlara, ayın yörüngesine ve hesaplamaya itibar edilir.”

Hafız İbn Hacer bu görüşlerin tamamını Hz. Peygamber (s.a.s.)’in; “Hilâl size görünmezse onu takdir edin (ayı otuz güne tamamlayın).”[207] hadisinin açıklamasında zikrederek şöyle demiştir: Bu konuda âlimlerin iki esas tevili vardır. Üçüncü bir tevile giden âlimler de vardır ki onlara göre hadisin manası; “Ayı, yörüngesinin hesabına göre belirleyin” şeklindedir. Bu görüşü, Şafiîlerden Ebu’l-Abbas b. Süreyc, Tabiinden Mutarref b. Abdullah, hadisçilerden İbn Kuteybe benimsemiştir. İbn Abdilber; Mutarref’in rivayetinin sahih olmadığını ve İbn Kuteybe’nin bu tip meselelere eğilmeyen biri olduğunu ifade etmiştir. İbn Abdilber devamında şöyle demiştir: İbn Huveyz Mindad’, İbn Süreyc’in görüşünü İmam Şafiî’den nakletmiştir, fakat bu konuda İmam Şafiî’nin görüşünün Cumhur’un görüşüyle aynı olduğu bilinmektedir.

İbnü’l-Ârâbî, İbn Süreyc’den şunu nakleder: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “onu takdir edin” sözü, Allah’ın bu ilme has kıldığı kişilere, “ayı otuza tamamlayın” sözü de genele hitap eder.

İbnü’l-Ârâbî şöyle devam eder: Ramazan orucunun vacip olması farklı değerlendirilmiştir. Bir görüşe göre; oruç, güneş ve ay hesabı ile diğer bir görüşe göre ise; sayı hesabı ile vacip olur. Bu, aklı selîmin kabul edeceği bir şey değildir.

İbn Salâh şöyle der: Ayın yörüngelerinin bilinmesi hilâlin seyrinin bilinmesi demektir. Hesaplamanın bilinmesi ise az sayıda kimselere has kılınan ince bir iştir. Ayın yörüngeleri, yıldızları inceleyen bilim adamlarının duyu organlarıyla idrak etmesiyle bilinir. İbn Süreyc’in kastettiği de budur ve bu sözü bizzat yıldızları bilen kişiler için söylemiştir.

Rûyânî, İbn Süreyc’den şunu nakleder: O, bu sözü vacip değil, caiz anlamında söylemiştir. Kaffal ve Ebu Tayyib’in tercihi de bu yöndedir.

Ebû İshâk eş-Şîrâzî, Mühezzeb isimli eserinde; bu durumda orucun vacip olacağını İbn Süreyc’den nakletmiştir.

Neticede; yörüngelere ve hesaplamaya itibar edilmesi açısından farklı görüşler ortaya çıkmıştır.

1. Bunlara itibar edilmesi caizdir, ancak farz değildir.

2. Bunlara itibar edilmesi caizdir ve farz yerine de geçer.

3. Hesaplayanlar için caizdir ve onlar için farz yerine geçer. Ancak müneccim için farz yerine geçmez.

4. Her ikisi için de caizdir. Ancak başkaları hesaplayanları taklit edebilir, astrologları taklit edemez.

5. Mutlak olarak hem hesaplayanlar ve astrologlar hem de onları taklit edenler için caizdir.

İbn Sabbâğ; “Âlimlerimiz hesaplamaya itibar edilmeyeceği konusunda ihtilaf yoktur.” der. Ben derim ki; İbn Münzir önceleri bu konuda icmanın olduğunu nakletmiş ve İşraf adlı kitabında şöyle demiştir: “Hava açık olsa bile hilâl görünmediği zaman şaban ayından itibaren otuz gün oruç tutmak ümmetin icmasıyla vacip değildir. Sahabe ve tabiînin çoğundan da bunun mekruh kabul edildiği sahihtir. İşte bu şekilde mutlak bir ifade kullanarak hesap edenlerle diğerlerinin arasını ayırmamıştır. Bu konuda hesap bilenlerle bilmeyenlerin farklı hükümlere tabi olduğunu savunanların aleyhindeki en önemli delil icmâdır.”

Hilâlin tespit edilmesi konusunda söylenenlerin tamamı budur. Bu konuda fakihlerin sözlerinden anlaşılan şudur: Hilâlin tespit edilmesinde hesaplamaya başvurulması fakihlerin çoğunun görüşüne aykırıdır. Zamanımızdaki teknolojik gelişmelere bakıldığında bu konuda düşünmeye ihtiyaç vardır. Allah (c.c.); “Sana, hilâlleri soruyorlar. De ki: Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.”[208] ayetinde hilâllerin görülmesini değil, bizzat kendilerini vakitler olarak tayin etmiştir. “O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir.”[209] “Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur. Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.”[210] “Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.”[211]

Astronomik Hesap Verileri Sebebiyle Hilâlin Görüldüğüne Dair Yapılan Şahitliklerin Reddedilmesi

Bazı fakihler, hesap yöntemi ile hilâlin görülmesi mümkün değilse gözle görülme şehadeti de reddedilir demiştir. Bildiğimiz kadarıyla bunu ilk söyleyen Şafiî fakihlerinden Hafız Takiyyuddin es-Sübkîdir. Fakat bu görüşü fakihlerin büyük çoğunluğu reddetmiştir.

Üstad Muhammed Alîş şunları söyledi: Hilâli görmeleri asla mümkün olmamasına rağmen hesap ilmiyle uğraşanların sözüyle beraber iki âdil kimsenin şahitliği hakkındaki sözünüz ne anlama gelmektedir? Bu durumda şahitlikle amel edilir, hesap ehlinin sözüyle amel edilmez mi veya hesap ehlinin sözü tam bir anlam ifade etmiyor mu?

Sorusunu şu şekilde cevapladım: Bütün hamdler Allah’a aittir, salat ve selam Allah’ın Resulü Seyyidimiz Muhammed üzerine olsun. Allame Hattab’ın dediği gibi bu durumda iki âdil kimsenin şehadetiyle amel edilir, hesap ehlinin sözüyle amel edilmez. Bunu şu şekilde açıklamıştır: Hilâli gördüklerine dair iki âdil kimse şahitlik etse, hesap ehli de hilâlin görülmesi asla mümkün değildir derse, âlimlerimizin görüşlerinden zahir olan, hesap ehlinin sözüne iltifat edilmeyeceğidir. Şafiî âlimlerinden Sübkî ve bazı âlimler şahitliğin kabul edilmeyeceğini söylemiştir. Çünkü hesaplama kesin bilgi, şahitlik ise zann-î bilgi ifade eder. Zann-î bilgi ise kesin bilgiye aykırı olamaz. Ayrıca bu konuyu bazı Şafiî âlimler tartışmışlardır. Allah en doğrusunu bilir.

Sübkî’nin bu görüşü Şafiî âlimlerden Remlî el-Kebîr’e sorulmuş, o da şöyle cevaplamıştır: Sübkî’nin görüşü reddedilmiştir. Onun görüşünü Müteahhirun âlimlerden bir grup da reddetmiştir. Bu tartışma Karâfî’nin Furûk adlı eserinde de teyit edilir.

Bazı fakihler Sübkî’nin görüşünü reddetmede mübalağa ederek şöyle demişlerdir: Hesaplama açısından mümkün olmasa dahi, hilâl, 29. günün sabahı görülse ve şahitlik bu günün akşamında yapılmış olsa bile yine de şahitlik kabul edilir.

Şafiî âlimlerden Remlî el-Kebîr şöyle der: Ona Sübkî’nin şu görüşleri soruldu. Ayın otuzuncu gecesi hilâlin görüldüğüne dair şahitlik edilse, hesaplamada aynı gece hilâlin görülmesinin mümkün olmayacağını söylese, hesap ehlinin sözüyle amel edilir. Çünkü hesap kesin, şahitlik ise zannîdir. Bu konudaki sözlerini şu şekilde devam ettirmiştir: Hesap ehlinin sözüyle amel edilir mi edilmez mi? Ayın 29. günü güneş doğmadan önce aydınlıkta hilâl görülse ve bir taraftan da şaban ayının 30. gecesi hilâl görüldüğüne dair şahitlik edilse bu şahitlik kabul edilir mi edilmez mi? Çünkü ay tam 30 gün ise hilâl iki gece kaybolur, 29 gün ise bir gece kaybolur. Bir defasında yatsı vakti girmeden hilâl üçüncü gece de kaybolmuştu. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) yatsı namazını yeni ayın üçüncü günü ay battıktan sonra kılmıştı. Bu durumda şahitlikle amel edilir mi edilmez mi?

Remlî el-Kebîr bu soruları şu şekilde cevapladı: Her üç konuda da şahitlikle amel edilir. Çünkü Şari῾, şahitliği yakîn (kesin) derecesinde kabul etmiştir. Sübkî’nin görüşü reddedilmiştir. Onun görüşünü Muteahhirun âlimlerden bir grup da reddetmiştir. Şahitlikle amel edilmesi Resülullah (s.a.s.)’ın namazına aykırı değildir. Bizim görüşümüzün delili şudur: Şari’, hesaplamaya itimat etmemiş, bilakis hesaplamayı, “Biz ümmî bir ümmetiz. Ne hesabı ne de yazmayı biliriz. Ay şu kadar ve şu kadardır (yirmi dokuz veya otuz gündür).”[212] sözüyle tamamen ilga etmiş, kaldırmıştır.

İbn Dakîk: Bayram hesaplama iledir. Oruç hakkında ise hesaplamaya güvenilmez. Sübkî’nin “şahide durum bazen karışık gelebilir vb.” şeklinde zikrettiği ihtimallerin, hilâlin tespiti noktasında şer’an olumsuz bir etkisi olmaz. Çünkü şahitliği gerektiren diğer konularda bu ihtimaller bulunabilir.

İbn Abidin risalelerinde Remlî el-Kebîr’in fetvasını nakletmiş ve onaylamıştır.

Müteahhirun âlimlerden bir grup da Sübkî’nin fetvasını onaylamıştır. Şafiî âlimlerden Kaylûbî de bu görüştedir.

Allâme Abbâdî şöyle der: Hesaplama, hilâlin görülmediğine kesin bir şekilde delalet ederse, âdil kişilerin sözü kabul edilmez ve şahitlikleri reddedilir. Bu net ve açıktır. Bu durumda oruca başlanmaz. Buna muhalefet etmek inatçılıktır ve kibirliliktir.

İbn Hacer el-Heysemî el-Mekkî şöyle der: Hesaplamanın şahidin gördüğünün yalan olduğuna delalet etmesi durumunda âlimler için bir tereddüt oluşmuştur. Bu durumda eğer hesaplamanın kesin olduğunda ittifak edilir ve bu tevatüren nakledilirse şahitlik reddedilir. Aksi takdirde reddedilmez. Bu görüş, Sübkî’nin, “Hesaplama, hilâlin görülmediğine kesin bir şekilde delalet ederse şahitlik reddedilir.” görüşünden daha evladır.

Sübkî, şahitliği hesaplama ancak kesin olduktan sonra reddetmiştir. Buna göre Sübkî ile İbn Hacer el-Mekkî’nin görüşü arasında zıtlık yoktur.

Sübkî’nin görüşünü reddedenlerin sözünden şu anlaşılır: Onlar Mütekaddimun âlimlerin, “Hilâli görme hususunda hesaplayanların sözüne itibar edilmez.” sözünü mutlak manada anlamışlar ve bu sözü hilâlin hem ispatı hem de reddi noktasında tamamıyla kabul etmişlerdir. Hâlbuki Mütekaddimun âlimlerin yanında hesaplamanın reddi hususunda bir delil de yoktur. Çünkü Sübkî, fetvasında; Mütekaddimun âlimlerin görüşü ancak hilâlin ispatında geçerlidir, hilâlin reddi hususunda ise herhangi bir delilleri yoktur. Doğrusu Sübkî’nin görüşü son derece açıktır. Bunu delilleriyle zikredeceğiz.

Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: “Sana, hilâlleri soruyorlar. De ki: Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.”[213] Önemli olan bu konuya özen göstermek ve dinen ayın girdiğini tespit etmektir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) söyle buyurmuştur: “Biz ümmî bir ümmetiz. Ne hesabı ne de yazmayı biliriz. Ay şu kadar ve şu kadardır (yirmi dokuz veya otuz gündür). Üçüncüsünde başparmağını yumdu. Ay şu kadar ve şu kadardır. Yani tamamı otuz gündür.”[214] Bu hadisin anlamını düşündüm ve şu şekilde yorumladım: Astronomi ilminin ve bu ilimle uğraşanların; “Ay, içtimadan sonra hilâlin güneş ışınları arasından ayrılmasıyla başlar.” görüşü yanlıştır. Onlara göre içtimadan hemen sonra başlayan yeni ay bir sonraki içtimaya kadar devam eder. İşte bu ikisi arasındaki zaman dilimi aydır. Bu görüş dinen kesinlikle itibar edilmeyen batıl bir görüştür. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Biz (Araplar) ümmî bir ümmetiz. Ne hesabı ne de yazmayı biliriz. (Yazma ve hesaplama Arapların şanından değildir.)”[215] sözüyle buna işaret etmiştir.

Ayın hesaplanmasındaki şer’î ölçü, “iki hilâl arası”dır. Bu, ya hilâli görmekle ya da ayın otuz günü tamamlamasıyla gerçekleşir. Ayın otuz güne tamamlanmasına itibar edilmesi, hilâlin beklenmemesinin delilidir. Hilâlin mevcut olması görülme imkânı olması şartıyla muteberdir. Eğer Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu dememiş olsaydı fecirden önce hilâlin güneşin ışınlarından ayrılmasıyla oruç vacip olurdu. Hâlbuki Hz. Peygamber (s.a.s.), orucu bir sonraki gün için meşru kılmıştır. Bu konuda icma olup, âlimler arasında hiçbir ihtilaf yoktur.

İhtilaf edilen başka bir konu da; “Bu hususta hadisle amel edilmesi de edilmemesi de mümkündür.” meselesidir. Bu, hesaplamanın hilâlin güneş ışınları arasından ayrıldığına delalet etmesi ve güneşin batış esnasında hilâl gözle görünecek şekilde üzerinden bir müddet geçmesi durumudur. Âlimler, bu durumda oruca başlamanın hesap edenler için vacip diğerleri için caiz olması hususunda ihtilaf etmişlerdir. Oruca başlamanın hesap edenler için vacip, diğerleri için caiz olmadığı görüşünde olanların delili şu hadistir: “Hilâli gördüğünüz zaman oruç tutun, yine hilâli gördüğünüzde iftar edin (bayram edin). Eğer hilâl size görünmezse onu takdir edin (ayı otuz güne tamamlayın).”[216] Başka bir rivayette, “Şaban ayını otuz güne tamamlayın.”[217] buyrulmuştur. Âlimler arasında en sahih görüş budur. Oruca başlamanın caiz olduğunu benimseyenler şunu ifade etmişlerdir: Bulutlu bir günde hesaplama, namaz vakitlerine nasıl delalet ediyorsa burada da maksut olan, hilâlin mevcut olması ve görülme imkânının bulunmasıdır. Bu görüşü âlimlerin ileri gelenleri de söylemiştir. Fakat hadisin mefhumundan dolayı sahih olan birinci görüştür.

Bu, hesaplamanın reddedilmesi anlamına gelmez. Çünkü hesaplama hilâlin görülme imkânını ortaya koyar. Sadece görülmenin mümkün olması üzerine ise hüküm terettüp ettirilmez. Şari’, hükmü görmeye terettüp ettirmiş ve bundan sadece ayın otuz güne tamamlanmasını istisna etmiştir. Oruç ile namaz vakitleri arasındaki fark şudur: Namaz vakitlerinin aksine oruç vakitlerini hesaplamada hata çok oluyor. Namaz vakitlerini hesaplamada kesin veya kesine yakın bilgi elde ediliyor. Bu ihtilaf, hesaplamanın hilâli görmenin mümkün olduğuna delalet ettiği fakat hilâlin gözle görülmediği durumlarda geçerlidir. İki görüşten birincisinde oruca başlamanın sebebi, “görme imkânının olması”, diğerinde ise, “Hilâlin bizatihi görülmesi veya ayın otuz güne tamamlanmasıdır.” sahih olan ikinci görüştür. Bu iki görüşe binaen hesaplamanın delalet ettiği şeye batıl denemez. Hesaplama bazen kesin bilgiye götürürken, bazen de ayın güneşe olan uzaklığı veya yakınlığı sebebiyle kesin bilgiye götürmeyebilir.

“Burada şöyle bir tasavvurda bulunmak da mümkündür: Ayın içtimadan sonra güneşe gayet yakın olması ve buna binaen görülmesinin mümkün olmaması halinde olduğu gibi, astronomik hesaplar hilalin görülmeyeceğini ortaya koymuşsa, bu durumda hilali gördüklerine dair verdikleri haberin yalan ya da yanlışa ihtimali olan bir veya birkaç kişi gelip hilali gördüklerine dair şahitlik yaparsa, bu şahitliğin reddedilmesi gerekir. Zira astronomik hesaplar kesin bilgi ifade ederken, şahitlik ve herhangi bir konuda yapılan ihbar zan ifade eder. Zan ile sabit olmuş bir malumatın kesin bilgiye (yakîn) tercih edilmesi bir tarafa onunla teâruz etme imkanı dahi yoktur.”

Beyyinenin (delilin) kabul edilmesi, hissen, aklen ve şer’an mümkün olan şeylerin ona tanıklık etmesine bağlıdır. Hesaplama kesin bir şekilde hilâlin görülmeyeceğine delalet ediyorsa, şahit olunan şey mümkün olmadığından şahitlikte şer’an imkânsız hale gelir. Zira şeriat muhal olan şeylere taalluk etmez. Ayrıca ister şahit olunan sahih olsun ister batıl olsun her iki şahidin şahitliklerinin kabul edilmesi yönünde mevcut bir nas da yoktur. Orucun vacip olması ve ayın hükümleri sırf haber ve şahitlik üzerine terettüp etmez. Hatta biz diyoruz ki; size biri haber verdiği zaman asıl olan, Şari’in “oruç tutunuz” sözüdür. Çünkü böyle bir haber verildiği zaman biz bu haberi kabul ederiz. Fakat mutlak olarak kabul edileceğine dair bir nas yoktur. Haberi kabul etmek için bizim vazifemiz haberin hakikati olup olmadığını araştırmaktır. Şüphesiz, hilâli gördüğüne şahitlik edenlerin bazıları onu görmemiş ve karıştırmış olabilir. Veya hilâl olmayan şeyi hilâl zannedebilir veya gözü, görmediği bir şeyi ona göstermiş olabilir. Ya da günler sonra şahitliği eda ettiğinden hilâli gördüğü gece hakkında yanılabilir. Veya kişi çok cahil olduğundan insanların oruç tutarak sevap alması için bunu yapabilir. Veya âdil bir kimse olduğunu ispat etmek için, hâkim huzurunda bu durumu vesile edinebilir. Bütün bu durumları biz gördük ve işittik. Dolayısıyla bütün bu durumları tecrübe eden ve haber veren kişiyi iyi tanıyan veya güvenilir kimsenin haberi sebebiyle hesaplamanın görmenin mümkün olmadığına delalet ettiğini bilen hâkimin görevi, şahitliği kabul etmemesi ve bu şahitlik sebebiyle hilâlin sabit olduğuna hükmetmemesidir. Ayın geri kalan günlerinde, önceki günlere itibar edilir. Çünkü önceki günlerin durumu, aksi ortaya çıkana kadar hakiki şer’î bir delildir.

Biz şeriatın hesaplamayı mutlak olarak kaldırdığını söylemiyoruz, evet fakihler hesaplamaya itimat edilmez demişlerdir, çünkü bu sözü, bahsetttiğimiz meselenin aksi durumlar için söylemişlerdir. Bu, ihtilaflarını geride zikretmiş olduğumuz konudur. Son zikrettiğimiz konu ise, bu şekilde değildir. Ve bu hususta bir nakil de bulamadım. Zikrettiğimiz dışında da farklı bir ihtimal de yoktur.

Neticede, İmamü’l-Harameyn’i gördüm. Hilâlin bir yerde görülüp diğer bir yerde görülmediği, âlimlerin bu hususta iki görüşü olduğu, seferi mesafesine ve ihtilâf-ı metâli’e itibar edilir mi edilmez mi gibi konularından söz açılınca o, sefer mesafesi noktasında kesin konuştu, ihtilâf-ı metâli’ hususunda ise ihtimalleri zikretti. Sonra, bu konunun gözleme ve birtakım teknolojik gelişmelere bağlı olduğunu söyledi. Aralarında sefer mesafesi olan yerler dışındaki yerler için birtakım alçalmaların ve yükselmelerin olduğunu farz etti. Farz etmiş olduğu bu durumlar çok nadir ortaya çıkar. Farz ettiği bu şeyler mümkün olsa ve bir hesap uzmanı da bu yerlerde görmenin imkânsız olduğuna hükmetse şu iki ihtimal ortaya çıkar. Ya bu hüküm, hilâlin görülmesiyle ilişkilendirilmez, ya da aralarında sefer mesafesinden fazla mesafe olan yerler bir belde olarak kabul edilerek hüküm buralara da taalluk ettirilir.

Bu meselemiz, büyük kıtalar ve iklimler için geçerlidir. Hesaplama buralarda hilâlin görülmesinin mümkün olmadığına delalet etse, iki veya üç kişi de görüldüğüne şahitlik etse, geride zikrettiğimiz ihtimallerle beraber düşündüğümüzde ben asla bu delilin kabulünü ve onunla hükmetmeyi uygun bulmam.

Bilinmesi gerekir ki, bizim burada bahsettiğimiz kesin bilgiden maksadımız öncüllerinin tamamının aklî delillerden mürekkep olan yakinî bilgi (burhan) değildir. Çünkü bu meselede böyle bir delilden bahsedilemez. Aklî olduğu değildir. Çünkü durum bunun aksinedir. Zira bu deliller gözetlemeye ve uzun tecrübelere, Güneş’in ve Ay’ın yörüngesinde seyretmesine hilâlin, insanların göreceği şekilde bir parlaklığa ulaşmasına bağlıdır. İnsanlar görme hususunda farklıdırlar. Bazen hilâli görme imkânı olsa da olmasa da kesinlik hâsıl olurken, bazen de olmaz bilakis tereddüt edilir.

Hilâlin görülmesi veya görülmemesi noktasında kesin bilginin müstenedi âdettir. Bu, bizden uzak işlenen bazı suçlarda kesin hükmetmemiz gibidir. Biz o suçları göremiyoruz, hatta âdeten görme imkânımız da yoktur. Aklen bu durum mümkün olsa da bu âdet dışı olmuş olur ki, bazen bir nebinin mucizesi veya bir velinin kerameti olarak vaki olur.

Bir kişi kendisinden uzak olan birini bir günlük mesafeden gördüğünü ve işittiğini haber verir, bunu onaylar ve buna şahitlik ederse onun haberi ve şahitliği kabul edilmez ve bunun üzerine hüküm bina edilmez. Zira bu durum her ne kadar aklen mümkün olsa da âdeten imkânsızdır. Aynı şekilde yalan söyleme ve yanlış yapma ihtimali olan iki veya daha çok kişiler, hilâli gördüklerine şahitlik etseler, Ay’ın yörüngesinde seyretme hesabı da hilâlin görülmesinin mümkün olmadığına delalet etse bu kişilerin şahitlikleri reddedilir. Çünkü şahit olunan şeyin mümkün olması şarttır. Şahitlere yalan ve hatanın isnat edilmesi, âdetin bozulmasını onaylamaktan daha evladır. Âdeten ve aklen mümkün olmayan şey, ne ikrarı ne de şahitliği kabul eder.

Hâkim, bu durumlara karşı son derece bilinçli olarak, şahitlik edilen şeyin mümkün olup olmadığını, mümkünse imkân mertebelerini iyice araştırmadan şahitliği kabul etmede acele etmemesi gerekir. Ayrıca şahitlerin görmesi bu durumu gerektirmiş mi gerektirmemiş mi, bu durum kendilerine karışık gelen kişilerden mi değiller mi? şeklinde araştırması lazım. Hâkim için bütün bu araştırmalar mümkün olur, iki şahidin görmeleri iyi, zekâlarından ve dikkatli olduklarından dolayı durumu karıştırmayan ve kötü bir amaçları da olmayan kişiler oldukları anlaşılırsa, sebebi olsun ya da olmasın onların âdil olduklarına hükmedilir. Daha sonra şahitlikleri kabul edilir veya reddedilir. Eğer iki kişi, şahitlik edilen her şeye bu şartlar altında şehadet ederse hâkim bunu kabul eder, herkes de hâkimin bu kararını idrak etmiş olur. Hâkim, “Benim nazarımda bu sabit olmuştur.” dediği zaman, şahitliğin bütün şartlarının yerine gelmiş olduğunu anlamış oluruz. Hâkimin vazifesi, bu durumları tam tespit ederek hatanın kaynağı olan aceleyle hareket etmemektir. Bundan dolayı şahitlik etmede acele edenin şahitliği kabul edilmez.

Verdiğimiz bu bilgilerden şeriatın mutlak anlamda astronomik hesaplara itibar etmediği anlaşılmasın. Zira ferâiz ilminde ve diğer bazı konularda hesaplama ile amel edilmiştir. Hadiste hesaplama ve yazma zikredilmiş, ancak her ikisi de yasaklanmamıştır. Hadiste kastedilen; hilâlin görülmesi veya ayın otuz güne tamamlanmasıyla zahir ve açık olan iki yoldan biriyle ayın tespit edilmesidir. Çünkü ay bazen yirmi dokuz bazen de otuz gün olur. Astronomi ilminin dediği gibi zamanın tespiti noktasında mazbut bir hesaplama yoktur. Bir âlim de bu meselenin oruç bölümünde fakihlerin bahsini ettiği şu mesele olduğunu sanmasın: “Sahih olan hesaplama ile amel etmemektir. Zira hesaplama hilâlin görülmediğine delalet ederken tam aksi durum olabilir.”

Şüphesiz, hesaplama ile orucun caiz veya vacip olduğunu söyleyenler, orucun caiz olmadığını evleviyetle söylerler. Orucun caiz olmadığını söyleyenler ise aksi yönde bir şey söylemezler. Orucun caiz olmama durumu kesin olduğundan bizim görüşümüz bu yöndedir.

Biz bu konuda bir nakil bulamadık. Fakat bu hususta anladıklarımız, bizi kesin bilginin imkânsızlığından zan mertebesine çıkarmıştır.

Allâme es-Sübkî iki önemli noktaya dikkat çekmiştir:

1. Hilâlin görülmesi imkânsız olduğunda şahitliğin kabul edilmemesi, ayın tespiti hususunda hesaplamaya itibar edilmesine götürmez. Zaten âlimlerin büyük çoğunluğu bunu kabul etmemiştir. Mütekaddimun âlimlerin; “Hilâlin tespit edilmesinde hesaplamaya itibar edilmez.” sözünden de hilâl ile alakalı hiçbir şeyde hesaplamaya itibar edilmeyeceği anlaşılmaz. Hilâlin reddedilmesi hususunda hesaplamaya itibar edilmeyeceğine dair bir nas da yoktur. Astronomik hesapların hilalin görülebileceğine dair verilerinin oruca başlamak için yeterli olmadığı ancak görülemez demesi halinde hilali gördüklerine dair şahitlikte bulunan kimselerin şahitliklerinin reddedilmesi hususundaki görüşü Subkî’den önce dillendiren olmamıştır. Dolayısıyla Subkînin, bu görüşüyle icmâa muhalefet ettiği söylenemez. Sübkî bu konuda konuşuncaya kadar konuyla ilgili söz söyleyen olmamıştı. Zira Cumhur’a muhalefeti sebebiyle Sübkî ilzam edilemez.

2. Sübkî’nin zikrettikleri, hilâlin görülmesinin şahitlikle tespit edilmesi yolunu aşamaz. Şüphesiz şahitlik vasıtasıyla ayın tespit edilmesini bize şeriat emretmiştir. Yine şeriatın bizatihi kendisi, haberi ve şahitliği kabul etmede emin olmamızı emretmiştir. Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: “Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu yayarlar; hâlbuki o haberi Peygamber’e veya kendilerinden buyruk sahibi olanlara götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya kadir olanlar onu bilirdi.”[218] “Ey inananlar! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz.”[219]

Şahitliği duyu organları yalanlıyorsa kabul edilmeyeceğini geride zikretmiştik. Bu, ayetlerin mefhumuna da yakındır. Bu konuya İbn Kâsım, İbn Hacer’in sözüne karşı yazdığı, “Ta’lik”inde itiraz etmiştir ve şöyle demiştir. “Tevatüren nakledilen haberler kesinlik ifade ederler. Eğer bu haberler duyu organlarıyla hissedilen şeylerden ise bu haberlerin öncülleri de mahsusata bağlanır.”

Bu sözlerin altında Şirvânî şunları kaydeder: İbn Hacer’in kastı şudur: “Öncülleri kesin olmasından dolayı tevatüren nakledilen haberler kesine yakın güçlü zan ifade ederler. Bu zan, aksini söylemesi halinde şahidi reddetmeye kâfidir.”

İbn Kasım’ın bu itirazını, İbn Abidin de risalelerinde nakletmiş ve onaylamıştır. Ayrıca şunu da eklemiştir: Bu öncüllerin hissi olması kabul edilemez. Bilakis onlar aklîdir, duyu organlarıyla hissedilemezler. Aklî olan şeyler de tevatürle sabit olmaz. Çünkü aklî olan şeylerde, “âlemin kadîm olduğunu” söyleyerek felsefecilerin hata yaptığı gibi birçok kişi hata eder. Aksi halde felsefeciler kâfir de olsalar bu konuda büyük çoğunluğu ittifak ettiğinden âlemin kadîm olması gerekirdi. Zira haber verenlerin Müslüman olması tevatürün şartlarından değildir. Bu, İbn Emir Hâcc’ın eseri olan Tahrir’in şerhinde yazılıdır.

Doğru olan İbn Abidin’in kaydettiğidir. Hesap ilminin öncüllerinin aklî olması, belki eski Batlamyus astrolojisi için geçerli olabilir. Ancak günümüzde astronomide kabul edilen gerçekler aklî öncüllere bağlanmamış, uzun zaman süren istikra (tümevarım) metoduna bağlanmıştır. Bu da, yıldızların seyrini müşahede ile elde edilir. Özellikle de daha önce bilinmeyen ve düşünülmeyen gözlem aletleri ve güçlü teleskoplar sayesinde gerçekler tespit ediliyor. Dolayısıyla bu konuda söylenen söz (İbn Kasım’ın görüşü), hissî müşahedelere değil de aklî öncüllere mebni kılındığından doğru değildir. Aynı şekilde günümüzde namaz vakitleri, aklî öncüllerle değil istikra yöntemiyle belirleniyor. Diğer konularda geçerli olan istikra metodunda çoğu zaman ihtimaller olabilir. Ancak bu meseledeki istikra metodu aşağıdaki ayetlerle desteklenmiştir: “Sana, hilâlleri soruyorlar. De ki: Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.”[220] “Güneşi ışıklı ve ayı nurlu yapan; yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için, aya konak yerleri düzenleyen O’dur.”[221] “Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir. Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler.”[222] “Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.”[223] Bu ayetler, yıldızların seyrinin Allah’ın kâinatta sabit kılmış olduğu munzabıt bir hesaba bağlı olduğunu gösteren delillerdendir. İşte bu hesaplamanın istikra metoduyla belirlendiğinin bilinmesi ne güzel olur. Çünkü bu metot hiçbir durumda değişmez.

Zikrettiklerimizden anlaşılan şudur: Sübki’nin görüşünü reddedenler, bunu ancak aklî öncüllere bağlı olan astronomik hesaplamalara bağlı kalması sebebiyle reddetmişlerdir. Hakikatte bu hesaplama istikra, müşahede ve bedihiyyat gibi olan hissî tecrübelere bağlıdır. Hilâlin tespit edilmesinde hesaplamanın şahitliğe katkı olarak kullanılmasını hiçbir nas engellemez. Aynı şekilde Mütekaddimun âlimlerin, hesaplamaya itibar edilmeyeceğine dair sözleri de bununla bağdaşmaz.

Fakihlerden bir grup, âdil kimsenin haberini kabul ettikten bir ay sonra kendisinde şüphe oluşmasından ötürü reddetmişlerdir. Misal olarak; ramazan ayı iki kişinin sözüne binaen sabit olduktan sonra insanlar bu esas üzerine oruç tutsa, sonra da hava açık olmasına rağmen otuzuncu günün akşamı hilâl görünmese, Malikîler; bir sonraki günün bayram günü olması caiz değildir demişlerdir. Çünkü hilâlin görülmesinde iki kişinin haberinin yalan olduğu ortaya çıkmış olur. Eğer doğru olsaydı insanlar hilâli otuzuncu günün akşamı görürlerdi. Bu durumda ramazan hilâlini gördüklerine şahitlik eden iki kişinin, âdil kişiler bile olsalar fıtır hilâlini gördüklerine dair şahitlikleri kabul edilmez. Zira ramazan hilâlini görme hususundaki şahitliklerinde töhmet oluşmuştur.

Derdîr şöyle der: İki kişinin hilâli görmesiyle ramazan ayının girdiği sabit olsa, otuz günden sonra da gökyüzü açık olmasına rağmen onların dışındakiler hilâli göremezse onlar şahitliklerinde yalancı kabul edilirler. Hava açık olsa bile bu otuz günden sonraki şahitlikleri yok hükmünde kabul edilir. Çünkü şahitlikleri hakkında töhmetleri artmıştır.

Hanefî, Şafiî ve Hanbelîler, ramazan hilâlinin sabit olması noktasında iki kişinin haberi ile tek kişinin haberini farklı değerlendirmişlerdir. Eğer iki kişinin haberi ile sabit olmuşsa otuz gün geçtikten sonra mutlak olarak bayram edilir. Bir kişinin şahitliği ile sabit olmuşsa iki rivayetten birinde iftar edilemeyeceği belirtilmiştir.

Netice olarak; ramazan hilâlinin şahitliğini veya haberini kabul edenler, otuz gün geçtikten sonra bunu ancak his yalanladığı için reddetmişlerdir. Bir ay sonra şahitliğin reddinde büyük zorlukların ortaya çıkacağı aşikârdır. Bu durum zilhicce ayında gerçekleşse bütün insanlar haccı kaçırmış olur. Bu durumda en kolay yol, eğer şahitlik görmenin imkânsız olduğu durumlarda yapılmışsa baştan itibaren bu şahitliğin kabul edilmemesidir.

Çoğu kere itiraz edilen husus şudur: Sübkî’nin dediği gibi hilâli görme imkânı olmadığında kesin olması dolayısıyla hesaba itimat ediyoruz da, hilâlin tespit edilmesinde niçin hesaplamaya itimat etmiyoruz.

Cumhur’un görüşüne binaen bu sualin cevabı: Hilâlin görülmesi imkânsız olduğunda hesaplama kesinlik ifade ederken, görme imkânı olduğunda ise kesinlik ifade etmez. Çünkü görme imkânının olması, durumdan duruma, mekândan mekâna değişen izafî bir olaydır.

Bu konunun izahı: İctima halinde yeryüzündekilerin hilâli görme imkânları yoktur. Astronomi bilginlerinin dedikleri gibi, ictima halinden hemen sonra hilalin doğma hali hilâli görmenin mümkün olmaması noktasında ictima hali gibidir. Yani doğuş esnasında yeryüzündekiler hilâli göremezler. Çünkü bu durumda hilâl güneş ile perdelenmiştir. Daha sonra hilâl güneşin karşısından ayrıldığında zamanı tam bilinmeyen bir vakte kadar güneşin ışınlarıyla örtülmüş olur. Bu zaman hakkında gökbilimciler son derece ihtilaf etmişlerdir. Ortaya atılan görüşler on beş saat ile otuz saat arasında değişmektedir. Bu görüş ayrılığı, farklı zaman ve mekânlarda elde edilen tecrübelerin ve müşahedelerin farklılığından kaynaklanmaktadır. Çünkü hilâlin görülmesi, güneş ışınlarından uzak olması, yerden yüksekliğinin derecesi, güneş battıktan sonra batış zamanı, fezadaki toz oranı, görenlerin iyi görmesi gibi birçok sebebe bağlıdır. Bu sebeplerin dışında da bazı sebepler vardır ki, Birûnî, el-Kânûnî el-Mes’ûdî kitabında bunları tafsilatlı olarak zikretmiştir. Dolayısıyla hilâlin ufukta şu veya bu şekilde önceden belirlenecek tarzda muayyen bir vakitte görülmesi mümkün değildir. Bütün bu sebeplerden ötürü hilâlin bir günde ve bir beldede görülmesinde farklı gözlem tahminleri ortaya çıkmaktadır. Hilâlin doğuş vaktini tayin etmede ise dünyanın her yerindeki gözlemler aynıdır. Yine hilâlin doğuşu esnasında veya az sonrasında yahut da öncesinde görülmesinin mümkün olmadığı hususunda da gözlemler aynıdır.

Doğuşundan sonra hilâlin görülmesinin mümkün olduğu zaman dilimi hakkında keskin ihtilaflar olduğunu zikrettik. Hilâlin görülmesinin en kesin bilgisi Greenwich rasathanesinin verdiği rapora göre hilâlin görülmesi; güneş, ufkun altına beş dereceye kadar gidip hilâlin doğuşu üzerinden on beş saat kırk dakika geçmesinin ardından, hilâlin güneşten dokuz derece üç dakika uzaklaşmasıyla gerçekleşir. Fakat bu şartların oluşması hâlinde dahi hilâl nadiren görülebilir. Normal durumlarda hilâlin görülmesi, ay güneşten on derece ve üç dakika ayrıldıktan sonra mümkün olur. Bu durumda havada bulut ve toz yoksa iyi gören bir kimse hilâli görebilir. Astronomi bilginlerinin çoğu, hilâlin görülmesinin ayın güneşten on iki derece uzaklaşmasıyla mümkün olacağını söylemiştir. Bu görüş, Ebu Reyhan el-Birûnî’nin de tercih ettiği görüştür. O şöyle demiştir: Açı on iki dereceden fazla olursa hilâlin görülmesi kesin, on iki dereceden az olursa imkânsız, tam on iki derece olması durumunda ise mümkün olur. Çünkü en hafif mani bile görülmeyi engelleyebilir.

Mütekaddimun âlimler, hilâlin görülme açısını on iki derece olarak söylemişlerdir. Müteahhirun âlimler ise, geçmişe nazaran günümüzdeki modern rasat aletlerinin daha güçlü olması sebebiyle yapılan müşahedeler neticesinde bu açıyı on dereceye kadar indirmişlerdir.

Bu sebeple hilâlin doğuşundan sonra görülme zamanının tespiti noktasında ihtilaf edilmiştir. Birçok âmile binaen bu zaman bazen azalır bazen de çoğalır. Ay, güneşten dokuz derece uzaklaşmadığı müddetçe görmenin olmayacağına kesin olarak hükmedebiliriz. Hiçbir kimse bundan önce hilâlin görüleceğini söylememiştir. Ay, güneşten dokuz derece uzaklaştıktan sonra haber vermedeki ve şahitlikteki şartlar tam olarak gerçekleşirse hilâlin görüldüğünün kabul edilmesinde bir engel yoktur. Eğer bundan önce görüldüğüne dair şahitlik edilirse, bu şahitliği duyu organları yalanladığından kabul edilemez. Ancak haberler yalan üzerinde ittifakı mümkün olmayan topluluk tarafından tevatür derecesine ulaşırsa bu kabul edilir. İşte bu durumda hata hesaplayana nispet edilir. Görülmenin imkânsız olması durumunda tevatürün gerçekleşmeyeceği aslında açıktır. Biz bu sözü sadece aklî bir ihtimale binaen söyledik. Bu durumda tevatürün şart koşulması, Hanefîlerin gökyüzü açık olduğunda ileri sürmüş oldukları tevatür şartı gibidir. Allah en doğrusunu bilir.

Bu esas üzerinde bazen sorunlar olabilir. İslam ülkelerinin çoğu, hesaplama açısından görme imkânsız olduğu halde, habere ve şahitliğe itibar ederek hilâlin görüldüğüne hükmetmişlerdir. Ben de geçmişte bu görüşle amel etmiştim. Eğer günümüzde haberin ve şahitliğin kabul edilmediği yönünde fetva verilirse, bu, geçmişte yapılmış birçok ibadetin batıl olmasını gerektirir. Şüphesiz bu konu içtihat konusudur. Eğer âlimler ve hâkimler içtihat sonucu ortaya çıkan bir görüşle amel etmişse, bundan sonra içtihat değişse bile hükümlerinin batıl olduğu söylenemez. Yeni içtihat geçmişte verdikleri hükme tesir etmez.

Başka Beldede Görülmesi Sebebiyle Hilâlin Sabit Olması ve İhtilâf-ı Metâli’ (Ayın doğuş yerlerinin ve vakitlerinin farklılığı)

Başka bir beldede hilâlin görüldüğüne şahitlik edilmesi kabul edilir mi? Bu mesele hilâlin doğuş yerlerinin farklı olup olmamasına itibar edilmesiyle alakalıdır. Bu ihtilaf fakihler arasında daima devam edegelmiştir. Matbu’ olan mezhep kitaplarında yazılanlardan şu anlaşılmıştır: Hanefî, Malikî ve Hanbelîlere göre ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmez. Yani hilâl bir beldede görüldüğünde diğer beldede de görüldüğüne hükmedilir. Görülmenin farklı yollarla sabit olmasını inşallah açıklayacağız. Şafiîlerin meşhur görüşüne göre, ihtilâf-ı metâli’e itibar edilir.

Şafiî Mezhebi

Remlî, Minhâc şerhinde şunları zikreder: Hilâl bir beldede görüldüğünde onun hükmü yakınındaki beldeyi de kesin şekilde bağlar. Bağdat ve Küfe şehirleri gibi. Zira bu şehirler bir belde gibidir. En sahih olan görüşe göre; Hicaz ve Irak gibi uzak beldelerde bu husus bağlayıcı değildir. Diğer bir görüşe göre ise bu hüküm uzak beldeler için de geçerlidir. Uzaklık mesafesi, “sefer mesafesi” olarak takdir edilmiştir. Nevevî, bu görüşü Müslim şerhinde doğrulamıştır. Zira birçok hüküm buna bağlıdır. Zayıf bir görüşe göre ise; uzaklık mesafesi ihtilâf-ı metâli’ ile belirlenir. Ben, bu görüşün en sahih görüş olduğunu söylüyorum. Çünkü hilâl ile seferî mesafe arasında herhangi bir alaka yoktur. Zira Müslim’in Kureyb’den rivayet ettiğine göre o şöyle dedi: “Ben, Şam’da iken Ramazan hilâli göründü. Hilâli cuma gecesi gördüm. Sonra Medine’ye ayın sonunda geldim. Abdullah İbn Abbâs (r.a.) bana bâzı şeyler sordu, sonra hilâlden söz açarak: “Hilâli ne zaman gördünüz” dedi. Ben: “Biz, onu cuma gecesi gördük” cevabını verdim; “Onu sen mi gördün?” diye sordu; “Evet, İnsanlar da gördüler ve oruç tuttular. Muâviye de oruç tuttu” dedim. Bunun üzerine İbni Abbâs: “Ama biz onu cumartesi akşamı gördük. Onun için de ya otuzu tamamlayıncaya yahut hilâli görünceye kadar oruca devam ediyoruz.” dedi. Ben: “Muâviye’nin görmesi ve oruç tutmasıyla iktifa etmiyor musun?” dedim. İbni Abbâs: “Hayır; bize Resülullah (s.a.s.) böyle emretti.” cevabını verdi.”[224]

Hanbelî Mezhebi

İbn Kudâme’ye göre; eğer bir belde hilâli görürse bütün beldelerin oruca başlaması gerekir. Bu görüş aynı zamanda Leys ve bazı Şafiîlerin de görüşüdür. Bazı Hanbelîler, Bağdat ve Basra gibi iki belde birbirine yakınsa ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmez demiştir. Yani hilâlin görülmesiyle her iki beldenin de oruca başlaması gerekir. Irak, Hicaz, Şam gibi birbirine uzak olan beldelerde ise ihtilâf-ı metâli’e itibar edilir. Cumhur’un delili, “Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin.”[225] ayetidir. Güvenilir kimselerin şahitliği ile günün ramazan ayından olduğu sabit olunca bütün Müslümanlara oruç vacip olur. Beldelerin yakın olması gibi hilâlin görüldüğüne dair âdil bir delil ortaya çıkarsa oruç vacip olur.

Bu görüş diğer Hanbelî eserlerinde de zikredilir. Bu konuda her ne kadar bazı Hanbelîlerin görüşü Şafiîlerin görüşüne uygun olsa da metinlerde ve şerhlerde zikredilen, mezhepte zahir olan görüşün ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmeyeceğidir.

Mâlikî Mezhebi

Derdîr’in Şerh-i Kebîr adlı eserinde şöyle geçer: Âdil iki kişi veya kalabalık bir topluluk (müstefîd) tarafından hilâlin görüldüğü sabit olunca, beldeler ister uzak ister yakın olsun, hilâlin doğuş yerlerinin aynı olup olmadığına bakılmaksızın, hilâlin görüldüğüne dair haberin ulaştığı her yerin oruca başlaması vaciptir.

Desûkî, bu sözlerin altına şunu kaydetmiştir: Âdil iki kişi veya kalabalık tarafından hilâlin görüldüğü sabit olunca, beldeler ister uzak ister yakın olsun, haberin ulaştığı her yerin oruca başlaması vaciptir. Âdil iki kişi veya kalabalık tarafından hilâlin görüldüğü hâkimin hükmüyle sabit olduktan sonra diğer beldelere haber verilmesi daha evladır.

Hanefî Mezhebi

Zahiri Rivâye’ye göre mutlak olarak ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmez. Haskefî, Durrü’l Muhtâr adlı eserinde şöyle der: Mezhebin zahir görüşüne göre ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmez. Âlimlerin çoğu bu görüşte olup fetva da bu yöndedir.

İbn Abidin bu sözlerin altında şunları açıklar: İhtilâf-ı metâli’de tartışma yoktur. Tartışma, ihtilâf-ı metâli’e itibar edilip edilmeyeceğidir. Bunun anlamı şudur: Her beldenin, kendi doğuşuna itibar etmesi vacip olup hiçbir belde başka yerlerdeki hilâlin doğuşu sebebiyle oruca zorlanamaz mı? Yahut ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmez, en önce hilâl nerede görülmüşse onunla amel edilmesi vacip midir? Zayıf bir kavle göre; birinci görüşle amel edilir. Zeylaî ve “Feyz” kitabının sahibi bu görüştedir. Şafiîlerde sahih olan da bu görüştür. Zahir-i rivâye’ye göre ise; ikinci görüş kabul edilmiştir. “Hilâli gördüğünüzde oruç tutun.”[226] hadisinde “hilâlin görülmesi” herkese hitap edilerek mutlak olarak zikredildiğinden Hanefî, Malikî ve Hanbelîlerde itimat edilen görüş bu görüştür.

Hanefîlerde Zahir-i rivâye bu olmasına rağmen Zeylaî ve Kâsânî, birbirine uzak olan beldelerde ihtilâf-ı metâli’e itibar edileceğine meyletmiştir.

Zeylaî şöyle der: En uygun olan, ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmesidir. Çünkü her belde kendi bilgisiyle muhataptır. Bölgelere göre namaz vakitlerinin başlangıcında ve bitişinde farklılık olduğu gibi, hilâlin güneş ışınları arasından ayrılması da kıtalara göre farklılık arz eder.

Kâsânî şöyle der: Eğer beldeler uzaksa birinin hükmü diğerini bağlamaz. Birbirine mesafesi uzak olan yerlerin metâli’î farklı olduğundan her belde kendi metâli’ine itibar eder.

Geride zikredilenlerden anlaşılan;

Cumhur’a göre; ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmez. Dolayısıyla İbn Abdilber’in, “Birbirine uzak olan beldelerde ihtilâf-ı metâli’e itibar edileceği hususunda icma vardır.” sözü problemlidir.

İbn Abdilberr, İstizkar isimli eserinde şunları aktarır: “Endülüs ve Horosan gibi birbirine uzak olan beldelerin kendi metâli’ine itibar edecekleri noktasında icma vardır. Ancak büyük şehirlerde ve birbirine yakın olan beldelerde tek görmeye itibar edilir. Allah en doğrusunu bilir.”

Geride de zikretmiş olduğumuz fıkıh mezheplerinin metinlerinden şu anlaşılmıştır ki; bu konuda icmanın olduğuna dair bilgi doğru değildir.

Bundan dolayı Şevkânî şöyle demiştir: İbn Abdilberr’in sözüne iltifat edilmez. Çünkü onun sözü icmanın aksi yönündedir. Zira İbn Abdilberr şöyle demiştir: “Endülüs ve Horosan gibi birbirine uzak olan beldelerin kendi metâli’ine itibar edecekleri noktasında icma vardır.” Bu icma olamaz, çünkü bu görüşe muhalefet eden âlimler vardır.

Üstadımız Allâme Şübeyr Ahmed el-Osmânî, Sahih-i Müslim’in Şerhinde şunları zikreder: “Ben şöyle diyorum: İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid isimli eserinde aynı şekilde bu konuda icmanın olduğunu ifade etmiştir. O, mezhebindeki görüşleri nakletme hususunda İbn Abdilberr’i taklit eder. İbn Abdilberr’in ve İbn Rüşd’ün naklettiklerinden ben şunu anlıyorum: Onlar, uzak beldelerde ihtilâf-ı metâli’e itibar edileceği hususunda ümmetin icmasını değil, Malikîlerin ittifakını kastetmişlerdir.

Şafiîlerin, İbn Abbas (r.a.) ile Kureyb (r.a.)’in diyaloğunun geçmiş olduğu hadis ile delil getirmelerine Şevkânî şöyle cevap vermiştir: Biliniz ki; İbn Abbas’dan rivayet edilen hadis “merfu῾” derecesinde olup, insanların kendisinden anlamış olduğu içtihat konusu bir hadis değildir. İbn Abbas’ın “Resülullah (s.a.s.) bize bu şekilde emretti” sözüyle, “Otuz günü tamamlayıncaya kadar oruca devam ediyorduk.” anlamına işaret edilmiştir. Buhârî, Müslim ve diğerlerinin tahrîc etmiş olduğu hadiste Resülullah (s.a.s.) tarafından şu emredilmiştir: “Hilâli görmedikçe oruç tutmayınız. Yine hilâli görmedikçe iftar etmeyiniz (bayram etmeyiniz). Eğer hilâl size görünmezse ayı otuz güne tamamlayın.”[227] Bu emir bir belde ahalisine değil bütün Müslümanlara hitap etmektedir. Bu hadis ile bir beldenin hilâli görmesiyle diğer beldelere de orucun vacip olduğu yönünde istidlal edilmesi, vacip olmaması yönünde istidlal edilmesinden daha açıktır. Zira bir beldenin hilâli görmesiyle bütün Müslümanlar da onu görmüş sayılacağından diğer beldelere de oruç lazım gelir. Dolayısıyla Malikîlerin ve Zeydîlerden bir grubun görüşüne itimat etmek gerekir. Üstadımız Osmânî, Şevkânî’nin sözlerini nakletmiş ve onaylamıştır.

Resülullah (s.a.s.), Medine’den uzak olan şehirlerin hilâli görmesine itibar etmiştir. Buna binaen Medine-i Münevvere’de hilâlin görüldüğüne hükmetmiştir. Bunu İbn Mâce rivayet etmiştir: Ebû Ümeyr (Abdullah) bin Enes bin Mâlik (r.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Resülullah (s.a.s.)’ın ensârdan olan sahâbîlerinden amcalarım, bana şu şekilde anlattılar: Şevval ayının hilâli, havanın bulutlu olması nedeniyle görülmedi. Bu sebeple (ramazanın otuzuncu günü) oruçlu olarak sabahladık. O gün akşama doğru bir cemaat gelerek: Dün akşam hilâli gördüklerine dair Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yanında şahitlik ettiler. Bunun üzerine Resülullah (s.a.s.) sahâbîlere oruçlarını bozmalarını ve yarın bayram namazına çıkmalarını emretti.”[228]

Beyhakî hadisin tahrîcinde şöyle demiştir: Bu hadisin isnadı sahihtir. Bunun anlamı; hadisi Şu’be, Ebû Beşer Cafer b. Ebî Vahşiye’den, Ebu Umeyr’in amcaları da Resülullah (s.a.s.)’ın ashabından rivayet etmiştir ki, bunların hepsi sika ravilerdir.

Hadisten anlaşılmıştır ki; kafile hilâli gördüklerinde Medine’ye bir gün bir gecelik mesafede idiler. Medine ve çevresinde değillerdi. Resülullah (s.a.s.), Medine ehli için onların şahitliğini kabul etmiştir. Bu, hilâlin bir yerde görülmesinin diğer yerleri de bağlayacağının delilidir.

İhtilâf-ı metâli’in, beldelerin uzak veya yakınlığıyla daima ilgisi yoktur. Yakın olan beldelerde metâli’ farklı, uzak olan beldelerde ise aynı olabilir. Çünkü hilâl doğduğunda yeryüzünden yay şeklinde görünür. Bu yayın içinde olanlar hilâli görebilir, içinde olmayanlar ise onu görmeyebilirler. Bazen bir belde bu yayın iç tarafının tam ucunda, başka bir belde de dış tarafının tam ucunda yaşayabilir. Dolayısıyla bu iki beldenin arasındaki mesafe az olmasına rağmen bu beldelerde hilâlin doğuşu farklı olabilir. Aynı şekilde aralarındaki mesafe binlerce kilometre olsa da yayın içinde olan beldelerin doğuşu aynı olabilir.

Bazı gökbilimcilerin 1426 cemaziyülevvel ayında yaptıkları çalışmalarından elde edilmiş yukarıdaki yayın fotoğrafına bakalım. Bu fotoğrafta mavi yay, dürbünle hilâlin görülmesi mümkün olan yerleri temsil ediyor. Kırmızı yay, zorlukla[229], yeşil yay da kolaylıkla hilâlin gözle görülmesi mümkün olan yerleri bize gösteriyor. Beyaza boyanmış bölgelerde ise görme imkânı yoktur. En aşağıdaki çizgiler de görmenin muhal olduğu yerlerdir.

Yukarıdaki beyaz bölgenin solundaki “A” noktasına yeşil bölgenin solundaki “B” noktasının yakın olduğunu görürüz. Fakat hilâlin doğuşu bu bölgelerde farklıdır. Yani hilâl “B” noktasında görülürken “A” noktasında görülmüyor. Hâlbuki aralarındaki mesafe azdır. Yeşil bölgenin en altındaki “C” noktasıyla “B” noktasının arası oldukça uzak olmasına rağmen doğuş yerleri aynıdır. Yani her iki noktada da hilâl kolaylıkla görülebiliyor.

Bu yay her ay değişir. Bir ayda hilâlin doğuşu aynı olan yerlerde diğer ayda farklı olabilir. İki farklı bölge için hilâlin doğuşu daima aynıdır veya faklıdır denemez. Buna göre ihtilâf-ı metâli’ her ay ince hesaplamalara ihtiyaç duyar. Hükümlerin bu esas üzerine bina edilmesi oldukça zordur.

Neticede; Cumhur’a göre ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmez. Delil açısından en sağlam bu görüştür. Bu görüşle amel ettiğimizde bir yerde hilâlin görülmesiyle diğer yerlerde de görülmesi şu dört şekilde ispat edilebilir.

1. İki şahit diğer bir beldeye giderek bayrama girildiği hususunda hilâli gördüklerine dair şahitlik ederler. Bu yöntem ulaşımın hızlı olduğu günümüz için düşünülmüştür.

2. Şahitlik üzerine şahitlik etmek. Dolayısıyla her kişinin şahitliğine başka iki şahidin de şahitlik etmesi vacip olur.

3. İstifaze: Falanca beldede hilâlin görüldüğüne dair haberin müstefîz (yaygın) olması. Bu durumda şahitliğe ve şartlarına gerek yoktur.

4. Hâkimin hükmüne şahitlik etmek: İki şahidin, falanca beldedeki hâkimin hilâlin görüldüğüne dair hükmettiğine şahitlik etmeleri. Reddü’l-Muhtâr’da geçtiği gibi bu görüş Hanefîlere aittir.

Malikîlerde tercih edilen görüşe göre, hâkimin verdiği hükmün diğer beldelerde geçerli olması için şahitliğin bütün şartlarının olması vacip değildir. Tek kişinin haber vermesiyle de bu hükmün kabul edilmesi caizdir.

Muhammed Alîş şöyle dedi: “Tercih edilen görüşe göre, haberi nakleden tek kişi olsa bile hilâlin doğduğuna dair sabit olan hükmün nakledilmesi umumîdir.”

Derdîr şöyle der: Hilâlin doğuşu iki âdil kişi veya kalabalık (müstefîz) tarafından sabit olduğunda beldeler birbirine ister uzak ister yakın olsun, metâli’ ister aynı olsun ister farklı olsun haberin ulaştığı her beldenin oruca başlaması vaciptir. Bu durum şu dört şekilde olur: a-Müstefîz müstefîzden b-Müstefîz iki âdil kişiden c-İki âdil kişi iki âdil kişiden d-İki âdil müstefîzden. İki kişinin şahitliği nakledilirken her birinin şahitliğini yine iki kişinin aktarması şarttır. İki kişinin ilk önce birincisinden sonra da ikincisinden aktarması yeterlidir. Bir kişinin bir kişiden aktarması ise yeterli değildir. Tercih edilen görüşe göre, hilâlin doğuşu hâkim önünde tek kişinin haberiyle sabit olsa dahi, umumî bir durum olması hasebiyle bu haberi ancak iki âdil kimse diğer beldelere nakledebilir.

Bu esasa binaen dünyadaki bütün şehirlerin oruca başlaması aynı olabilir. Fakat Üstadımız Allâme Şübeyr Ahmed el-Osmânî şöyle demiştir: İhtilâf-ı metâli’ her ne kadar vakıada tabii bir kevni hakikat olsa da şeriat, astrologların (müneccimlerin) kehanetlerine itibar etmediği gibi buna da itibar etmemiş, hilalin bir yerde görülmesi ile diğer bölgelerin de aya girmiş olacağını emretmiştir. Araştırma gerektiği esnasında mevcut kıble yönüne de itibar edilmediği gibi burada da böyledir.

Dolayısıyla oruca başlama ve iftar etme hükmü hilâli görmeye ve buna şahitlik etmeye bağlanmıştır. Nesâî de geçen şu hadiste olduğu gibi: “Eğer iki kişi şahitlik ederse oruç tutun ve iftar edin veya ayı otuz güne tamamlayın.”[230] Hz. Peygamber (s.a.s.)’in; “Ramazan: Oruca başladığınız gün. Bayram: Orucu bitirdiğiniz gün. Kurban bayramı da: Kurban kestiğiniz gündür.”[231] hadisi sebebiyle, “ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmez” ilkesinden kalbe gelebilecek vesveseler giderilmiştir. Evet! Eğer iki belde arasında bir günden fazla bir eksiklik veya fazlalık şeklinde açıklık varsa ihtilâf-ı metâli’e itibar edilir. Çünkü naslar bir ayın yirmi dokuz veya otuz gün olduğu hakkında açıktır. Dolayısıyla ayın yirmi dokuz günden az veya otuz günden fazla olduğu yönünde yapılan şahitlik, ne kabul edilir ne de onunla amel edilir. Allah en doğrusunu bilir.

Üstadın önerisinin özeti: Bütün durumlarda ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmez. Ancak bu durum, beldelerin herhangi birinde ayı yirmi dokuz günden az veya otuz günden fazla bir güne götürecek olursa ihtilâf-ı metâli’e itibar edilir. Çünkü nas bunun aksini söylemektedir. Bu, en makul görüştür. Fakat bu ayda hilâlin görülme hükmü bir önceki ay için de geçerli olacaksa (yine de ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmez). Allah (c.c.) en doğrusunu bilir.

Hazırlayan: el-Kâdî Muhammed Takîyy el-’Osmânî, Karaçî Dâru’l-’Ulûm Başkan Vekili, 16.6.2009. (Bu konu, Mekke-i Mükerreme (de bulunan) Rabıtâtü’l-’Âlemi’l-İslâmî tarafından tertip edilen konferansta sunulmak üzere hazırlanmıştır.)

Tercüme: Dr. Yaşar Seracettin Baytar, DİB, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı (ss. 1-10)

Murat Peçe, DİB, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzman Yardımcısı. (ss. 11-29)

Bakara 2/189.

Buhârî, Savm, 5; Müslim, Sıyam, 2.

, Ali b. Ebî Bekr el-Merğînânî.

Nesâî, Sıyam, 8.

Ebû Dâvûd, Savm, 13.

Tirmîzî, Savm, 7.

Ebû Dâvûd, Savm, 14.

Hucûrat, 49/6.

Tirmîzî, Savm, 11.

Buhârî, Savm, 5; Müslim, Sıyam, 2.

Astronomların bu ifadelerinden maksatları hilâlin görülebilecek şekilde güneşin ışıklarından uzaklaşması ve görülebilme imkanına ulaşması değildir. Zira hilâlin görülebilmesi için söz konusu uzaklığın yanında atmosferik şartlar da etkilidir. Hilâlin her hangi bir yerde astronomik hesaplarla görülebileceği tespiti önceden yapılabilir ancak fiili olarak görülebilmesi için hava kirliliği, nem ve benzeri atmosferik şartların da uygun olması gerekir. (Editör)

Yasin, 36/39.

Rahman, 55/5.

Buhârî, Savm, 5; Müslim, Sıyam, 2.

İsrâ, 17/78.

Buhârî, Savm, 5; Müslim, Sıyam, 2.

Buhârî, Savm, 11.

Buhârî, Savm, 11.

Bakara, 2/189.

Yunus, 10/5.

Yasin, 36/39-40.

Rahman, 55/5.

Buhârî, Savm, 13; Müslim, Sıyam, 15.

Bakara, 2/189.

Buhârî, Savm, 13; Müslim, Sıyam, 15.

Buhârî, Savm, 13; Müslim, Sıyam, 15.

Buhârî, Savm, 5; Müslim, Sıyam, 2.

Buhârî, Savm, 11.

Nisa, 4/83.

Hucûrât, 49/6.

Bakara, 2/189.

Yunus, 10/5.

Yasin, 36/39-40.

Rahman, 55/5.

Müslim, Sıyam, 28; Ebû Dâvûd, Savm, 9.

Bakara, 2/185.

Buhârî, Savm, 5; Müslim, Sıyam, 2.

Buhârî, Savm, 11; Müslim, Sıyam, 3.

İbn Mâce, Sıyam, 6.

Makale yazarı kırmızı bölge için hilâlin zorlukla görülebileceğini ifade etmiştir. Ancak kırmızı bölgede hilâlin görülmesi haritayı hazırlayan tarafından imkansız (impossible) olarak belirtilmiştir. Benzeri haritalar ve izahlar için bkz. www.icoproject.org/accut.html#map (28.03.2016) (Editör)

Nesâî, Sıyam, 7.

Tirmîzî, Savm, 11.

Ru'yet-i Hilal
HİLÂLİN GÖRÜLMESİNE DAİR ŞAHİTLİĞİN KABULÜ VE ŞAHİTLİĞİN KABULÜNÜ ENGELLEYEN FAKTÖRLER
10:23
34:23