Ru'yet-i Hilal

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

RAMAZAN VE BAYRAMLARIN TESPİTİNDE BENİMSENECEK MÜŞTEREK METOD KONFERANSI

BİRİNCİ BÖLÜM

Saygıdeğer Misafirler,

Kardeş İslam ülkelerinin değerli temsilcileri,

Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığının düzenlediği “Ramazan ve Bayramların Tespitinde Benimsenecek Müşterek Metot” konulu konferansa hoş geldiniz, diyor, hepinizi saygı ile selamlıyorum.

Yurtiçinden ve yurtdışından birçok meşakkat ve yorgunluklara katlanarak, vaki davetimize icabet etmiş olmanızdan ve özellikle kardeş İslam ülkelerinden gelen kardeşlerimizi aramızda görmekten duyduğumuz sevincimiz sonsuzdur.

Değerli Misafirler,

Ayrı coğrafyalarda ve ayrı ülkelerde yaşasak da hiç şüphesiz ortak taraflarımız, ortak değerlerimiz, ortak problemlerimiz vardır. İslam, bütün müminleri kardeş kılmıştır. Kardeşleri de koparılması imkânsız bağlarla ve iman unsuruyla birbirlerine bağlamıştır.

Müşterek problemlerin üzerine birlikte eğilmek, hiç şüphesiz çok müspet sonuçlar verecektir. Böylesine müşterek bir problemin hayırlı sonuçlara bağlanması için, sizleri davet etmiş bulunuyoruz. Bu toplantımızım, gündemindeki konusunu ele alıp çözmek yanında, daha birçok yararlar sağlayacağına inanıyorum.

İslam dünyasının önemli meseleleri üzerinde fikir teatisinde bulunabileceğimizi, yüce din hizmetindeki tecrübelerimizi birebirimize aktarabileceğimizi umuyorum.

İslam dünyasının çeşitli noktalarında yüce din hizmeti ifa eden mesul kişilerin, çeşitli vesilelerden yararlanarak zaman zaman bir araya gelmeleri gerektiği yolundaki inancımı da, huzurlarınızda açıklıkla ifade ediyor, bu toplantımızın benzerlerinin sık sık yapılmasını, İslam dünyasının, değişen ve gelişen dünya şartları karşısında yüz yüze geldiği dinî problemlerin hallinde hayırlı sonuçlar getirmesini temenni ediyorum.

Çok iyi bildiğiniz üzere, İslam cihanşümuldür. Bu nedenledir ki, Müslümanların yüz yüze geldikleri problemleri, hiç bir asırda İslam’ın cevapsız bırakması düşünülemez. Bu kaide bugüne kadar geçerliliğini koruduğu gibi, kıyamete kadar da korumaya devam edecektir. Yeter ki onun, bu cihanşümul niteliği iyi anlaşılsın ve gereği yönünde yaşanmak istensin.

Ancak, hemen belirtmeliyim ki, bu problemlerin hal yollarının bulunmasında, İslam dünyasında birlikte hareket edilmesinin ve İslam ulemasının derinliğine istişarelerinin çok önemli bir yeri vardır. Özellikle asrımız için bu bir zarurettir. Çünkü dünya küçülmüş, mesafe mefhumu kalmamıştır. Çok süratli haberleşme ve ulaşım imkânları sayesinde, ayrı ayrı ve birbirinden uzak yerlerde yaşayan Müslümanlar, sanki bir arada yaşıyor hale gelmişlerdir.

Davet yazımızda da belirttiğimiz gibi, bu konferansımızda önemli bir dinî konuyu tartışmak ve hayırlı sonuçlara götürmek istiyoruz. Bu konu, İslam dünyasında, ayrı ayrı günlerde ilan edilen ramazan ve bayram günlerinin tespitinde, dinin naslarına uygun metot birliğini sağlamak ve bu konudaki ayrılığı ortadan kaldırmaktır. Bunun yanında, teşriflerinizi fırsat sayarak, bir başka problemi de zamanın elverdiği nispette sizlerin münakaşasına arz etmekte yarar görüyoruz. Bu problem, şafak denilen kızıllığın, güneşin gurubundan çok sonra kaybolduğu ülkelerde ve mevsimlerde, ayrı ayrı vakitlerde yatsı namazı kılan Müslümanların yaşadıkları huzursuzlukla ilgilidir.

Konferansımızın asıl konusu olan “ru’yet-i hilâl” meselesindeki ayrılıklarla ilgili olarak İslam dünyasının birliğini sağlayacak kesin sonuçlara ulaşmak en büyük arzumuzdur.

Anormal coğrafi bölgelerdeki namaz vakitleri ve özellikle yatsı namazının vakti konusu üzerinde ise, bundan sonra yapılacak çalışmalara yön verecek ve ışık tutacak ölçüde de olsa, değerli fikirlerin ortaya çıkması bile bizi sevindirmeye yetecektir.

İnanıyorum ki, çok değerli görüşlerinizle şu birkaç günlük çalışmalarımız ve tartışmalarımız sonunda yararlı ve feyizli neticeler elde edilecektir.

Siz saygı değer misafirlerimizi, aramızda bulunduğunuz sürece ağırlarken vaki olacak kusurlarımızın hoşgörü ile karşılanmasını diler; hepinize, ülkemizde geçireceğiniz günlerinizin sıhhatli ve neşeli olmasını temenni ederim.

I. Ramazan, Şevval ve Zilhicce Hilâllerinin Tespiti Meselesi

Aziz Misafirler,

Hepinizin çok iyi bildiği gibi, dinimiz tevhit dinidir. Tevhit, Cenab-ı Hakk’ı birlemektir, O’nu her çeşit noksanlıklardan tenzih etmektir. Yine çok iyi takdir edeceğiniz üzere, tevhidin bir başka manası da, Müslümanlar arasında gönüllerin ve davranışların birliğini sağlamaktır.

Problemlerimize bu açıdan bakıldığı zaman, ülkelerimizde toplumlarımız arasında görülen ihtilafları gidermenin önemli bir görev olacağı açıkça anlaşılacaktır.

Özellikle ülkelerimizde din hizmetlerinin planlanmasında ve ifasında görev yüklenmiş olan bizler, bu konuda herkesten çok sorumluluk taşımaktayız. Bu ihtilaflar, bazen mahallî ihtilaflar niteliğini taşımakta ise de, bazen tüm bir ülkeyi, hatta tüm İslam dünyasını etkisi altına alabilmekte, huzursuz kılabilmektedir.

Bugün burada, üzerinde duracağımız “ru’yet-i hilâl” konusu, bu niteliktedir. Ramazana girerken, bütün İslam dünyasında, bu konu tartışılır; Müslümanlar, kendi ülkelerinden ayrı hareket eden diğer ülkelerin tutumu karşısında şüpheye düşerler, huzursuz olurlar.

İnancımız odur ki, bu tartışmaların yol açtığı huzursuzluklar, İslam’ın, gönülleri birleştirmek yolundaki tevhit anlayışına aykırı düşmekte, en azından bu anlayışı zedelemektedir.

Müslümanlar arasında görülen ve tevhit idealine aykırı olduğunu ifade ettiğimiz bu ihtilaf, bazen Müslümanlar arasındaki kırıcı tartışmalara, tedavisi zor ve izleri derin huzursuzluklara kadar varmaktadır. Aslında bu ayrılık, asrımızım ve günümüzün ayrılığı da değildir. İslam’ın ilk asırlarından beri süregelmiş bulunmaktadır.

Gerçi, “ihtilâf-ı metâli”e itibar eden fıkhî görüş açısından konuya bakıldığı zaman, bu konudaki ayrılığı tabii karşılamak mümkündür. Ancak, hemen ifade etmeliyiz ki, bugün bu konuda görülen ayrılık, “ihtilâf-ı metâli”e itibar etmekten meydana gelmemektedir. Hilâlin tespitinde uygulanan farklı metotların meydana getirdiği bir ayrılıktır. Ancak, kabule mecburuz ki, “ihtilâf-ı metâli”e itibardan dolayı meydana gelmiş de olsa, günümüz Müslümanlarının ayrılığa tahammülü yoktur. Çünkü biraz önce de belirttiğimiz gibi, dünyamız küçülmüş, mesafeler kısalmıştır. Çok seri haberleşme ve ulaşım imkânları sayesinde, dünyanın herhangi bir noktasında meydana gelen bir olay, bu noktaya en uzak köşesinde bile anında duyulabilmektedir. Bir İslam ülkesinde bayram yapılırken, bir başka İslam ülkesinde oruca devam edilmesi, “ihtilâf-ı metâli”e itibar eden fıkhî görüşe dayanılmış da olsa, Müslüman toplumları, izahı mümkün olmayan bir sonuçla karşı karşıya getirmektedir. Aslında, çok iyi bildiğiniz gibi; Hanefî, Malikî ve Hanbelî Mezheplerinin cumhur-ı fukahası “ihtilâf-ı metâli”e itibar edilmemesi hilâlin bir yerde sübutu halinde bütün İslam dünyasının bu sübuta göre amel etmesi görüşündedir. Şafiî mezhebinde de aynı görüşü benimseyen fakihler vardır. O halde, bu ayrılıkları ortadan kaldırmak hepimiz için önemli bir görev olmaktadır.

Bu konuda özellikle Avrupa ülkelerinde çalışan ve değişlik İslam ülkelerine mensup bulunan Müslümanlar, daha güç durumdadır. Bunların bir kısmı, kendi ülkelerine uymakta, diğer bir kısmı, başka ülkelerin ilanına itibar etmekte, böylece aynı şehirde yaşayan, aynı dine, hatta aynı millete mensup olan Müslümanlar, ayrı günlerde oruca başlamakta ve bayram yapmaktadır. Bunlar içinde kırıcı ithamlarda bulunanlar ve farkında olmadan fitneye yol açanlar da pek çoktur. Bu halin onları, gayrımüslimler karşısında güç bir duruma sokmuş olması da ayrı bir gerçek ve ayrı bir acıdır.

Yabancı ülkelerde çalışan Müslüman işçi, kendisine Müslüman olmayanlar tarafından sorulan “Siz hepiniz aynı dinin mensupları değil misiniz? Niçin aynı günde bayram yapmıyorsunuz ?” sorusuyla karşı karşıya gelmekten kurtarılmalıdır. Bu konuda en yakın geçmişteki, ramazan, şevval ve zilhicce hilâllerinin tespitini örnek olarak ele almak istiyorum.

Yüksek malumları olduğu üzere, 1398 h./1978 m. yılı ramazan orucuna bazı İslam ülkelerinde (mesela: Türkiye, Afganistan, Fas ve Nijerya’da) 6 Ağustos 1978 Pazar günü başlanmışken, diğer bazılarında, (mesela: Mısır, Suudi Arabistan, Lübnan, Suriye gibi ülkelerde) oruca 5 Ağustos Cumartesi günü başlanmıştır. İslam ülkelerinin büyük çoğunluğu 5 veya 6 Ağustos günlerinde oruca başlarken, 4 ve 7 Ağustos günleri ramazana giren ülkeler de vardır. Büyükelçiliklerden aldığımız bilgiler bizi yanıltıcı nitelikte değilse, lrak ve Kuveyt’teki Müslümanlar, 4 Ağustos’ta oruca niyet etmişler, Pakistan’daki Müslüman kardeşlerimiz ise, oruç tutmaya 7 Ağustos günü başlamışlardır. “İhtilâf-ı metâli”e itibar eden fıkhî görüş savunulsa bile, bu tablo karşısında İslam dünyasının hazin durumunu görmemek mümkün değildir.

1398 h./1978 m. yılı şevval hilâline gelince:

Aynı hazin sonuç, bu hilâlin ilanı konusunda da ortaya çıkmıştır. Şöyle ki: Bazı ülkelerde 2 Eylül akşamı şevval hilâli görülmüş gibi, 3 Eylül’de bayram yapılmış, diğer bazı ülkelerde ise, aynı gün oruca devam edilerek, bayrama bir gün sonra (4 Eylül’de) girilmiştir. Kesin tespitlerimiz olmamakla beraber, ramazana girişlerine bakarak, bazı ülkelerde de 2 ve 5 Eylül günlerinde bayram yapıldığını söylemek mümkündür.

Yine bu yıl, zilhicce hilâlinin tespitinde ve Kurban Bayramı’nın ilanında karşılaşılan sonuç, ramazan ve şevval hilâllerinin durumundan farklı olmamıştır. Bazı İslam ülkelerinde 31 Ekim akşamı zilhicce hilâli görülmüş gibi 1 Kasım tarihi 1 zilhicce olarak ilan edilirken, diğer bazılarında 2 Kasım günü 1 Zilhicce olarak kabul ve ilan edilmiştir.

Kesin kanaatimiz odur ki, bu ayrılık, “ihtilâf-ı metâli”den doğan bir ayrılık değildir. Bu ülkelerde hilâl gözlenmesi ve tespitinin yol açtığı bir ayrılık da değildir. Şu veya bu ülkelerin hilâli bizzat gözleyerek ve sadece bu gözlem ve tespit sayesinde ramazan ve bayramları doğru olarak ilan ettiklerini, diğerlerinin ise, bunu yapmadıkları için yanlış yolda olduklarını iddia etmek de imkânsızdır. İhtilafın temelinde, İslam ülkelerinde uygulanan farklı metotlar yatmaktadır.

1398 h./1978 m. yılı ramazan şevval ve zilhicce hilâlleri ile ilgili olarak yaptığımız araştırma ve incelemeler göstermiştir ki, ülkemiz de dahil olmak üzere özellikle Ortadoğu İslam ülkelerinin çoğunda hesapla amel edilmiştir. Ancak, hesapta uygulanan ayrı metotlar yüzünden, sonuçlar değişik olmuştur. Şöyle ki: Bazı İslam ülkeleri hesaplama yaparken Batılılarca hazırlanmış olan “Almanak” larda gösterilen ramazan, şevval ve zilhicce aylarına ait “ictima anı”nı esas almışlar, bu “ictima anı”nı takip eden günleri hilâl henüz görülmemiş olduğu halde, mezkur ayların birinci günü olarak ilan etmişlerdir. Diğer bazı ülkeler ise bu ayların içtima zamanlarına değil, bu aylara ait hilâllerin yer yüzünden görülebileceği zamanlara (hilâlin subutuna) itibar etmişler ve bu sübutu takip eden günleri mezkur ayların birinci günleri olarak tespit ve ilan etmişlerdir.

Bu konu ile ilgili görüşlerimizi ve tespitlerimizi biraz daha açıklamak isterim.

a. 1398 h./1978 m. yılı ramazan hilâlinin tespiti ile ilgili çalışmalarımız:

Batılılarca hazırlanan almanaklar incelendiğinde görüleceği üzere, ramazan hilâlinin ictima anı 4 Ağustos Cuma günü Greenwich saati ile 01.01’dir. Ancak bu tarihte, hesaba göre en batıda bulunan Fas dahil, İslam dünyasının hiç bir yerinde hilâl görülmemiştir. Bu tarihte ay, mesela: Fas’ta güneşten 11 dakika, Mekke’de 12 dakika, Ankara’da 1 dakika sonra batmıştır. Hâlbuki hilâl, güneşin grubundan sonra, batı ufkunda ve mesela: Ekvator hattı üzerindeki bölgelerde en az 25 dakika, ekvatordan uzaklaştıkça ise daha fazla süre kalmadıkça, yani güneşten en az bu kadar sure sonra batmadıkça, yeryüzünden görülmesi imkânsızdır. Zira bu sure içinde ay, henüz güneş ışınlarının etkisi altında bulunmakta ve yeryüzünden görülebilmesi söz konusu olan bölümü de görülemeyecek kadar ince bir hilâl durumunda olmaktadır. Görülebilecek duruma gelmesi için Ay’ın içtima noktasından ayrılarak, güneşle dünyanın merkezini birleştiren doğruya 7 dereceden büyük bir açı meydana getirmesi şarttır.

Hesabın verdiği bu sonuçlar Türkiye’de yapılan gözlemlerle de teyit edilmiştir ülkemizin hilâl gözlemeye en elverişli 6 yüksek tepesine Başkanlığımzca yetkili heyetler gönderilmiş, 4 Ağustos akşamı hilâl hiçbir yerde görülmemiştir. Aynı gözlemlere 5 Ağustos akşamı da devam edilmiş ve ramazan hilâli, astronomi uzmanlarının önceden verdiği süre içinde görülmüş ve yine onların daha önce belirtmiş oldukları dakikada batmıştır. Dinî ölçü, hilâlin bir İslam ülkesinden görülebilmesi ise, bu durum karşısında 5 Ağustos tarihinde oruca başlamak mümkün değildir. Ancak, hemen belirtmeliyiz ki, 4 Ağustos akşamı hilâl, İslam ülkelerinden hiçbirinde görülememiş olmakla birlikte, aynı tarihte hesabın verdiği bilgiye göre Afrika’nın güneyinde bulunan bazı ülkelerden görülebilecek durumda olmuştur. Dünyanın herhangi bir yerinde, bu yerin İslam ülkesi olup olmadığına bakılmaksızın hilâlin görülmesi halinde ramazan veya bayramın ilan edilebileceği görüşü, yüksek heyetinizce benimsenebilecekse, bu takdirde 5 Ağustosta ramazan ilan eden ülkelerdeki uygulama doğru olacaktır.

b. 1398 h/1978 m. yılı şevval hilâlinin tespiti ile ilgili çalışmalarımız:

Ramazan Bayramı’nın bazı ülkelerde 3 Eylül günü, diğer bazılarında ise 4 Eylül günü yapıldığına daha önce işaret etmiştik. Şimdi bu ayla ilgili hesap ve gözlem sonuçlarını sizlere sunmak istiyorum.

Şevval hilâlinin kavuşum anı, 2 Eylül 1978 günü Greenwich saati ile 16.09’dur. Hilâlin yeryüzünden ilk defa görüldüğü yer ise, Avustralya’nın güneydoğu deniz bölgesidir. Ve “ru’yet” bu bölgede 3 Eylül günü Greenwich saati ile 07.17’de, (Mekke saati ile 10.17’de) sabit olmuştur. Bundan çıkan sonuç şudur:

3 Eylül günü bayram yapan ülkelerde, hilâl dünyanın hiçbir yerinde henüz görülmeden bayram namazı kılınmıştır. Anlaşılan şudur ki, 3 Eylül günü bayram yapan ülkelerde hilâlin yeryüzünden görülmesi ölçüsüne uyulmamakta, Ay’ın “ictima anı”na itibar edilmektedir.

Ülkemizde, şevval hilâli de yetkili heyetler tarafından gözlenmiş, astronomi uzmanlarının önceden verdikleri rakamları doğrulayan sonuçlar elde edilmiştir.

c. 1398 h./1978 m. yılı zilhicce hilâlinin tespiti ile ilgili çalışmalarımız:

Astronomik hesaplara göre, zilhiccenin “ictima anı”, 31 Ekim günü Greenwich saati ile 20.06 (Mekke saati ile 23.06)dır ve 31 Ekim akşamı dünyanın hiçbir yerinde hilâl görülmemiştir.

Bu tarihte ay, mesela Mekke’de güneşten 3 dakika, Fas’ta, 1 dakika önce batmış, şüphesiz görülmesi mümkün olmamıştır. Hilâl ilk defa 1 Kasım günü Greenwich saati ile 07.39’da (Mekke saati ile 10.39’da) Japon adalarıyla Yeniğine adalarını birleştiren hattın üzerinde olan deniz bölgesinde; aynı günün akşamı ise, bütün İslam ülkelerinde görülebilecek duruma gelmiştir.

Başkanlığımız, ramazan ve şevval hilâllerinde olduğu gibi, zilhicce hilâlini de çeşitli rasat noktalarında yetkili heyetlere gözletmiştir. Ayrıca 1978 Hac Mevsimi dolayısıyla Mekke’de bulunduğum için, 31 Ekim akşamı, beraberimdeki bir heyetle, Cidde yakınlarında bizzat kendim zilhicce hilâlini aradım. Hava ve atmosfer şartları elverişli olduğu halde, heyette bulunanlardan hiç birisi dürbünle dahi hilâli görememiştir. 1 Kasım akşamı ise, gözlemlere Cebel-i Nur’da devam edilmiş, maalesef, batı ufkunda meydana gelen koyu pus tabakası ve önümüzde kalan Mekke şehrinin aydınlığı yüzünden hilâli görmek mümkün olmamıştır. Türkiye’deki heyetlerimiz ise, 31 Ekim akşamı herhangi bir tespit yapamamışlar, 1 Kasım akşamı yaptıkları gözlemlerden de bir sonuç alamamışlardır.

Bu astronomik hesaplardan ve gözlemlerden çıkarılacak sonuç şudur ki, hilâlin görülmesi ölçüsünün benimsenmesi halinde,

Kurban Bayramı 11 Kasım 1978 Cumartesi günüdür. Ru’yet şartı aranmıyor ve hilâlin “ictima anı”nın girmiş olması ile yetiniliyorsa, bu takdirde, 10 Kasım 1978 Cuma günü, Kurban Bayramı günü olarak kabul edilebilecektir.

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, ramazan ve bayram günlerinin ilanında İslam dünyasında görülen ayrılığın asıl sebebi, bu ülkelerin bazılarında hesapla amel edilmesi, diğer bazılarında ise, hilâlin bizzat gözle görülmesi suretiyle hareket edilmesi değildir. Aslında, bu ülkelerin çoğunda, uygulanan yol, hesap yoludur. Aynı yol uygulandığı halde, ayrı metotların kullanılmış olması sebebiyle ayrı sonuçlara ulaşıldığı sanılmaktadır. Değerli misafirlerimizin açıklamaları ile sanıyorum, bu konu daha da aydınlığa çıkmış olacaktır.

Buraya kadar yapılan açıklamalardan sonra ortaya şu sorular çıkmaktadır.

1. Ramazan ve bayramların ilanında, dinî ölçülere uygun olarak, önceden yapılmış astronomik hesaplara dayanılmak suretiyle hareket edilebilecek midir? Yoksa bu hesaplar yapılmış olsa bile, hilâlin gözetlenmesi ve buna göre hareket edilmesi zarureti üzerinde durulacak mıdır?

Bu sorunun cevabı üzerinde ikinci hicrî asırdan bu yana âlimler arasında tartışmaların süregeldiği malumlarıdır. Bu tartışmaların ışığında, Yüksek Heyetiniz de bu konuda kesin tercih ve tavrını ortaya koymak durumundadır.

2. Hesaba itibar edilecekse, Ay, “ictima anı”ndan sonra, 7 dereceden daha büyük bir açı yaparak Güneş’ten uzaklaşmadığı ve bu yüzden de yeryüzünden görülmediği halde “astronomik giriş” yani “ictima anı” ile sabit olmuştur diye, bazı kardeş ülkelerde yapıldığı gibi, ramazan ve bayram ilan edilebilecek midir?

3. İkinci soruya, “evet” diyebileceksek, mesele yoktur, “hayır” diyeceksek, hilâlin, dünyanın herhangi bir yerinde görülmesi halinde, İslam ülkelerinden herhangi birinde görülmüş olması şartı aranmaksızın ramazan ve bayram ilanı yoluna gidilebilecek midir?

4. Üçüncü soruya “hayır” diyeceksek, hilâlin İslam ülkelerinin herhangi birinde görülmesi şartı üzerinde mi durulacaktır? Yüksek Heyetiniz, kardeş İslam ülkeleri arasında birliğin sağlanabilmesi için bu soruları cevaplamak ve tercihini açıklıkla ortaya koymak durumundadır. Aslında bu toplantımızın, bazı İslam ülkeleri arasında bu konuda yapılmış ilk toplantı olmadığı hepinizin malumudur. Ancak, üzüntü ile belirtmeliyiz ki, çok iyi niyetlerle 26 Şubat - 3 Mart 1973 tarihleri arasında Kuveyt’te düzenlenmiş olan ilk toplantı ihtilafı giderici sonuçlar sağlamamış, daha sonraki yıllarda Cezayir’de yapılması Cezayir yetkililerince planlanan ikinci toplantı ise, bazı hazırlıklar yapılmış olmasına rağmen gerçekleşememiştir. Temennimiz odur ki, bu konferansımız, İslam ülkeleri arasındaki mezkur ayrılığı ortadan kaldırıcı kararlara ulaşmalı, konferansımızın sayın temsilci üyeleri de ülkelerine döndüklerinde bu kararların uygulanmasını sağlamalıdır.

II. Yatsı Namazının Vakti Meselesi

Saygıdeğer Misafirler

Daha önce de arz ettiğimiz üzere, bir başka problemi, yatsı namazının vaktinin tespitinde bazı Avrupa ülkelerinde görülen ihtilafı huzurlarınıza getirmeyi de faydalı gördük.

Bilindiği gibi, yatsı namazı vaktinin girmesi, fıkıh kitapların da genellikle, guruptan sonraki kırmızı veya beyaz şafağın kaybolması esasına bağlı görülmüştür. Fukahanın bu konudaki dayanağı ise, Rasulullah (s.a.s.)’dan rivayet edilen ve yatsı vaktinin giriş sınırını şafağın kaybolmasına bağlı gösteren hadislerdir. Bu ölçünün, değişmez ölçü olarak kabulü halinde, özellikle 45° enlem dairelerinden sonraki arzlarda yatsı namazını beklemek, Müslümanlar için oldukça zorlaşmaktadır. Bilhassa yaz aylarında, zaten geciken güneşin gurubu ile şafağın kaybolması arasındaki zaman uzamakta ve hele haziran ayında akşam ile yatsı namazları arasında 3 saati aşan bir zaman meydana gelmektedir. Yaz aylarında 50° enlem dairesinden sonra şafak hiç kaybolmamakta, batı ufkunda kırmızılık halen devam ederken, doğu ufkunda tekrar görünmekte, böylece yatsı namazının vaktini şafağın kaybolmasına bağlayan fıkhî görüş muvacehesinde yatsı vakti teşekkül etmemektedir. Kutup bölgelerine yaklaştıkça sadece yatsı namazının değil, 24 saat içinde kılınan diğer namaz vakitlerinin de teşekkül etmemesi gibi bir durumla karşı karşıya kalınmaktadır.

+ 45° enlem dairesinin kuzeyinde kalan Avrupa ülkelerinde işçi olarak çalışan Müslümanların sayılarının birkaç milyonun üstünde olduğu malumlarıdır. Sadece 1.800.000 Müslüman Türk’ün bu ülkelerde yaşadığı, bizim yetkili mercilerimiz tarafından ifade edilmektedir. Şu halde en azından + 45° ile + 50° enlem daireleri arasında yaşayan bu Müslümanların yatsı namazlarını eda edebilmeleri için, dinimizin özüne ve naslara aykırı olmayan bir çözüm yolunun bulunması şarttır.

Çeşitli Avrupa ülkelerindeki İslam Merkezleri tarafından düzenlenen ve bu bölgelerdeki Müslümanlar tarafından halen tatbik edilmekte olan namaz vakitleri çizelgeleri incelendiğinde görülecektir ki, bunlar içinde yatsı namazının vaktini şafağın kaybolması esasına göre düzenlemek suretiyle, akşam–yatsı arasını 3 saatten daha fazla bir zaman farkı ile ayıranlar bulunduğu gibi, bu farkı saat olarak sabit tutanlar da mevcuttur. Böylece aynı şehirde yatsı namazını bazı Müslümanlar, akşam vaktinden 3 saat sonra kılarken, diğer bazılarının 1 saat sonra aynı namazı kılmaları gibi izahı güç bir durumla karşılaşılmaktadır.

Fıkıh kitaplarını incelediğimiz zaman görüyoruz ki, eski âlimler, yatsı vaktinin teşekkül etmediği yerler için çeşitli takdir ölçülerinden söz etmişlerse de, yatsı vaktinin çok geç teşekkül ettiği yerlerde nasıl bir uygulamaya gidileceğine temas etmemekle, bu yerlerde normal ölçünün cari olabileceğini düşünmüş olacaklardır. Biraz önce sözünü ettiğimiz ayrı uygulamaları gösteren bir çizelgeyi sizlere sunmak istiyorum.

Görüldüğü üzere, bu çizelge yukarıdan beri söylediklerimizi doğrulayıcı ve bu ülkelerde yaşayan Müslümanların yüz yüze kaldığı zorluğu açıkça ortaya koyucu niteliktedir. İncelendiğinde görüleceği üzere, çizelgede yer alan vakitlerden biri Başkanlığımızca hazırlanan Diyanet Takvimi’nden alınmıştır. Bu takvimde gösterilen yatsı namazı vakitleri için “en doğru tespit budur” şeklinde bir iddiamız olmadığı gibi, diğer takvimlerde yapılmış olan tespitler için de “bunlar yanlıştır” demek suretiyle peşin hükümle hareket ediyor değiliz. Huzurlarınızla yapılacak tartışmalar ve ilmî müzakereler sonunda bizi en doğru yola yöneltecek işaretlerin ortaya çıkacağını umuyoruz.

Başkanlığımızca Avrupa ülkeleri için hazırlanmış olan takvimde yatsı vakti tespit edilirken uygulanan usul kısaca şöyledir:

+ 45° enlem dairesine kadar olan yerler, normal bölgeler kabul edilmiş ve bu bölgelerin yatsı vakti tespit edilirken, şafağın kaybolması anı sınır sayılarak, fıkhın genel kaidesine uyulmuştur.

+ 45° enlem dairesinden daha kuzeyde olan yerler için ise, + 45° enlem dairesindeki akşam - yatsı arasındaki sure, sabit bir zaman olarak kabul edilmiş ve bu sure, akşam vakti üzerine ilave edilerek, yatsı vakti bulunmuştur. Böylece Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanların, özellikle sayıları birkaç milyonu bulan işçi kardeşlerimizin maslahatına daha uygun bir yol bulunmuş olabileceği düşünülmüştür. Bu yolu 1976 yılı takviminden bu yana tercih eden Başkanlığımız fukahanın 50° enlem dairesinden sonraki anormal bölgelerle ilgili takdirleri ile namaz vakitlerini gösteren tabiat olaylarını (Güneşin hareketlerini) namazın sebepleri olarak değil, sadece vaktin işaretleri olarak gören fıkhî anlayışı göz önünde bulundurmuştur.

Ayrıca, bazı fukahanın, çalışan insanlar (işçiler) için, akşamla yatsı namazını birlikte kılmanın mümkün olabileceği şeklindeki görüşleri de, daha çok işçilerin yararlanacağı bu takvim hazırlanırken dikkate alınmıştır.

Şimdi izninizle, yatsının vakti ile ilgili olarak, Yüksek Heyetinizin açıklamalarına sunmak istediğim sorulara geçiyorum.

1. Yatsı namazının vakti için, bu vaktin akşam vaktinden çok geç de olsa teşekkül ettiği 45° - 50° enlem daireleri arasın da kalan yerlerde de, şafağın kaybolması prensibine bağlı kalınması, dinî bakımdan zorunlu mudur? Zorunlu ise, bu uzun sure yüzünden yatsı namazı vaktini beklemeye gücü yetmeyip terk eden veya her şeye rağmen, güneşin gurubundan 1 - 2 saat sonra namazını kılan Müslümanların problemi karşısında görüşümüz ne olacaktır?

2. Böyle bir zaruretten söz edilmeyecekse Müslümanların maslahatına en uygun ve dinin özüne aykırı düşmeyecek hal tarzı ne olmalıdır?

Saygı değer misafirler.

Konferansımızdan çözüm bekleyen asıl konumuzla, özellikle Avrupa ülkelerinde işçi olarak çalışan Müslümanlar için önem arz eden bir başka önemli problemi huzurlarınıza ve değerli görüşlerinize sunmuş bulunuyorum. Dikkat buyrulursa buraya kadar yaptığım açıklamalarda, her iki konuda da Başkanlığın görüşlerine ve tercihlerine değinmemeye, sadece meseleleri ortaya koymaya çalıştım. Sizler, bu problemlerle ilgili görüşlerinizi ortaya koymadan önce, mezkur problemleri çözümlemede yardımcı olur ümidi ile Bakanlığımca hazırlanan tebliği de yüksek takdir ve değerlendirmelerinize sunmuş olacağım. Şimdilik sözlerimi burada kesiyor, beni dinlemek nezaketini gösterdiğiniz için hepinize şükranlarımı ve derin saygılarımı sunuyorum.

İKİNCİ BÖLÜM:
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIGININ KONU İLE İLGİLİ DÜŞÜNCE VE TEKLİFLERİ

Saygıdeğer Misafirler,

Hatırlayacağımız üzere, açılış konuşmamda konferansımıza getirdiğimiz problemleri sizlere arz etmiş, bu problemlerin çözümü ile ilgili taslak görüşlerimizi değerli tartışmalarınıza bir ölçüde de olsa ışık tutması ümidiyle daha sonra sunacağımızı ifade etmiştim. Şimdi yüksek müsaadelerinizle bu maruzatımı ve Başkanlığın görüşünü arz edeceğim.

I. Kamerî Ay Başlarının Tespitinde Uygulanacak Metotla İlgili Düşünce ve Tekliflerimiz

Aziz Misafirler,

Yüksek malumları olduğu üzere, İslamî hükümlere göre namaz vakitlerinin belirlenmesinde Güneş’in hareketlerinin (daha doğrusu, Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki günlük hareketi ile Güneş etrafındaki yıllık hareketinin); oruç hac, zekât, fıtır sadakası, kurban, bayram gibi ibadetlerin zamanlarının tespitinde ise Ay’ın aylık ve yıllık hareketlerinin esas alınması gerekmektedir. Söz konusu ibadetlerin zamanlarının isabetle tayin edilebilmesi ise kamerî ay başlarının, özellikle ramazan, şevval ve zilhicce aylarının ilk günlerinin doğru olarak tespitine bağlıdır. Fıkhî eserlerin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, İslam müçtehit ve fakihlerinin büyük çoğunluğu, Rasulullah (s.a.s.) Efendimizin, değişik lafızlarla - hemen hemen - belli başlı bütün hadis kitaplarında rivayet edilmiş olan “Ramazan hilâlini görünce, oruca başlayın; şevval hilâlini görünce bayram yapın. Hava kapalı olur da, hilâl görülemezse (şaban ve ramazan aylarını) 30 güne tamamlayın.”[41] hadis-i şerifi ile istidlâl etmişler, kamerî ay başlarının tespitinin, bu aylara ait ilk hilâllerin görülmesi, bu mümkün olmadığı takdirde, ayın 30 güne tamamlanması ile olacağını, bu konuda hesapla ve müneccimlerin sözleriyle amel etmenin dinen caiz olmayacağını savunmuşlardır.

Buna karşılık, sayıca az olmakla birlikte kamerî ay başlarının (ramazan, şevval ve zilhicce hilâllerinin) hesapla da tayininin mümkün, caiz ve hatta zaruri olduğunu ifade eden muhakkik fakihler de her asırda bulunmuştur.

Kamerî ay başlarının tayininde, mutlaka ru’yetin esas olduğunu, hesapla amel etmenin caiz olmadığını savunan fakihlerin belli başlı delilleri şunlardır.

1. Hadis-i şerifte: “Hilâli görmedikçe oruca başlamayın hilâli görmeden orucu bırakıp bayram yapmayın. Hava kapalı olur da, hilâli göremezseniz, ayı 30 gün takdir edin.”[42] buyurulmuştur.

Diğer bir rivayette ise : “Hilâli görünce oruca başlayın. Hilâli görünce orucu bırakıp bayram yapın. Hava bulutlu olur da hilâli göremezseniz, takdir edin, yani adedi 30 güne tamamlayın” buyrulmuş, hesaptan ve müneccimlerin verecekleri bilgiden söz edilmemiştir. Aksine hilâlin görülmesi, görülemediği takdirde ayın 30 güne tamamlanması emredilmiştir. Hesapla amel edilmesi caiz olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.) 30’a tamamlamayı emretmez “Hesap bilenlere başvurunuz” buyururdu.

2. Peygamberimiz (s.a.s.) müneccimlere inanmayı ve ilm-i nücum ile meşguliyeti yasaklamış, “Kim bir kahine veya müneccime gider de (ondan gaibe ait haber sorarsa) Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur.”[43] buyurmuştur.

3. İlm-i nücum hayal ve tahminden ibarettir. Ne kesin bilgi, ne de galib zan ifade eder. Bu sebepledir ki, kamerî ay başlarının tayininde bu ilme itimad edilemez.

4. Dinî vazifelerin vakitlerini hesapla tayin etmek, hesap bilenlerin azlığı sebebiyle, dinî hükümlerin ifasını zorlaştırır. Din kolaylıktır. Bu sebeple ibadet zamanlarının tayini, âlimin de cahilin de kolaylıkla tatbik edebileceği basit esaslara bağlanmıştır.

5. Hesaba göre kamerî ay, ne 29, ne de 30 olmayıp 29,5 gündür, yani kesirlidir. Hâlbuki oruç tam gün ölçüsüne bağlıdır.

6. Hesapla ay başlarını (hilâli) tayin, şuhudi ilim değil, istidlali ilimdir. İstidlali ilim ehl-i fen ve havassa aittir. Hesapla hilâlin belirlenmesi, halkı körü körüne taklide mecbur kılmak, şuhudi ilim zevkinden mahrum bırakmak demektir.

7. Kur’an-ı Kerim’de, Bakara suresinin 185. ayetinde “Sizden her kim ramazan ayına şahit olursa oruç tutsun.” buyrulmaktadır. “Şuhûd” kelimesi “huzur” yani “ikamet” anlamına geldiği gibi bir şeyi kesinlikle bilmek ve görmek anlamlarında da kullanılır.

Bu duruma göre müfessirler, ayet-i celileyi:

a. Her kim ramazan ayında misafir olmayıp mukim olursa,

b. Her kim ramazan ayının başladığını yakinen bilirse,

c. Her kim ramazan hilâlini görürse. . . şeklinde açıklamışlardır.

Ayete verilen ikinci manadaki yakinen bilme yolu mutlak değil, “hilâli görünce oruca başlayınız ... “hadis-i şerifi ile tefsir ve takyid edilmiştir. Bu sarahat karşısında, bir başka bilgi yolu olarak hesap yoluna meyletmeye mesağ yoktur.

Kamerî ay başlarının, özellikle ramazan, şevval ve zilhicce hilâllerinin ru’yetten başka astronomik hesaplarla da tayin edilebileceği görüşünü benimseyen âlimler, hesabı kabul etmeyenlerin ileri sürdükleri itirazlara şöyle cevap veriyorlar:

1. “Ramazan hilâlini görünce oruca başlayın. Şevval hilâlini görünce oruca bırakın. Hava kapalı olursa, ayı 30 güne tamamlayın.” anlamındaki hadis-i şerifler, kamerî aylara ait ilk hilâllerin hesapla tayin edilmesini yasaklamamakta; Müslümanların oruç, hac, kurban, fıtır sadakası ve bayram gibi ibadetlerini ifa için, Kamer’in hareketlerine ait ince hesapları öğrenmekle mükellef kılınmadıklarını, bu iş için avamın da havassın da bilip tatbik edebileceği ru’yet yolunun kullanılabileceğini göstermektedir.

2. Hadis-i şerifte yasaklanan ilm-i nücum, günümüzün müspet ve modern astronomi ilmî değildir. Bugünün müspet ilmî olan astronomiyi, İslam’ın yasaklamış olması muhaldir. Burada işaret edilen ve yasaklanan şey; yıldızların hareketlerinden geleceğe ait haber ve hükümler çıkarmaya ve birtakım hurafi bilgiler elde etmeye çalışılmasıdır. Nitekim, âlimler bu ve benzeri hadis-i şeriflerde geçen “müneccim” terimini, “yıldızların doğup batmasından geleceğe ait haber veren kimse” “kahin” terimini ise “Bir şeyi vukuundan önce haber veren veya gayb hakkında hüküm veren kimse” diye tarif etmişlerdir.[44]

Aslında bu hadis-i şeriflerde zemmedilen kişiler, bütün kudret ve tasarrufun gök cisimlerine ait olduğunu ileri süren müşrik Arap kâhinleri ve bakıcılarıdır. Gerçekten de bunlara inanan ve bunların ardından gidenlerin küfründe şüphe yoktur. Hesabın ve yıldızların bazı bilgileri elde etmede birtakım işaretler ve vasıtalar olduğuna inanan ve elde ettiği bilgilerle amel eden kişilere küfür isnad etmekten, herkesin Allah’a sığınması gerekir.[45]

3. Mutekaddim fakihlerin hads ve tahminden ibaret sayarak, galib zan bile ifade etmeyeceğini söyledikleri hesap ve ilm-i nücum, günümüzün hesabı ve astronomisi değil, belki bu ilme ait ilk ve çok sınırlı bilgilerdir. Günümüzde astronomi ilminin elde ettiği sonuçlar ve hesaplar kesindir.

4. Ramazan, şevval ve zilhicce aylarına ait hilâllerin hesapla tayin ve tespiti için bütün Müslümanların astronomi ve ince hesapları öğrenmeleri gerekmez. Nitekim herkes hilâl aramakla da sorumlu tutulmamış, toplum içinden birkaç kişinin, hatta bir-iki kişinin hilâli arayıp görmesi ile diğerlerinden sorumluluk kalkmıştır. Özellikle günümüzde hesap, artık ru’yetten daha kolay, toplumlar için çok daha pratik hale gelmiştir. Bu itibarla, hesapla hilâlin tayini, Müslümanlar üzerine külfet ve meşakkat değil, bilakis kolaylıktır.

5. Kamerî ayların hesaba göre kesirli olması, bazı ayların 29 gün, bazılarının da 30 gün itibar edilmesi anlayışına aykırılık ifade etmez. Ru’yet ölçüsüne göre yapılan hesap sonucunda da, kamerî aylar pek ala bazen 29, bazen de 30 gün olmaktadır.

6. Müslümanların tamamının hilâli görerek şuhudi ilim zevkine ermeleri aklen mümkün ise de, tatbikatta hiç vaki olmamıştır. Göreni taklit ile hesap ile haber vereni taklit arasında sonuç bakımından hiçbir fark yoktur.

7. “Hilâli gördüğünüzde oruca başlayınız ...” mealindeki hadis-i şerifi, “Sizden kim ramazanın başladığını kesinlikle bilirse, oruç tutsun” anlamındaki ayet-i kerimede gecen “bilgi”yi ru’yetle sınırlayıcı olarak görmek doğru değildir. Önemli olan bu bilgiye ermektir. Bu da ru’yetle olabileceği gibi, hesapla da mümkündür. Hadis-i şerifteki emir, vucub için değil, irşad içindir. Ramazana başlamayı ve bayram yapmayı sağlayacak sınırı göstermektedir. Bu sınırın tespiti, hilâli gözleyerek, ru’yetin sübutu ile olabileceği gibi, hesaba başvurarak da mümkündür. Şari’in gayesi, hilâli göstermek değil, hilâlin sübutunu tayin yolu ile oruca başlatmak veya iftar ettirmektir. Bu itibarla, mezkur hadis-i şerifi, bu ayet-i kerime’de işaret edilen bilgi yolunu ru’yetle sınırlayıcı olarak görmek, isabetli olmasa gerektir.

Aziz Misafirler,

Bilindiği üzere Cenab-ı Hak bütün kâinatı belli bir düzen içinde yaratmıştır. Kâinatta mevcut, değişmeyen bu nizam ve düzene Kur’an-ı Kerim diliyle “sünnetullah”[46] denilmektedir.

Güneş ay ve yıldızlar da bu değişmeyen nizam içinde Allah’ın emrine ram olmuşlardır.[47] İnsanoğluna düşen, gerekli çalışma ve araştırmayı yapıp kâinattaki değişmeyen düzenin sırrını kavramaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerimde: “Güneş’i ışıklı ve Ay’ı nurlu yapan; yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için aya konak yerleri düzenleyen O’dur. Allah bunları ancak gerçeğe göre yaratmıştır. Bilen millete ayetleri uzun uzadıya açıklıyor. Gece ile gündüzün birbiri ardına gelmesinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattıklarında O’na karşı gelmekten sakınan kimseler için ayetler vardır.”[48] buyurulmaktadır.

Bir başka ayet-i celilede ise: “Güneş ve ay belli ve sabit bir hesaba göre hareket ederler.”[49] buyurulmuştur.

Görüldüğü üzere, bu ayetlerin ilkinde, insanların ay ve yılları hesaplayabilmeleri için kamere menzileler tayin edildiği açıklanmaktadır. Ayrıca İlahî kudret ve azametin anlaşılabilmesi için Güneş ve Ay’ın hareketlerinin öğrenilmesi, gök bilime önem verilmesi teşvik edilmiştir.

İkinci ayet-i celilede ise, Güneş ve Ay’ın gelişi güzel değil, sabit bir düzen ve hesap uyarınca hareket etmekte oldukları beyan buyrulmuştur.

Ayet-i kerimelerdeki bu açıklık karşısında, Güneş’in ve Ay’ın hareketlerini salisesine kadar tespit edebilen günümüz astronomisine karşı menfi tavır almak, istiğna göstermek ve dinî günlerin tayininde bu unsurdan yararlanmayarak, yalnız ru’yet üzerinde ısrar etmek kanaatimizce Kur’an’ın ve sünnetin ruhuna aykırı davranmaktır.

Rasülullah (s.a.s.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: “Biz ümmî bir milletiz. Ne yazı biliriz, ne de hesap yapmayı. Size gerekli olan, ayın bazen 29, bazen da 30 gün olduğunu bilmekten ibarettir.” buyurmuştur.[50]

Bu hadis-i şerifle yukarda gecen “Ramazan hilâlini görünce oruca başlayın. Şevval hilâlini görünce iftar edin. Hava ve atmosfer şartlan dolayısıyla hilâl görülemediğinde ayı 30 güne tamamlayın.” anlamındaki hadis-i şerif birlikte incelenecek olursa, Rasulullah (s.a.s.)’ın kamerî ayların başlangıçlarını tayinde ru’yeti esas almasındaki sebebin, o günkü toplumda yazının ve ayın hareketleri ile ilgili hesapların bilinmemesi olduğu görülür. O günkü toplumun içinde bulunduğu şartlara ve imkânlara uygun olarak gösterilen bilgi yolu üzerinde bu gün de ısrar göstermek ve İslam’ın her vesile ile teşvik ettiği müsbet bilimin sonuçları karşısında müstağni davranmak, doğru olmasa gerektir. Bu hadis-i şerif açıkça göstermektedir ki, kamerî ay başlarının tayininde hilâl gözleme yolunun gösterilmesi, o günkü şartların ortaya koyduğu bir zarurettir. Görüldüğü üzere hadis-i şerif bir illete bağlıdır. Yani hilâlin görülmesi kaidesini bir sebebe bağlı olarak vazetmiştir. Çünkü Şari’in gayesi oruçtur, iftardır ve bunların vaktinde yapılmasıdır. Hilâlin görülmesi ile vaktin tayini, O’nun gayesi değildir.

Yüksek malumlarıdır ki, dinî hükümler “mekasıd” ve “vesail” olmak üzere iki kısımdır. Ramazan ayında oruç tutmak, şevvalin ilk günü iftar etmek, fıtır sadakası vermek, zilhiccenin dokuzuncu günü Arafat’ta vakfe yapmak ... gibi hükümler mekasıd; bu ibadetlerin ifa edileceği günlerin ve vakitlerin tespiti için uygulanacak metotlar ise vesâildir. Dinin vesile kısmına giren hükümleri zaman, mekân ve şartların değişmesi ile değişebilir. Çünkü bunlar maksat değil, maksada götüren vasıtalardır.

Fukaha beyan etmiştir ki; “Şer’i hükümler illet ve sebeplere bağlıdır. İllet sabit olduğu zaman, hüküm de sabit olur. İllet ortadan kalkınca, bu illete bağlı olan hüküm de ortadan kalkar.”[51]

Bunun İslam hukukunda pek çok örnekleri vardır. Birkaçına değinmeyi uygun buluyorum.

a. Zeyd b. Halid el-Cüheni’nin rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.s.)’dan bir kimse lükatanın (yani yitiğin) hükmünü sormuş, Rasulullah (s.a.s.) da yanında bir yıl muhafaza ederek ilan etmesini, bir yıl içinde sahibi çıkmazsa bu yitiğin, bulana ait olacağını beyan etmiştir. Aynı kişi, yitik koyunun hükmünü sormuş, Rasulullah (s.a.s.) aynı mealde cevapta bulunmuştur. Daha sonra yitik deveyi de sorunca: “Ondan sana ne ... o hayvanın su tulumu ve gezecek tabanı beraberindedir. Sahibi buluncaya kadar kendi kendine barınabilir.”[52] buyurmuştur.

Bu hadis-i şerife göre, bulan tarafından alınıp muhafaza edilmediği takdirde yok olacak lukataların, bulunduğu yerden alınarak muhafaza ve ilan edilmesi, deve gibi kendini yırtıcılara karşı koruyabilecek ve sahibi tarafından bulununcaya kadar yaşayışını sürdürebilecek hayvanların ise kendi hallerine terkedilmeleri gerekmektedir. Bu uygulamaya, Hz. Osman’ın hilafetine kadar devam edilmiştir. Hz. Osman, yitik develerin de bulan tarafından muhafaza edilmesini, gerekirse satılmasını, sahibi ortaya çıktığında satış bedelinin ödenmesini emretmiştir.[53] Çünkü Hz. Osman, halkın ve cemiyetin ahlakında bozulma başladığını görmüş, böyle bir tedbirle yitik devenin hırsız bir kimsenin eline geçmesini önlemek istemiştir.

Bu tedbir, zahiren Rasulullah (s.a.s.) Efendimizin yukardaki emrine aykırı görünüyorsa da, gerçekte Şari’in gaye ve maksadına uygundur. Çünkü bunda asıl olan, mal sahibinin malını yok olmaktan kurtarmak ve onun eline geçmesini sağlamaktır.

b. Rasulullah (s.a.s.) sünnetin ve kendi sözlerinin Kur’an-ı Kerim’le karıştırılması endişesiyle “Benden, Kur’an-ı Kerim’den başka hiçbir şey yazmayınız. Kim böyle bir şey yapmışsa, onu imha etsin.”[54] buyurmuştur. Bu yasak gereğince, ashab ve tabiun devirlerinde hadis-i şerifler yazı ile zapt olunmamış, şifahen nakil ve hıfz edilegelmiştir. Kur’an-ı Kerim nüshaları her tarafa yayıldıktan ve hafızalara yerleştikten sonradır ki, sünnet ve hadisin yazılmasını yasaklanmasını gerektiren sebepler ortadan kalkmış, Halife Ömer b. Abdülaziz sünnetin yazı ile tespitini emretmiş; İslam âlimlerince de sünnetin yazı ile tespiti vacip hükmünde görülmüştür. Çünkü onu zayi olmaktan kurtarmak, ancak yazmakla mümkündür.

c. Tevbe suresinin 60. ayetinde “masarif-i zekât” arasında zikredilen müellefe-i kuluba zekât verilmesi şeklindeki uygulama, Hz. Ömer’in içtihadı ile durdurulmuş, Hz. Ömer’in bu içtihadı ashaptan hiç kimse tarafından red ve inkâr edilmemiş, muellefe-i kulüba zekât verilmemesi hususunda icmâ vaki olmuştur.[55]

d. Riba ile ilgili hadis-i şeriflerde, altın ile gümüşün cinsleri ile mübadelelerinin tartı ile buğday, arpa, hurma ve tuzun ise ölçek ile yapılması emredilmiştir.[56] Bu sebeple, başta Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed olmak üzere Hanefî müçtehitleri, halk bu konudaki uygulamasını değiştirmiş de olsalar, Rasulullah (s.a.s.)’ın -riba ve fazlalığı önlemek için- ölçek ile mübadelelerini tayin etmiş olduğu buğday, arpa, hurma ve tuzun ebediyen ölçek ile mübadele edilebileceği; altın ve gümüşün de ebediyen tartı ile mübadele edilmesi gerektiği; hadis-i şerifte tasrih edilmeyen diğer eşyanın ise halkın örf ve âdetine göre ölçü tartı ve sayı ile mübadelelerinin caiz olduğu içtihadında bulunmuşlardır. Ancak Ebu Yusuf, Harun Reşid devrinin baş kadısı olduktan sonra, Müslümanların yaşadıkları çeşitli bölgelerde birbirinden farklı örf ve adetlerin bulunduğunu görerek söz konusu hadis-i şerifleri, bazı şeylerin ölçek, bazı şeylerin de tartı ile mübadelesini tayin etmek için değil, Asr-ı Saadet’te halkın cari olan örf ve âdeti üzere varit olduğu görüşüne varmıştır. Bu konudaki nasları da örf ile talîl ederek, ilk içtihadından rücu etmiştir. Onun ikinci içtihadına göre hadis-i şeriflerde zikredilmeyen diğer eşyada olduğu gibi eşya-ı sittenin de (6 çeşit eşya) halkın örf ve adetine göre ölçek tartı veya sayı ile mübadeleleri caizdir. Başta Kemal b. Human olmak üzere, Ebu Yusuf’un bu ikinci içtihadını muhakkik fakihlerden birçoğu halkın maslahatına daha uygun bularak Ebu Hanife ve İmam Muhammed’in içtihadına tercih etmişlerdir.[57]

Görüldüğü üzere, özel bir durum veya sebebe bağlı olan hükümler bu özel durum ve sebeplerin zâil olması ile ortadan kalkmakta, her hüküm kendi sebep ve illeti ile devam etmektedir. Sebep ve illet zâil olunca, buna bağlı hüküm de son bulmaktadır.

Kamerî ay başlarının tespitinde, fakihlerin “Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın...” ve benzeri hadis-i şeriflere istinaden ru’yeti esas almaları o devirlerde yapılabilen astronomik hesapların ay başlarının tespitte yeterli olmadığındandır. Bu illet Hz. Peygamber (s.a.s.)’in - daha önce zikrettiğimiz - “Biz ümmî bir milletiz. Ne yazı biliriz ne de hesap yapmayı...” mealindeki hadis-i şerifinde açıkça görülmektedir. Ay başlarının tayininde hilâl gözleme yolunun seçilmiş olması, hesapla bunu yapmanın -o gün için- mümkün olmadığındandır. Özellikle günümüzde ise, artık Ay’ın bütün hareketleri, en ince teferruatına kadar hesaplanabilmekte, gerek kavuşum (içtima) gerekse yeryüzünden hilâl halinde ilk defa görülebileceği yer ve zaman kesinlikle bilinebilmektedir.

Mutlaka ru’yete bağlı kalmayı ve hesabı reddetmeyi gerektiren sebep ve illet ortadan kalktığına göre, astronomik hesapların sağladığı imkan ve kolaylıklardan yararlanmamak için herhangi bir sebep mevcut değildir. Esasen -daha önce de işaret edildiği üzere- tabiî ve müspet ilimlerin İslam dünyasında gelişmeye başladığı tabiün devrinden itibaren her asırda - sayıca az da olsalar - bir kısım muhakkik fakihler ramazan, şevval ve zilhicce hilâllerinin tespitlerinde hesapla amelin caiz olduğu içtihadında bulunmuşlardır. Nitekim Ayni’nin[58] naklettiğine göre tabiünun büyüklerinden bazı kimseler, hesap yolu ile Kamer’in menzillerinin tespitine itibar edilebileceğini kabul etmişlerdir. İbn Süreyc’in rivayetine göre, Mutarrıf b. Abdüllah b. Şıhhir ile İbn Kuteybe bunlardandır.[59] Bu zatlar, yukarda çeşitli vesilelerle zikredilen hadis-i şerifteki “Hava kapalı olursa, takdir yoluna başvurun” cümlesini, cumhurun anladığı “Sayıyı 30 güne tamamlayarak takdir edin” şeklinde degil “Ay’ın menzillerini hesapla tayin ve takdir edin” diye tefsir ve izah etmişlerdir. Ahmed b. Hanbel ise bu sözü “Hava kapalı olduğu zaman, hilâli bulutların altında varmış gibi kabul edin” şeklinde anlamıştır. Onun içtihadına göre, şabanın 29’uncu günü havanın kapalılığı sebebiyle hilâl görülemezse, ertesi günü ramazanın 1. günü itibar edilerek oruca başlanması gerekir. Abdullah b. Ömer’in görüşü de budur.

Hadis-i şerifteki “onu takdir ediniz” tabirinin, “hesapla tayin ve takdir ediniz” şeklinde anlaşılması, özellikle yılın çoğu günlerinde havanın kapalı olduğu, güneşin bile ayda ancak birkaç gün görülebildiği coğrafi bölgeler için de, uygulamada kolaylık sağlayıcı niteliktedir. Aksi halde, bu bölgelerde ramazan hilâlini görmek çoğu zaman mümkün olmadığı gibi, şaban hilâli için de aynı durum söz konusu olduğundan, önceki ayı 30 güne tamamlamak da genellikle mümkün olmayacaktır. İbn Süreyc’in nakline göre, İmam Şafiî de ayın hilâl durumunun astronomik hesaplarla tayin edilebileceği kanaatini benimseyen kimselerin, hesapla amel etmelerinin caiz olduğunu söylemiştir.[60]

Yedinci hicrî asrın içtihat derecesine ulaşmış fakihlerinden Takıyyüddîn İbn Dakîki’l-Îd ise şu görüşleri ile sürmüştür: “Ayın kavuşum zamanının hesapla tespitine göre ramazan orucuna başlanamaz. Çünkü ayın hilâl halinde yeryüzünden görülebilmesi kavuşum zamanından 1-2 gün daha sonra vaki olur. Şeriat, ayın kavuşum (içtima) anını değil, hilâl halini ay başına esas almıştır. Fakat bulut, toz, sis vs. gibi görüşe mani bir sebeple görülemeyen hilâlin ufuktaki varlığı hesapla tayin edilebilirse, şer’î sebep meydana geldiği için, yeni ayın başlaması gerçekleşmiş olur. Çünkü yeni ayın başlamasında şart olan, hilâlin bizzat görülmesi değil, ayın hilâl halinde ufukta mevcut olmasıdır. Görülmüş olsa da, olmasa da, ilk hilâl hali ile, dinen yeni ay başlamıştır. Bu durum, kesinlikle bilindiğinde, bu bilgi ile amel vacip olur.”[61]

Şeyh Bahît ise İbn Dakîk’in yukardaki sözlerini teyit ederek: “Ben de hesap ile amel edilmesi görüşünde olanlara katılıyorum. Çünkü ister fakihlerden, isterse diğer kimselerden olsun, ehl-i şeriat, herhangi bir meselede o konudaki bilgi ve tecrübesi olan kimselere başvururlar. Mesela: Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin lafızları, dilcilerin sözlerine göre açıklanmış; mütehassıs bir doktorun tavsiyesi halinde ramazanda oruç tutmamak veya tutulan orucu bozmak caiz görülmüştür. O halde, ramazan, şevval ve diğer ayların hilâllerinin tayinlerinde bu konuda yetkili astronomi uzmanlarının bilgi, tecrübe ve hesaplarından yararlanmaktan bizi alıkoyan sebep ne olabilir? Kaldı ki, “Güneş ve Ay, sabit, değişmeyen bir hesapla seyrederler.”[62] “Güneş’i ışıklı ve Ay’ı nurlu yapan; yılların sayısını ve hesabı bilmemiz için Ay’a konak yerleri düzenleyen O’dur. Allah bunları ancak gerçeğe göre yaratmıştır. Bilen millete ayetleri uzun uzadıya açıklıyor. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattıklarında, O’na karşı gelmekten sakınan kimseler için ayetler vardır.”[63] mealindeki ayet-i kerimeler, Güneş ve Ay’ın değişmeyen sabit bir düzen için hesapla seyrettiğini beyan etmektedir. Astronomların verdikleri bilgilerin kesinliği ise, ay ve güneş tutulmaları konusunda önceden verdikleri bilgilerin, aynen gerçekleşmesi ile sabittir.

Ru’yete engel çeşitli sebepler yüzünden hilâl görülememiş de olsa, astronomların, ru’yete mani sebepler olmasaydı ayın ilk hilâl halinde görülebilecek durumda olduğunu ittifakla haber vermeleri, hilâlin ufukta mevcudiyeti konusunda kesin ilim ifade eder.

Ramazan orucuna başlama konusunda Bakara suresinde “Sizden kim ramazan ayına şahit olursa, oruç tutsun.” buyrulmuştur. “Ramazana şahit olmak demek, ya “O ayda seferde olmayıp mukim olmak” veya “Ramazan ayında bulunduğunu ve bu ayın başladığını kesin şekilde bilmek.” demektir. Ayetten zâhir olan, ikinci manadır. Çünkü “şuhud”, “ilim” anlamındadır. İşte bu ilim, yani ramazan ayının başladığını (bu aya ait hilâlin ufukta görülebilecek hale geldiğini) kesinlikle bilmek, oruç tutmanın vacip oluşunun sebebidir. Bu açıklamaya göre, söz konusu ayet-i celile’nin ifade ettiği mana, “İçinizden kim, ramazan ayının başladığını kesinlikle bilirse, bu ayda oruç tutmakla yükümlü olur.” demektir.

Konu ile ilgili hadis-i şerifler gereğince, dinen ramazan ayının başlaması, bu aya ait ilk hilâlin, güneşin batmasından sonra, yeryüzünden görülebilecek bir halde, ufukta mevcut olmasıdır. Bu duruma göre, ister bizzat görmek, ister gördüğünden emin olduğu bir kimseden duymak, ister hakimin konu ile ilgili emir ve hükmünü öğrenmek, isterse hilâlin ufukta görülebilecek bir durumda bulunduğunu, ru’yete engel bir durum olmasaydı görülebileceğini astronomik hesaplar sonucunda bilmek gibi ilim yollarından biri ile, guruptan sonra hilâlin ufukta mevcut olduğunu kesin şekilde ve hatta galib zanla bilen kimseye oruca başlamak vacip olur.”[64] demektedir.

8. hicrî asırda yaşayan Şafiî fakihlerinden es-Sübkî de hesap ile amel etmeyi benimseyen ve bu konuda uğradığı tenkitlere rağmen görüşünü ısrarla savunan âlimlerden biridir. Bu konuda kaleme aldığı müstakil risalesinde Sübkî: “Ayın otuzuncu gecesinde hilâlin görüldüğüne şahadet edenlere karşı, astronomi ve hesap uzmanları, “Hesaba göre bu gece hilâlin görülmesi mümkün değildir.” deseler, astronomi ve hesap uzmanlarının sözü ile amel edilip, şahitlerin şehadeti reddedilir. Çünkü riyazi hesap kat’idir. Şehadet ise zannîdir.” demektedir.[65]

Hesapla amel etmeyi gerekli kılan sebeplerden biri de, yeryüzünde kutup bölgelerine yaklaşıldıkça güneşin ard arda iki doğuşu veya batışı arasındaki sürenin 6 aya kadar uzamış olmasıdır. Bu bölgelerde bugün insanlar yaşamakta ve bunlar arasında Müslümanlar da bulunmaktadır. Bu bölgelerdeki Müslümanların guruptan sonra ru’yetle oruç tutmaları mümkün olmadığına ve ‘Bu Müslümanlara oruç farz değildir.’ de denilemeyeceğine göre, ramazan ayını ve hatta oruç saatlerini hesapla takdir etmek zarureti vardır. Çünkü oruç gerçekte hilâlin ru’yeti sebebiyle değil, Allah’ın emri olduğu için farzdır. Hilâlin görülmesi, oruç tutulması farz olan ramazan ayının başladığına alamettir. Bir ibadetin vakti için alamet olarak tayin edilen şeyin bulunmaması ile bu ibadet ortadan kalkmaz. Bu alametin bulunmayışı sebebiyle, vakit de ortadan kalkmış olmaz. O halde bu vakit başka bir alametle tayin edilir. Nitekim akşam vaktinin girdiğini güneşin batması ile ikindi vaktinin girdiğini bir şeyin gölgesinin bir veya iki katı uzaması ile yatsı vaktinin girdiğini, şafağın kaybolması ile anladığımız gibi, saatle de tayin ve tespit edebiliriz. Havanın kapalı olması dolayısıyla, gölge, fecr, şafak veya gurubun görülememiş olması, nasıl bu namazlara ait vakitleri ortadan kaldırmazsa, hilâlin görülmemiş olması sebebiyle de ramazanın başlamaması gerekmez. Hilâl görülmediğinde hesap ru’yetin yerini tutar.

Görüldüğü üzere, kamerî ay başlarının tayininde sadece ru’yet esas olmayıp bunun hesapla da yapılabileceği görüşünü benimseyen fakihler, sayıca bu görüşün karşısında olanlara nispetle az iseler de[66] ileri sürdükleri fikir ve deliller daha kuvvetli ve Müslümanların maslahatlarına daha uygundur. Esasen, hesabı kabul etmeyen fakihler de kanaatimizce, genellikle konuyu gerektiği şekilde incelemiş olarak hesabı reddetmiş değillerdir. Kendilerinden önceki fakihlere aşırı itimat ve bağlılıkları sebebiyle, önceden söylenen ve yazılanları tahkiksiz kabul ve nakledegelmişlerdir.

Aslında tahkik veya taklitle de olsa, ru’yeti savunan bu âlimleri, kendi asırları sınırları içinde haklı görmek mümkündür. Çünkü onların güvenemedikleri hesap, günümüzün kompüterlerle yapılan hesabı ve yine onların bel bağlayamadıkları ilm-i nucum Ay’ın hareketlerini, salisesine kadar, bilebilen günümüzün astronomisi değildir. Anlaşılması güç olan, hesaba karşı çıkan bu eski âlimlerin tutumu değil, günümüzde hesaptan istiğna gösterip dinî günlerin tayin ve tespitinde, ru’yetten başka metot kabul etmeyen kişilerin tutumudur.

Saygıdeğer Misafirler,

Buraya kadar olan açıklamalarımızda, açış konuşmamızda ortaya koyduğumuz sorulardan, “hesap mı, yoksa ru’yet mi ?” sorusu üzerinde durduk ve bu soruya açıklık getirmeye çalıştık. Kanaatimizce, özellikle, Ay’ın bütün hareket ve menzillerinin en ayrıntılı şekilde, salisesine kadar bilindiği ve hesaplarının kompüterlerde yapıldığı asrımızda, kamerî ay başlarının tayin ve tespitinde hesaba itimat edilmeli, bu ayların başlama zamanları önceden ilan edilebilmelidir. İslam ülkeleri arasında, bu konuda birliği sağlayacak ilk temel unsur kanaatimizce bu prensiptir. Nitekim 26 Şubat - 3 Mart 1973 tarihleri arasında Kuveyt’te; Katar, Mısır Birleşik Arap Cumhuriyeti, Tunus Cumhuriyeti, Cezayir Cumhuriyeti ve Kuveyt Devleti temsilcilerinin iştiraki ile yapılan toplantıda, birliğin sağlanması için, astronomik hesaba itibar edilerek müşterek bir kamerî takvimin hazırlanması görüşü benimsenmiştir. Ancak, bilmediğimiz sebeplerle bu görüş uygulamada geçerlilik kazanmamıştır.

Hesapla ay başlarının tayini prensibi kabul edildikten sonra, akla gelen ilk mesele bu ayların başlangıç sınırı ne olacaktır sorusudur. Başka bir deyimle, ayın başı için sınır, içtima (kavuşum) anı mı, yoksa ayın, hilâl halinde yeryüzünde ilk defa görülebilecek bir durumda olması hali mi olacaktır?

Konuşmamızın ilk bölümünde de zikredildiği üzere. Bakara suresinin 185. ayetinde “Sizden kim, ramazanın başladığını kesinlikle bilirse, oruç tutsun.” buyrulmuştur. Rasulullah (s.a.s.) de hadis-i şeriflerinde: “Ramazan hilâlini görünce oruca başlayın. Şevval hilâlini görünce orucu bırakıp bayram edin...” buyurmuştur.

Ayet-i celileden, ramazan ayının girmesi ile oruca başlamanın farz olduğunu; hadis-i şeriften ise, ay başının hilâlin görülmesi ile sabit olduğunu anlamaktayız. Hadis-i şerife göre, eski ayın çıkıp yeni ayın girmesi, ayın hilâl halinde yeryüzünde görülebilir durumda ufukta mevcut olmasına bağlanmıştır. Kur’an-ı Kerimde: “Ey Muhammed, sana hilâl halindeki ayları sorarlar. Söyle onlara; onlar, insanların ve hac vakitlerinin ölçüsüdür ...” buyrulmuştur.[67]

Bilindiği üzere hilâl, ayın ilk ve son günlerinde, yeryüzünden ince bir kavis (yay) halindeki görüntüsüne denir. Kavuşum (ictima) zamanında Ay, dünyanın hiçbir yerinden görülemediğinden kavuşum durumundaki Ay’a hilâl denilemeyecektir. Gerek ayet-i celilede, gerekse hadis-i şerifte ayın başlangıcını tayin için hilâlden ve ru’yetten söz edildiğine göre, aynı kavuşum (ictima) halinin, ay başlarına mebde’ olarak alınması söz konusu olamayacaktır. Ay’ın kavuşum halinin, ay başlarına mebde’ kabul edilmesi, kanaatimizce ayet-i celile ve hadis-i şeriflerin sarahatine aykırı düşmektedir. Nasların zahirinden uzaklaşıp ru’yet ölçüsünü (hilâlin yeryüzünden görülebilme ölçüsünü) terk ederek kavuşum kaidesine yönelmek için, ortada hiçbir dinî maslahat da bulunmamaktadır. Hesap görüşü prensip olarak kabul edildikten sonra, verilecek talimata göre astronomi uzmanlarının bu iki ölçünün ikisine göre de ay başlarını tespiti mümkündür.

Kamerî ay başlarının hesapla tespitinde, hilâlin yeryüzünden görülme ölçüsüne uyulması halinde, gözlem yaparak hilâl arayanların elde edecekleri sonuçlarla, hesabın ortaya koyduğu sonuçlar arasında tam bir uygunluk da meydana gelecektir. Böylece, hesabı kabul etmeyenlerle, hesap taraftarları arasındaki ayrılık da, uygulama açısından son bulmuş olacaktır.

Hesapların kavuşum anı ölçüsüne dayandırılması halinde ise, dinî günlerin tayin ve ilanı genellikle bir gün önce olacak, ru’yet üzerinde ısrar edenlerin de, hilâl görülmeden oruca başlandı veya iftar edildi; şeklindeki iddiaları, toplumları huzursuz etmeye devam edecektir.

O halde, şer’an ayın başlaması, kamerîn hilâl halinde yeryüzünden görülebilecek duruma gelmesi ile sabit olacaktır. Ancak, bazı kardeş İslam ülkelerinde ayın kavuşum anı esas alınarak, ramazan ve bayram ilanları yapıldığı da bir gerçektir. Nitekim 1398 h./1978 m. yılının Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylarının ilanında durum böyle olmuştur. 3 Eylül’ü Ramazan Bayramı, 10 Kasım’ı ise Kurban Bayramı ilan eden ülkeler, hilâlin yeryüzünden görülebilmesi ölçüsüne değil, ayın içtima haline itibar etmişlerdir.

Kamerî ay başlarının mebdei için, ayın yeryüzünden hilâl halinde ilk defa görülebileceği zamanın esas alınması gerektiğinin prensip olarak kabul edilmesi konusundaki görüşümüzü de kısaca arz etmiş bulunuyoruz.

Kanaatimizce üzerinde durulacak bir başka konu da, hilâlin görülmesinde, yeryüzünün hangi noktasının esas alınması gerektiği hususudur. Başka bir deyişle, hilâlin görülebileceği noktanın mutlaka İslam ülkeleri sınırları içinde bulunması zorunlu mudur, yoksa bu nokta yeryüzünün herhangi bir yeri de olabilecek midir? Bu sorunun vuzuha kavuşturulması da zorunludur.

Görüşümüz odur ki bu noktanın mutlaka İslam ülkeleri sınırları içinde bulunmasını gerekli kılacak şer’î bir sebep mevcut değildir. Gerçi. “Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın ...” ve benzeri hadis-i şeriflerdeki ru’yet emrinin muhatapları Müslümanlardır. Bu itibarla, hilâlin tayininde hesabın yeterli olmadığı ilk devirler için bu noktanın İslam ülkeleri sınırları içinde bulunması zarureti söz konusu olabilir. Fakat ru’yet anının hesapla kesin şekilde tayin edilebildiği günümüzde ise böyle bir zaruret yoktur. Üstelik bu gün dünyanın her bölgesinde az veya çok Müslüman vardır. Yakın bir gelecekte bunların sayılarının artması da muhtemeldir.

Söz konusu noktanın mutlaka İslam ülkeleri sınırları içinde bulunması gerektiği prensip olarak kabul edildiği takdirde, İslam ülkeleri dışındaki bir bölgeden hilâli daha önce görecek olan bir Müslüman. “Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın ...” emrine uyarak, İslam ülkelerinden önce oruca başlayacak veya daha önce bayram yapmak durumunda kalacaktır. Böylece, Müslümanlar arasında arzu edilen ibadet birliği de tam olarak sağlanmış olmayacaktır.

Arz edilen sebepler dolaysıyla, kamerî ay başlarının tayini için, bu aylara ait ilk hilâllerin görülebilecekleri bölgelerin İslam ülkeleri sınırları içinde bulunması şartı aranmaksızın yeryüzünün herhangi bir yerinden görülmesi veya hesap sonucu görülebilecek durumda olduğunun tespiti ile yetinilerek kamerî ay başları ilan edilmelidir.

Burada dikkate alınması gereken husus, dünyanın herhangi bir bölgesinde ayın ilk hilâli görüldüğünde yeryüzünün bütün bölgelerinde vakit ve saatin aynı olmadığıdır. Söz gelimi, 1398 h./1978 m. yılı Şevval hilâli ilk defa 3 Eylül günü (Pazar – Pazartesiye bağlayan gece) Avustralya’nın güneydoğu deniz bölgesinde, Greenwich saati ile 07.17 de görülmüştür. Bu anda. Söz konusu bölgede güneş batmış durumda iken, mesela daha batıda bulunan Mekke’de gündüz mahalli saat henüz 10.17’yi göstermektedir. Bu duruma göre. 3 Eylül Pazar günü hilâlin görüldüğü bölgenin gecesine iştirak eden yerlerde bayram ilan edilmesi mümkün iken, böyle olmayan yer ve ülkelerde (mesela Türkiye, Suudi Arabistan, Suriye, Mısır, Cezayir, Tunus, Fas gibi hemen bütün İslam ülkelerinde) bayram ilanı mümkün değildir. 0 halde meselenin çözümünde uygulanacak hal tarzı kanaatimizce şöyle olacaktır: Kavuşum anını takip eden guruptan sonra, hilâlin görüldüğü ülkenin gecesine iştirak eden, (yani hilâl sabit olduğunda henüz imsak vakti girmemiş olan) diğer bütün ülkelerdeki Müslümanlar bu sübuta uyacak, o geceyi takip eden günü, yeni ayın ilk günü olarak kabul ve ilan edeceklerdir.

Aziz Misafirler,

Buraya kadar açıklamaya çalıştığımız düşünce ve görüşlerimizi şöylece özetlemek istiyorum:

1. Çeşitli asırlar içinde yaşamış İslam âlimlerinin büyük çoğunluğu, kamerî ay başlarının tespitinde ru’yetin esas alınması, hesaba (astronomiye) itibar edilmemesi görüşünü savunmuşlardır. Buna karşılık, her asırda, ru’yetten başka, dinî ölçülere uygun olarak hesapla da ay başlarının tayininin mümkün olduğu, yapılan hesaplara göre ramazan ve bayram ilanlarının caiz bulunduğu görüşünü benimseyen ve savunan muhakkik âlimler de bulunmuştur.

Aslında, ru’yet üzerinde ısrar eden âlimlerin büyük çoğunluğu da, hesabın değerini inkâr ettikleri için değil, kendi devirlerinde astronomi ilminin pek çok konularda yetersiz olması hesap bilenlerin azlığı, bu yolun benimsenmesi halinde Müslümanların sıkıntıya düşecekleri gibi düşünce ve endişelerle hesap metodunu benimsememişlerdir. Daha sonraki asırlarda yetişen ve aynı yolu benimseyen âlimler de -genellikle öncekilerin ru’yet üzerinde ısrar göstermelerindeki gerçek sebebi araştırmadan- onların savundukları yola bağlı kalmışlardır.

Günümüzde artık Ay’ın bütün hareket ve menzilleri en ince teferruatına kadar bilinip kolaylıkla hesap edilebildiği ve dinî ölçülere uygun olarak, hilâlin ilk görüleceği yer ve zamanın kesinlikle bilinebildiği cihetle, kamerî ay başlarının tespit ve ilanında astronomiye itibar edilmelidir. Ancak, dinî bir geleneğin yaşatılması düşüncesinden hareketle de ayrıca yetkili ve sorumlu merciler tarafından hilâlin usulüne göre gözlenmesi de mümkündür. İhtilâf-i metâli’e itibar edilmediği sürece hilâlin yeryüzünden görülmesinin hesapla tespiti ile gözle gözetlenmesi arasında bir tezat olmayacaktır.

2. Kamerî ay başlarının tespitinde esas alınacak an, Ay’ın yeryüzünün herhangi bir yerinden ilk defa hilâl şeklinde görülebilmesinin mümkün olduğu vakit olup Ay’ın, Güneş ve Dünya ile içtima halinde olduğu vakit değildir. Zira mevzuyu konu edinen ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde kullanılan kavramlar ru’yet ve hilâldir. Bilindiği gibi yeryüzünün hiçbir yerinden ru’yetin içtima halinde olması mümkün değildir. Hilâl lafzı, Ay’ın yeryüzünden bir yay şeklinde görülmesine denilmektedir.

3. Kamerî ay başlarının tespiti için hilâlin yeryüzünün herhangi bir yerinden görülmesini ya da astronomik verilere binaen görülebilirliğini yeterli bulmak gerekir. Ru’yetin mutlaka İslam coğrafyasında oluşmasını şart koşmak uygun değildir. Zira günümüzde az veya çok dünyanın her tarafında Müslüman nüfuz mevcuttur. İslam dünyasının dışında meydana gelen ru’yetin kabul edilmemesi halinde gerek İslam dünyasında gerekse dışarıda ramazan ve bayram günlerinde Müslümanların birliğini temin etmek mümkün olmayacaktır.

4. İctimadan sonra meydana gelen gurubun ardından ru’yetin ilk defa sabit olduğu bölge ile müşterek olan tüm ülkelerin bu ru’yetle amel etmesi ve bu akşamdan sonraki gününün kamerî ayın ilk günü olduğunu ilan etmeleri icap eder. Müslümanların birliğini temin etmek için İhtilâf-i metâli’e itibar edilmemelidir. Vakıa, Şâfiî mezhebi istisna tutulursa diğer mezheplerin tamamı ihtilâf-i metâli’e itibar edilmeyeceği görüşüne sahiptir.

Anormal Bölgelerde Yatsı Namazı ve Diğer Namaz Vakitlerinin Oluşmadığı Yerlerde Takdir ile İlgili Görüşler

Kıymetli Misafirler,

Hatırlarsanız açılış konuşmamda bu konferansın ana gündeminin ve konusunun “ru’yet-i hilâl” olduğuna işaret etmiştim. Bununla birlikte zâtı âlilerinizin burada bulunmasını fırsat bilerek yatsı vaktinin çok geç oluştuğu bölgelerde bu namazın nasıl ve ne zaman kılınacağı konusunu da gündeme getirmek istiyorum. Aslında, bu problemin, sadece işaret ettiğimiz ülkelerdeki yatsı vakti ile ilgili olmadığını biliyoruz. Kutup bölgelerine yaklaştıkça, yatsı namazının dışında, diğer namaz vakitlerinin de teşekkül etmediği bölgelere ulaşıldığı, bu bölgelerde Müslümanların da yaşadığı hepinizin malumudur. Hatta bu bölgelerde 6 ay gece, 6 ay gündüz olan yerler de vardır. Probleme bu genişliği ile bakıldığı zaman, yatsı namazının vakti meselesi, bu problemin küçük bir cüz’i niteliğinde kalmaktadır. Ancak hemen itiraf edelim ki, bu problemle ilgili olarak genişliğine bir inceleme ve araştırma imkânı bulmadan huzurlarınıza bizi bu konuyu getirmeye zorlayan sebep, Avrupa ülkelerindeki Müslüman işçiler arasında uygulanmakta olan ve yatsı namazı vaktini değişik ölçülerle tespit etmiş bulunan çeşitli takvimlerdir. Zira bu takvimler, yatsının vakti konusunda, huzursuzluklara, fitnelere ve üzücü kargaşalıklara yol açmıştır.

Kanaatimiz odur ki: Anormal bölgelerdeki namaz vakitleri, oruç, zekat, fıtır sadakası ve kurban gibi dinî vecibelerin ifasını tayin eden vakitler konusu müstakil bir konferans gündemi olacak niteliktedir. İleride Yüksek Heyetinizin uygun göreceği bir tarihte, böyle bir konferansın yapılması kararlaştırıldığı takdirde, Başkanlığımız yine ev sahibi olmaktan şeref duyacaktır. Bir başka kardeş ülkenin ev sahibi olması tensip buyrulduğu takdirde, misafir olarak katılmayı da zevkli bir görev sayacaktır.

Problemlerle ilgili taslak niteliğindeki görüşlerimizi ise ana hatlarıyla, şöylece arz etmemiz mümkündür.

Bilindiği üzere, günde 5 vakit namazın farziyeti Kitap, Sünnet ve icma ile sabittir. Bu 5 namazın vakitlerine ise Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetleri ile işaret edilmiş, Peygamberimiz (s.a.s.)’in talimleri ise bu işaretlere açıklık kazandırmıştır.

Yatsı vaktinin teşekkül etmediği yerlerde bu namazın hangi vakitte kılınacağını münakaşa eden âlimlerden bazıları, vaktin bulunmaması sebebiyle yatsı namazının sakıt olacağı görüşünü ileri sürmüşlerse de, Kitap ve Sünnet’in sarahatı karşısında bu görüşe iltifat etmek, kanaatimizce mümkün değildir. Normal bölgelerdeki 24 saatten ibaret olan gün esasına göre Müslüman 5 vakit namaz kılacaktır. Dinin getirdiği namaz müessesesinin tartışmaya hiç tahammülü bulunmayan unsurlarından biri, hatta birincisi budur. Vaktin teşekkül etmemesi ile namaz sakıt olacaksa, 6 ay gece, 6 ay gündüz olan bölgelerde, yılda 5 vakit namaz, 7 yılda 1 Cuma, 6 ay devamlı oruçlu olmak kaydı ile - 354 yılda bir ramazan gelecek ve bu ramazan 30 yıl sürecektir ki, böyle bir düşünce tarzını ne ibadetlerin hikmet-i teşriyyesi, ne de insanın yaratılışı ile bağdaştırmaya imkân yoktur. Nitekim konuya bu açıdan bakan Cumhur-ı fukaha bu gibi bölgelerde çeşitli takdir metotlarına başvurmayı tercih etmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet edilen meşhur Deccal hadisinin, Cumhur-ı ulemanın bu içtihat ve takdirlerine ışık tutucu ve yön verici nitelikte olduğunu söylemek de mümkündür. Hadis-i şerif şöyledir:

Resulullah (s.a.s.) Deccal’den söz ederken buyurmuştur ki:

“Deccal yeryüzünde 40 gün kalacaktır. Bu günlerden birincisi bir yıl, diğeri bir ay, bir diğeri ise bir hafta kadar sürecek, diğer günler ise sizin normal günleriniz gibi olacaktır.”[68]

Bir yıl kadar olan günde 5 vakit namaz kılmamız bize kâfi gelecek midir, Ya Rasulallah, şeklindeki bir soruya da, Allah’ın Rasulu:

-“Hayır, o uzun gün içindeki namazları (normal günlerinizdeki ölçüye göre) takdir ediniz.” diye cevap vermiştir. Bu hadis-i şeriften hareketle kıyasa başvurulduğu takdirde, açıkça varılacak sonuç, -yukarda işaret edilen yerlerde 1 yılda 5 vakit namaz kılmak şeklinde değil- normal yerlerdeki 24 saatlik gün esasına göre, bu yerlerde namaz vakitlerinin takdir edilmesi yolunda olacaktır.

Gerek yatsı vaktinin ve gerekse diğer vakitlerin teşekkül etmediği yerlerde bu vakitlerin nasıl takdir edileceği hakkında âlimlerin ileri sürdükleri görüşlerle ilgili olarak, herhangi bir tercihimizle şimdilik huzurlarınızı işgal etmek istemiyorum. Değerli görüşlerinizi lütfetmeniz bizim düşünce ve tercihlerimize de şüphesiz yön verecek, bundan sonraki araştırmalarımızda bize yardımcı olacaktır.

Ancak hemen belirtmeliyiz ki, özellikle Avrupa ülkelerinde, işçi olarak çalışan Müslümanlar yatsı namazının vakti ile ilgili problemleri, ivedilikle ele alınıp çözüm beklemektedir. Bu problemin kesin çözüme kavuşturulması bu konferansın asıl amacı olmamakla birlikte, bundan sonra yapılacak araştırmalara ışık tutacak değerli fikirlerin ortaya konacağından ve yararlı tartışmaların yapılacağından emin bulunmaktayım.

Kesin görüşümüz niteliğinde kabul edilmemesi dileğiyle, şu maruzatımızı sunmak istiyorum.

1. İbadet vakitlerini gösteren tabiat olayları (Güneş’in ve Ay’ın hareketleri) bu ibadetleri gerekli kılan amiller değil, onların eda edileceği vakitlere işaret eden alametlerdir. Bu alametlerden herhangi birinin bulunmamasıyla onun işaret ettiği ibadet ortadan kalkmayacak, bu ibadetin eda edileceği vakit için bir başka alametten veya metottan yararlanılabilecektir. Nitekim eazım-ı fukahadan İmam es-Serahsi, “Şer’i sebepler yol gösterici işaretlerdir. Farzların gerekleri değildir.” (Farzları gerekli kılan şey, Şari’in emridir) demektedir.[69]

2. Birinci maddedeki maruzatımız ışığında, denilebilir ki, ibadet vakitlerinin teşekkül etmediği yerlerde bugünün Müslüman toplumlarının maslahatlarına uygun düşecek ve yüce dinimizin özüne aykırı düşmeyecek takdirler günümüz âlimleri tarafından genişliğine tartışılarak açıklıkla ortaya konmalı, değişik uygulamalara meydan verilmeden gerekli birlik sağlanmalı ve fitneye açık kapı bırakılmamalıdır.

3. Namaz vakitlerine işaret eden hadis-i şerifler, bu vakitlerin tayininde Efendimiz (s.a.s.)’in ortaya koydukları genel kaidelerdir. Bu kaideleri dünyanın her noktası için tartışılmaz kaideler niteliğinde göstermek doğru olmasa gerektir. Hatta böyle göstermek imkansızdır. Nitekim biraz önce değindiğimiz bölgelerde, Rasullah (s.a.s.)’ın konu ile ilgili hadis-i şeriflerinde geçen terimlerdeki, ne kırmızı şafaktan, ne zevalden ve ne de eşya gölgesinin bir veya iki katından söz etmeye imkan yoktur. Efendimiz (s.a.s.) normal bölgeler için genel kaideler koymuş, anormal bölgeler için –Deccal hadisinden de istidlal edilebileceği üzere– takdir yolunu açık bırakmıştır.

4. Burada açıklığa kavuşturulması gereken husus: Normal bölgelerle anormal bölgelerin sınırını tayin edebilmektir. Bu tayinde bizi bağlayıcı veya bize yol gösterici bir nassın bulunmadığını, konunun, ulemanın takdirine bırakıldığını sanıyoruz. Bu anlayışımızla yanlış bir yola girmiş değilsek, ulemanın yapacağı iş, ümmetin maslahatına uygun düşecek sınırı belirlemektir.

Eski âlimler, yatsı namazının vaktini anlatırlarken, şafağın kaybolmadığı bölgeler problemi ile karşılaşınca çeşitli takdir formülleriyle nasdaki kaidelerin cari olmadığı bu bölgelerdeki Müslümanlara yol göstermeye çalışmışlarsa da, şafak kaybolduğu halde yatsı vaktinin çok geç teşekkül ettiği yerlerle ilgili olarak herhangi bir beyanda bulunmamışlardır. Onların bu sükutları, bu yerleri normal bölgeler olarak kabul ettikleri anlamına gelebileceği gibi, bu bölgelerle ilgili problemlerle karşılaşmadıklarını da hatıra getirmektedir. Bu durum karşısında, anormal bölgenin sınırını 90°’lik yarı küreyi ikiye ayıran 45° enlem dairesi olarak saymak mümkün mudur? Kanaatimizce, bu tercih, günümüz ulemasının sorumluluğundadır. Görüşümüz odur ki, bu sınırın 45° enlem dairesi olarak kabulüne karine olabilecek hususlar vardır. Bu karinelere davetli misafirlerimizden Sayın Prof. Dr. M. Hamîdullah’ın tebliğinde yer verildiğini görmüş bulunduğumuzdan, burada tekrar ederek zamanınızı almak istemiyoruz.

5. Yolculuk hastalık, yağmur, koyu karanlık, özellikle işçiler için maişette zarara uğramak gibi hallerde, meşakkat ve zorluk durumları göz önünde bulundurularak öğle ile ikindinin ve akşamla da yatsı namazlarının cem edilerek birlikte kılınabileceği -Hanefî mezhebi dışındaki mezhepler tarafından- küçük farklılıklarla kabul edilmiştir.[70] Fukahanın bu içtihatları göstermektedir ki, Müslümanların zaruretlerini ve meşakkatlerini gidermek üzere, namaz vakitlerine işaret eden genel kaidelerin dışına çıkılması mümkündür. Bu noktadan hareketle denilebilir ki:

a. Akşam ile şafağın kaybolması arasında 3.00 saatten fazla bir süre olan 45° - 50° enlem daireleri arasında yaşayan Müslümanlar için şafağın kaybolması kaidesine bakılmaksızın, yatsı namazının vakti konusunda bir takdire gidilebilmelidir. Zira bu bölgelerde yaşayan ve büyük çoğunluğu ile işçi olan Müslümanların, uzun yaz günlerinde güneşin gurubundan sonra, yatsı namazı için üç saatten fazla bir süre beklemeleri onlar için büyük meşakkattir. Bu bölgelerin bazı noktalarında zaten batı ufkunda şafağın kaybolmasından çok kısa bir zaman sonra doğu ufkunda sabahın şafağı zuhur etmekte, yatsı namazını şafak sınırına göre kılmaları halinde ve ramazan ayı da bu uzun günlere rastladığı durumlarda teravih namazının edasında daralma gibi anormal bir durumla karşılaşılmaktadır. Fiili durum da şudur ki -daha önce sunulan çizelgeden de anlaşılacağı üzere- bu bölgeler için hazırlanan takvimlerin çoğunda, şafak kaidesine bağlı kalınmamış, değişik takdirler ortaya konmuştur. Kanaatimizce, önemli olan ve yapılması gereken şey, bu değişik takdirlerin tevhit edilebileceği formülü bulmaktır.

b. 50° enlem dairesinden itibaren bazı mevsimlerde yatsı vaktinin teşekkül etmediği bölgelere ulaşılmaktadır. Bu bölgelerdeki yatsı vakti için, zaten eski ve yeni birçok fakihler çeşitli takdir ölçülerinden söz etmişlerdir. Kanaatimizce bu bölgeler ve diğer vakitlerin de teşekkül etmediği daha kuzey ve daha güneydeki diğer bölgeler için yapılacak şey; (a) fıkrasındaki bölgelerle ilgili olarak yatsı vakti için uygulanacak takdire uygun düşecek ve Müslümanlar arasında birliği sağlayacak takdir kaidelerinin ortaya konmasıdır.

Aziz Misafirler.

Bu konudaki maruzatımı da burada kesiyor, sizlerin, değerli görüşlerinizle gerek konferans gündemimizin asıl konusunun ve gerekse bu konferans vesilesiyle dikkatinize sunmuş bulunduğum “Anormal Bölgelerdeki İbadet Vakitleri” konusunun aydınlanacağına olan inancımı tekrarlamak istiyorum. İnanıyorum ki, aynı imanı paylaşan değişik İslam ülkelerinin değerli ilim temsilcilerinin münakaşaları, Müslümanların birçok dinî-ilmî problemlerini çözecek, onları, hizmet verdikleri toplumlar karşısında daha güçlü kılacaktır. Bu vesile ile bir kere daha belirtmek isterim ki, bu konferansımızın benzerleri, çeşitli vesilelerle sık sık tekrarlanmalı, Müslümanların asrımızda karşılaştıkları dinî-ilmî nitelikteki problemleri, sorumsuz ve yetkisiz kişilerin yersiz ve gereksiz tartışmalarına ve polemiklerine konu olmadan çözüme kavuşturulmalıdır.

Bu naçiz maruzatımı sabırla dinlemek nezaketini göstermiş olmanız dolayısıyla sizlere şükranlarımı arz ediyor, vaki kusurlarımın hoşgörü ile karşılanmasını diliyor, hepinize derin saygılarımı sunuyorum.

Dr. Tayyar Altıkulaç, Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığının Ru’yet-i Hilâl Konferansı’na sunduğu tebliğ (27.11.1978 İstanbul–Türkiye).

Buhârî, Savm, 11; Müslim, Sıyâm, 3-9; Ebû Dâvûd, Savm, 4; Tirmizî, Savm, 2; İbn Mâce, Sıyâm, 7; Dârimî, Savm, 2.

Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ bŞeref b. Mürî en-Nevevî, Sahîh-i Müslim bi-Şerhi’n-Nevevî, VII, 188-189, el-Matbaatü’l-Mısriyye bi’l-Ezher, Kâhire 1929.

İbn Abidin, Muhammed b. Muhammed b. Emin b. Ömer, Mecmâatu’r-Resâil, I, 245, İstanbul 1325.

İbn Abidin, Mecmâatu’r-Resâil, I, 245.

İbn Abidin, Mecmâatu’r-Resâil, I, 246.

Fâtır Sûresi, 35/43.

A’raf Sûresi, 7/54.

Yûnus Sûresl, 10/5, 6.

Rahmân Sûresi, 55/5.

Buhârî, Sıyâm, 13; Müslim, Sıyâm, 15; Babanzâde Ahmed Naim - Kâmil Miras, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, VI, 258 ( Hadis No: 908), Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1975.

Bkz: Zerkâ, Mustafa Ahmet, el-Fıkhu’l-İslâmi fî Sevbihi’l-Cedid, II, 905, Dımaşk 1385/1965.

Buhârî, İlim, 28; Müslim, Lukata, 1; Mâlik, Akziye, 46.

Mâlik, Akziye, 51.

Müslim, Zühd, 83; Dârimî, Mukaddime, 42.

Mergınânî, Burhaneddîn Ebu’l Hasen Ali bEbû Bekir, el-Hidâye fî Şerh’i Bidâyeti’l Mübtedî (Leknevî Şerhi ile birlikte), II, 219, İdâretü’l Kur’ân ve’l ‘Ulûmi’l İslâmiyye, Karaçi/Pakistan 1417.

Konu ile ilgili hadisleri topluca görmek için bkz: Tahavî, Ebû Ca’fer, Şerhu Meâni’l-Âsâr, IV, 4; IV, 65-68; Şevkânî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Alî b. Muhammed eş-Şevkânî es-San’ânî el-Yemenî, Neylü’l-Evŧâr Şerĥu Münteķa’l-Aħbâr, V, 215-221, Thk: Ebu Muaz Tarık, Daru İbni’l-Kayyım; Daru İbni’l-Affan, Riyad 1426/2005.

Bkz: İbnü’l-Hümâm, Kemâlüddin Muhammed b. Abdu’l-Vâhid es-Sivâsî, Şerh-u Fethi’l Kadîr ale’l-Hidâye Şerh-i Bidâyeti’l-Mübtedî, V, 283; Zerkâ, el-Fıkhu’l-İslâmî, II, 889 - 894.

Aynî, Bedruddîn, Umdetü’l-Kârî, X, 271, Mısır, ty.

Kurtubî, el-Câmiü’l-Ahkâmi’l-Kur’ân, II, 293, Kahire 1354/ 1935.

Endelûsî, Muhammed b. Abdi’l-Vahhâb, el-Azbu’z-Zülâl, I, 244, Katar 1973; el-Hidaye Dergisi, 1398/1978, Sayı 6, Sayfa 82, Tunus.

Endelûsî, el-Azbu’z-Zülâl, I, 249-250.

Rahmân Sûresi, 55/5.

Yûnus Sûresi, 10/5-6.

Endelûsî, el-Azbu’z-Zülâl, I, 251-252.

İbn Abidin, Reddü’l-Muhtâr, II, 251 - 252, İst. 1307; Miras, Tecrid-i Sarih, VI, 260.

Buraya kadar adları ve görüşleri zikredilen hesap taraftarı fakihlere, Kadı Şureyh, Kadi Ebû Tayyib er-Râzî, İbn Süreyc, Tantavi, Cevheri, Reşid Rıza, KamiI Miras... gibi âimler de eklenebilir

Bakara Sûresi, 2/189.

Müslim, Fiten, 110; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, I, 156.

Serahsî, el-Mebsut, IV, 205, Mısır 1324.

İbn Hazm, el-Muhallâ, III, 165-166, Mısır 1348; el-Mezâhibu’l-Erbaa, I, 483-487.

Ru'yet-i Hilal
RAMAZAN VE BAYRAMLARIN TESPİTİNDE BENİMSENECEK MÜŞTEREK METOD KONFERANSI
10:23
34:23