Ru'yet-i Hilal

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

SUUDİ ARABİSTAN’DA KAMERÎ AY BAŞI İLANINDA UYGULANAN METODA İÇERİDEN ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

Hamdele ve Salvele’den sonra

Suudi Arabistan Krallığı, Yüksek Yargı Kurulu Başkanı Sayın Şeyh Salih el-Luhaydanî’den nakledilen ve h. 2.10.1428 tarihinde Riyad Gazetesince de neşredilen, cuma günü şevval ayının girdiğine ve cuma gününün Ramazan Bayramı’nın ilk günü sayılmasına yönelik açıklamayı okudum. Burada söylenene göre Sayın Başkan, astronomi adına konuşulanları ve astronomik hesapların sonuçlarını, iftiracıların asılsız sözleri ve uydurmaları olmakla nitelendirmiştir. Kendisinden bu konuda çeşitli eleştirel söylemler nakledilmiştir. Onun bu hassasiyeti; onun dinî gayretinin, imanına ve akidesine olan bağlılığının bir sonucu olmakla birlikte bu konu, tartışmaya açık bir konudur. Öte yandan; ilimden, bilimsel sonuçlardan ve yeniliklerden faydalanmak gerektiğini söyleyen âlimlerin tutumu da ilmin imana davet edeceği, gidilen yolları aydınlatacağı, yol işaretlerinin en net olanı olduğu ve yolların en doğrusuna ulaştıracağına yönelik inançlarının bir neticesidir.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”; ”Allah, içinizden iman eden ve ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.” İslam ümmeti de; namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerle iktisadi muamelelerinde; ailesel ve toplumsal sorunların çözümünde, emniyet-asayiş konularında, bireylerle ülkelerin daha iyi bir yaşama ulaşmalarına aracı olacak hususlarda ilmî verileri hep kullanır olmuştur. İlim, nur ve ışıktır; cehalet, karanlık ve yolu kaybediştir. İlim; şeriat ve kâinatta, tıp, mühendislik ve astronomi alanlarında, teknik bilimlerle enerji bilimlerinde elde edilen bilgilerin tümüdür. Müslümanlar, bu ilimleri yeryüzünün doğusundan batısına her bir yerden almış ve bunları kullanmaktan geri kalmamışlardır. Rahman olan Allah Teâlâ da bilimsel araştırmayı teşvik etmiş, yaratmış olduğu, varlığının delilleriyle mevsuf bulunan varlıkların şaşırtıcı inceliklerine bakılıp ibret alınması gerektiğini zikrettiği ayetin sonunda; “Allah’tan ancak âlim olanlar korkar.” buyurmuştur.

İslam ümmeti, farklı ilimlerdeki susuzluğunu giderme noktasında, ümmîlik vasfından sıyrılarak artık medenî bir seviye yakalamıştır. Sayın Luhaydanî’nin bizlerin de mensubu olduğu Müslüman dünyasının günümüzde ulaşmış olduğu bilimsel konumu görmezden gelmeyeceğini umduğumuz gibi kendisine tevdi edilmiş bulunan şer’î ilimlerle ilgili konulardaki görevlerini de hakkıyla yerine getirmesini umarız.

Sayın Başkanın, hicrî 30.9.1428 tarihinde Mekke-i Mükerreme’nin konumuna göre hilâlin güneşin batışından bir dakika önce batmış olmasına rağmen Ümmü’l-Kura takvimini esas alarak perşembeyi cumaya bağlayan gece hilâlin görüldüğüne dair açıklamasına müdahale etmemizi hoşgörüyle karşılayacağını düşünüyoruz. Onun açıklamasına, özellikle de aşağıda ele alacağımız şu dört konuyla ilgili müdahale etme gerekliliği hâsıl olmuştur. Şimdi bu iddiaların her birini, onlara yönelik eleştirilerimle beraber tek tek ele almaya çalışacağım:

Birinci mesele: Sayın Luhaydanî’nin, “Bu ülke, yalan haberlerle şehirde ortalığı karıştıranların sözleriyle değişmediği gibi yalancıların türettikleriyle de değişmemiştir!” sözüdür. Şeyh Luhaydanî’nin sözündeki bu değişmezlik ifadesinden bu ülkede; astronomik hesaplamalara itibar edilmeksizin, hilâlin doğuş ve batışının güneşin batmasından sonra mı yoksa önce mi olduğunu dikkate alınmaksızın hilâlin genel olarak görülmesinin yeterli olageldiğini kastettiği anlaşılmaktadır.

Sayın Luhaydanî’nin ülkenin eskiden beri içinde bulunduğu halde herhangi bir değişikliğe gitmediği, Astronomi ilminin kesin verileriyle ortaya konan ilmî ölçüleri halen dikkate almadığı yönündeki sözü doğrudur. Ancak bu olgu, ülke için övgüye değer bir özellik midir? Yoksa geri kalmasının göstergesi mi? İlim, fikir ve görüş sahiplerinin genel kanaatinin bu soruları cevapsız bırakmayacağı umulur.

Ru’yet-i hilâl konusunda astronomi ilminden yararlanma taraftarı olan ilim ve fikir ehlinin bu tutumlarını; “ortalığı karıştırma (ircaf)” ve “yalancıların türetmeleri” olarak nitelendiren Sayın Luhaydanî’nin sarf ettiği bu sakil sözcüklerin ne anlama geldiklerine tekrar bakmasını umarız. Ahzab suresinin sonlarında geçen (mürcifin) kelimesinin manasına bakıp iyice tetkik ettiğinde, bu kelimenin Kur’an’da Münafıkların sıfatı olarak geçtiğini gördükten sonra acaba din kardeşlerini nifak vasıflarıyla nitelendirmeye halen devam etmeyi kendine yakıştırabilecek midir? Bu ifadeler Hazretten din kardeşleri hakkında sadır olmuş yerilesi bir sözdür. Allah taksiratını affetsin!

Sayın Luhaydanî’nin, yine din kardeşlerinin görüşleri hakkında sarf ettiği “yalancıların türetmeleri” sözüne gelince; akıllı bir kimsenin yalan söylenildiğine dair kesin bir bilgisi olmadan bu vasıfla bir başkasını nitelendirmesi caiz olmaz. Sayın Luhaydanî, astronomi biliminde bir ümmî konumunda iken ve bu alanda kayda değer bir şey bilmezken nasıl olurda aşina oldukları alanda söz söyleyen ilim ehlini kendi yanlarından bir şey türetmekle suçlayabilir! Keşke, bu sözleri sarf etmeden önce, Âlemlerin Rabbinin şu beyanını dikkate alsa idi! “Eğer (bir şeyi) bilmiyorsanız o işi bilen (ehle’z-ikr), ehil kimselerden sorunuz.” (Enbiya, 21/7) Bu ayette geçen zikir ifadesi, (Allah biliyor ya!) ya ilimdir ya da ilimle ilgili manalardan biridir.

Sayın Luhaydanî’nin Astronomik verilerin birer zan ve tahmine dayandığını dolayısıyla yalandan ibaret olduğunu, özellikle de adalet ve takva sahibi olmayan kimselerden astronomi hükümleriyle ilgili verdikleri bilgilerin türetme, şüphe ve tereddüt konusu olacağı iddiasını doğru saysak bile bize düşen, bu bilgileri mutlak manada yalanlamak değil, doğru olup olmadıklarını araştırmaktır. Zira Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de fasıktan gelen haberlerin yalan mı doğru mu olduğunun araştırılarak tespit edilmesini istemiştir yoksa mutlak anlamda reddedilmesini değil! Nitekim “Ey İman edenler bir fasık size haber getirdiğinde iyice araştırıp meseleyi aydınlığa çıkarın.” (Hucurat, 49/6) buyrulmuştur.

Bu minvalde, Yüksek Yargı Kurulu Başkanı Sayın Luhaydanî’ye önceleri defaetle önerildiği gibi, din âlimleri ve astronomi bilginlerinin katılımıyla gerçekleşecek bir konferansın düzenlenmesi hususunda ülke yöneticisinin onayını alarak icraatta bulunmasının artık bir gereklilik haline geldiğini hatırlatırım. Böylelikle; yukarıdaki ayette geçen “iyice araştırıp meseleyi aydınlığa çıkarma” emrine imtisal edilmiş olacak ve de namaz, oruç ve hac vakitlerinin belirlenmesinde bize yardımcı olacak verileri içeren Güneş ve Ay’ın menzillerinin hesaplanmasıyla ilgili astronomik sonuçlara ulaşılacaktır.

İkinci mesele: Sayın Luhaydanî’nin, hilâli gördüğünü iddia eden şahitte iyi bir Müslümanlık ve takva şartı arandığı halde astronomi bilginlerinin bu hesaplama sonuçlarını ortaya koyanlar hakkında adalet, takva ve salah hali şartı aranmadığına dair garipsenecek ifadesidir. Hangi bilime ait olursa olsun bilimsel verilerin, bilhassa hilâlin doğuşunu tespit eden kat’î verilerin ortaya koyduğu bilimsel gerçekler, salt birkaç bilim adamı tarafından ileri sürülmüş değildir ki onlarda takva, adalet ve iyi Müslümanlık şartı arayalım. Bilimsel gerçekler, o gerçeği dile getiren kişilerin sübjektif bilgilerinin sonuçları da değildir ki, o kişilerin güvenilirliğini ve sikalığını araştıralım. Bilakis, günümüzde astronominin elde ettiği sonuçlar ve astronomik hesaplar; iyi kötü, salih veya fasık, Müslüman ya da gayrimüslim herkesin kabul edeceği, kesin ilmî verilere dayanmaktadır.

Örneğin, herkesçe müsellem olan matematik formüllerini ortaya koyan bir kimseden hiç adalet, güvenilirlik ve salah haline dair bir bilgi ister miyiz? Sözgelimi bir kimse Sayın Luhaydanî’ye “10 + 15 = 25 veya 7 × 9 = 63 eder” gibi toplama ve çarpma işlemlerinin sonucunu bildirse, Sayın Luhaydanî bu sonuçları kabullenmek için bu işlemleri yapan kimsenin adaletini mi araştıracaktır! Allah onu korusun! Görünen o ki, gayet açık olan bu hususlarla birtakım tartışmalı şeyler ona muhtemelen karmaşık geldiği içindir ki bu açıklamalar ondan sadır olabilmektedir.

Adaletlerinin araştırılması gereği noktasında, ru’yet-i hilâl mevzusunda şahitlik edenlerle astronomi uzmanlarınca bilinen hakikatleri ifade edenler arasında fark vardır. İlki, kaynağı bizzat kendi olan bir haberi sunmakta iken ikincisi; astronomi uzmanlarının tamamının bildiği bilimsel bir veri sunmaktadır. Birincisinin, bu haberin sahibinin ru’yet-i hilâle şahitliğin bizzat kaynağı olması hasebiyle; takva, adalet, salah, emanet ve güvenilirlik açısından değerlendirilmesi gerektiği doğrudur. Ancak ikincisinde, konunun uzmanlarınca zaten bilinegelen hususları aktardığından onda takva ve salah şartının aranması yersizdir.

Üçüncü Mesele: Sayın Luhaydanî’nin söz konusu tarihte hilâli tam on kişinin farklı yerlerde gördüğü, hatta bu sayıdan fazlasının da görmüş olabileceği, buna rağmen kendilerinin ru’yetle ilgili şahitlik edenlerde şehadet şartını aramaları sebebiyle bu kadarıyla yetindiklerini ifade etmesidir. Sayın Luhaydanî’nin de bildiği gibi, şahitlerin sayısı ne kadar çok olursa olsun herhangi bir konudaki şahitliğin kabulü için ilgili haberin, onu açıkça yalanlayacak ve ilgili tanıklığı boşa çıkaracak manilerden hali olması gerekir. Astronomi uzmanları kesin olarak belirtiyorlar ki hilâlin batışı, 29. 9. 1429 tarihinde, perşembeyi cumaya bağlayan akşamda güneşin batışından bir dakika önce gerçekleşmiştir. Bu hadise, ülkenin batıda ki son mevkii olan Mekke’de tespit edilmiştir. Peki, nasıl oluyor da güneşin batışından bir dakika önce zaten batmış olan hilâl, güneşin batışından sonra görülebiliyor!

Sayın Luhaydanî’nin astronomi bilginlerinin verdikleri bilgileri kabul etmemesi sebebiyle bu kesin gerçeğe rağmen konunun bu yönünü sorgulamayacağı açıktır. İster istemez bize düşen, ülke yöneticisi tarafından da desteklenen Yüksek Yargı Kurulu Başkanının kararlarını dinlemek ve bu kararlara itaat etmektir. Artık bizce de Ramazan Bayramı, insanların bayram yaptıkları gündür. Ne var ki bu kabullenişimizde ki asıl sorumluluk, Yüksek Yargı Kurulunun ve Başkanın bu konuda güvendiği kimselerindir. Bununla beraber şu hususa da dikkat çekmek isteriz: Varsayalım ki, astronomi bilginleri birer fasık olup sözlerince amel olunmazlar. Böyle olsa bile bizim yükümlülüğümüz, bu sözleri mutlak manada yalanlamak değil, doğru olup olmadıklarını araştırmak değil midir? Yukarıda da geçtiği üzere, Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de fasıktan gelen haberlerin yalan mı doğru mu olduğunun araştırılarak tespit edilmesini istememiş midir? “Ey İman edenler bir fasık size haber getirdiğinde iyice araştırıp meseleyi aydınlığa çıkarın.” (Hucurat, 49/6) ayetinin açık emri bunu gerektirmez mi?

Diğer taraftan başkan Luhaydanî de şahitliğin kabulü için şu iki şeye ihtiyaç olduğunu bilir ve kabul ederler: Bunların birisi, yapılan şahitliğin hissen ve aklen yalanlanacak bir nitelikten uzak olması, ikincisi ise şahidin adalet vasfına sahip olmasıdır. Biz mahkemenin şahitlerin adaletiyle ilgili gerekli işlemleri tamamladığından şüphe etmeyiz; fakat şahitliğin yalanlanacak bir özellikte olması konusu, astronomik verilerle çelişmesi hasebiyle şahitliğin sıhhati hususunda halen açık veren bir gedik olarak kalmaktadır. Yüce Allah bizlere yardım eyleye!

Dördüncü Mesele: Sayın Luhaydanî’nin astronomik hesaplarla ilgilenenlerden ilgili verileri Allah ve Resulünün beyanına göre yorumlamalarını istemesidir. Onların ru’yeti/çıplak gözle görmeyi esas alan Allah ve Resulünün beyanını hesaplarına itimat ederek terk etmemelerini arzulamasıdır. Çünkü onlara göre, astronomik verilerle ru’yet arasında müşahede açısından bir çelişki vaki olursa, ru’yet iddiası reddedilir. Sayın Luhaydanî’ye göre, onların başı sonunu tutmayan bu ifadelerinde tutarsızlık vardır.

Sayın Luhaydanî’nin şunu iyice bilmesi gerekir ki; bizler, kim olursa olsun herhangi birinin sözü sebebiyle Allah ve Resulünün beyanını terk etmekten Allah’a sığınırız. Biz, Allah’ın kuluyuz, “Allah ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzâb, 36) emri gereği, Allah’ın hükmünü işitir ve gönülden itaat ederiz.

Allah Teâlâ, Kitabında: “Sana, hilâlleri (ayın evrelerini) soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.” (Bakara, 2/189) Güneş ve ayın yörüngeleri hakkındaysa: “Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için aya menziller tayin eden O’dur.” (Yunus, 10/5) diye buyurmaktadır.

Hz. Peygamber ise, “Yüce Allah hilâlleri insanlar için vakit ölçüleri kıldı. 0 halde hilâli görünce oruca başlayın, onu tekrar görünce iftar edin.” demiştir. (Müsned, IV, 23, 321; Dârekutnî, II, 163; Hâkim, I, 585) Bir hadislerinde de Peygamberimiz “Biz ümmî bir toplumuz; hesap ve okuma yazma bilmeyiz. Şunu biliriz ki ay, ya 29 ya 30’dur.” (Buhârî, Savm, 11,13; Müslim, Sıyâm, 15; Ebû Dâvûd, Savm, 4) buyurmuştur.

Yukarıdaki ayet ve hadislerde vurgulandığı üzere; oruç ve Ramazan Bayramı, ancak ru’yetle sabit olur. Ru’yet, şahitlikle vaki olur. Şahitliğin şartı ise, şahit olunan haberin onu yalanlayan bir nitelikten uzak olması ve de şahidin âdil bir kişi olmasıdır. Şahit olunan husus, varlığın tabiatıyla açıkça çelişen bir nitelik taşıyorsa, söz konusu şahitliği nasıl kabul edebiliriz? Sözgelimi, on âdil adam, Ali’nin Veli’yi cuma günü öldürdüğüne şahitlik etse; ama Veli’nin bundan bir veya birkaç hafta önce ölmüş olduğu sabitse buna rağmen bu on âdil şahidin şahitliği kabul edilebilir mi?

Sayın Luhaydanî’nin ilgili ifadesini, yeni bir ayın başladığını salt hesapla ispat etmeye çalışanlara yönelik olarak anlayışla karşılamak mümkündür. Ancak, mutedil astronomi bilginleri ve din âlimlerinin ortak beyanlarına göre; ru’yet hususundaki şahitliğin kabul edilebilmesi için hilâlin batışının güneşin batışından sonra olması gerekmektedir. Hilâlin, güneş battıktan sonra gurup etmesine ve astronomi bilginlerinin bunu belirtmelerine rağmen görülememesi halinde onların bu iddialarına da itibar edilmez. Sonuçta dikkate alınarak kendisiyle amel edilecek olan ru’yet, hilâlin güneşin batışından önce batmış olması gibi açık kanıtlarla çelişen türdeki ru’yet iddialarından uzak olan ve şahitlikle tespit edilen şer’î ru’yet olmaya devam edecektir.

Sözün özeti, astronomik hesaplar, ispat halinde değil; nefiy (Ru’yetin kesin astronomik veriler gereği gerçekleşmesinin imkânsız oluşu) halinde geçerlidir. Buna binaen dinî ilimlerde ehil olan araştırmacılar, astronomi ilminin verilerini Allah ve Resulünün beyanları çerçevesinde ele aldıkları ifade edilebilir. Dolayısıyla durum, Sayın Luhaydanî’nin “başı sonunu tutmayan bu ifadelerde tutarsızlık olduğu” iddiasındaki gibi değildir. Sayın Luhaydanî’nin, astronomi bilginlerini ve astronomik verilerin ru’yette dikkate alınması gerekliliğini savunan din âlimlerini; Allah ve Resulünün hükmü söz konusu olduğunda artık orada durarak ilgili hükmü kabul etmelerine yönelik arzusu, yukarıda geçmişti. Hal böyleyken Sayın Luhaydanî’ye; astronomik verileri, sözde Allah ve Resulünün beyanına tercih eden sapkın ve yoldan çıkmış olan bu kişilerin kimler olduğunu sorarız? Böyle bir durumdan Allah’a sığınır, ondan af diler ve bu tür çirkin iddialardan beri olduğumuzu beyan ederiz.

Sayın Luhaydanî’nin Allah ve Resulünün hükmü söz konusu olduğunda ilgili hükmün kabul edilmesine yönelik din kardeşlerine yönelttiği arzusunu samimi bularak teşekkür ettiğimiz gibi artık doğrunun insanlarla tanındığı asrın geçtiğini bunun yerini, insanların doğruyla tanındığı çağın aldığını idrak etmesini de umuyoruz. Nihayetinde her nereden gelirse gelsin, kendisine tabi olunmaya en layık olan Hak ve doğrudur. Çünkü hak ve doğru bir hikmettir; hikmetse müminin yitik malıdır.

Sonuç olarak, sayın hocamız, sevgili dostumuz, Şeyh Salih Luhaydanî’den dileğimiz, bu eleştirilerimizin; aramızdaki kadim dostluk ve arkadaşlığa, kardeşlik ve muhabbete gölge düşürmemesidir! Onun ülke için olsun, ülkenin yöneticileriyle vatandaşları için olsun samimi ve dürüst biri olduğunu, takva ve salah ehli olup Hak için mücadele etme noktasında tüm gücünü ortaya koyduğunu bildiğimden kalbimde ona karşı beslediğim sevgi ve saygıdan kuşkulanmamasını isterim. Şu var ki yukarıda da yer alan eleştiriler, birbirimize hakkı tavsiye etme, yanlış anlamaları giderme kabilinden sarf edilmiş ifadelerden ibarettir. Allah yardımcımız olsun… Salat ve Selam O’nun Resulüne olsun…

Ru’yet-i hilâl konusunda astronomik hesaplara başvurmakla şer’î nasslar arasında bir çelişki olmadığına dair:[233] Bir ayın başlangıç ve bitişini tespitte dikkate alınan hilâlin astronomik açıdan dört durumu vardır:

1. Muhak-Ayın Kayboluş Evresi veya Gizlenmesi: Bu durum, içinde bulunulan ayın son günü gerçekleşir. Kavuşum durumundan önceki son gün, hilâlin batı yönünde güneşin önünde güneşin de doğu yönünde hilâlin arkasında olacak şekildeki durumuna denir.

2. İktiran (İçtima)- Ayın Kavuşumu: Ayın, dünya çevresinde dönerken güneşle dünya arasında aynı doğrultuda bulunmasına kavuşum durumu denir. Bu da güneş ve ayın ufuk çizgisinde içtima etmeleriyle olur. Öyle ki güneşin ışığı aya veya ayın herhangi bir kesitine yansımaz. Bu süreç, hemen arkasından hilâlin doğduğu kısa bir süre içinde gerçekleşir.

3. Ayın Doğuşu: Ayın merkez noktasının içtima çizgisinden ya da bu içtimanın gerçekleştiği ufuk çizgisinden ayrılma sürecinin başlangıcıyla güneş ışığının -azda olsa- ayın yüzeyi vasıtasıyla yeryüzüne doğru yansıma imkânının başlangıç safhasıdır. Yani bu konumda yeryüzünden gözlem yapan birisi kolaylıkla hilâli güneşin arkasında; güneşi de hilâlin önünde görebilir. Bu doğuşla birlikte güneş ışığının ayın yüzeyinden küçük bir kesite yansıması gerçekleşir.

4. Hilâlin Görülebilme İmkân ve Şartları: Astronomi bilginleri, hilâlin doğuşunun saniyelerle değilse de en fazla dakikayla sınırlı bir zaman dilimi içerisinde gerçekleştiğinde ittifak etmişlerdir. İhtilaf konusu, doğuşundan hemen sonra hilâlin görülebilmesinin mümkün olup olmadığı hakkındadır. Bazıları, hilâlin ufukta belirli bir dereceyle sınırlı bir açıda ve ayın ufuk yüksekliğinin de ancak belirli yükseklikteki derecelerde olması halinde görülebileceğini söylemişlerdir. Hilâlin güneşle açısal uzaklığı, bilginlerin kimine göre sekiz, kimine göre altı, bazılarına göreyse beş ve beşten az derecelerde olmalıdır. Astronomi bilginleri hilâlin doğuş vaktiyle ilgili ittifak halindeyken görülebilme keyfiyeti açısından ihtilaf etmektedirler.

İşte, geçmişte ve günümüzde din bilginlerinde kafa karışıklığına yol açan husus bu ihtilaftan kaynaklanmaktadır. Ayın doğuşu ile görülebilme veya görülememe imkânı arasındaki farkı ayırt edememişlerdir. Ayın görülebilme imkânındaki ihtilafın, hilâlin doğuşunu belirlemede meydana gelen ihtilaf olduğunu sanmışlardır. Şer’î naslarla kesin astronomik verileri cem ederek Allah’ın hükmüne uymak için deriz ki; ru’yet-i hilâl iddiası, ancak güneşin batışından sonra hilâlin görüldüğüne dair şahitlik edilmesi halinde sahih olur. Bir ayın girdiğinin ya da çıktığının tespiti, hilâlin doğuşunun ispatına bağlıdır. Diğer taraftan astronomi bilginleri hilâlin güneşin batışından önce doğduğunu söyledikleri ancak hilâlin görülmediği durumlarda sadece astronomik veriyle yetinerek ru’yet-i hilâli ispat yönünde hüküm vermek caiz olmaz, şahitlikle bunun desteklenmesi gerekir.

Öte yandan hilâlin doğuşunun güneşin batışından önce olması durumunda, ru’yet-i hilâli sadece hilâlin görülebilmesi imkânıyla kayıtlandırmak; hilâlin görülebilme imkânını da ancak belli bir açı ve belli bir dereceyle sınırlamak caiz olmaz. Her ne vakit ki, güneş battıktan sonra hilâl doğar ve ru’yete dair şahitlik eden olursa; hilâlin görülebilme imkânına itibar edilmeksizin ru’yetin vukuuna dair bu şahitlik tasdik edilir. Ancak güneş hilâlin doğuşundan önce batarda bundan sonra hilâli güneş battıktan sonra gördüğüne dair şahitlik yapan biri ortaya çıkarsa, bu durumda hilâlin görülebilmesi imkânsız olduğundan bu kişinin şahitliği reddedilir.

Hilâlin doğuşundan sonra ve güneşin aydan önce batması durumunda ru’yet imkânının olup olmaması meselesineyse hiç takılmamak gerekir. İbn Teymiyye, Mecmu’ul-Fetava’sında “el-Hilâlü’l-Menkule” başlıklı risalesindeki yaklaşık on sahifelik açıklamasında, böyle durumlarda hilâlin görülebilme imkânının olmaması sebebiyle ru’yete dair şahitliğe isabetli bir itirazla karşı çıkmıştır. Şeyh Ahmed Şakir de risalesinde bu karşı çıkışı teyit ederek demiştir ki; Nasıl ki hesaba itibar etmeye mani olan illetin zevaliyle, (ümmetin ümmîlikten çıkarak hesabı öğrenmesi) artık hesaba itibar etmek gerekiyorsa; tıpkı bunun gibi, hilâlin görülmesinin mümkün oluş ya da olmayışına bakılmaksızın ayların hakiki hesaplanmalarına da itibar etmek gerekir. Bu durumda hakiki ayın ilk günü, hilâlin bir anlık da olsa güneşin batışından sonra battığı gece olacaktır.

Ayın başlangıç ya da bitişinin ispatında astronomik hesapla amel etmeyle ilgili sözler, asrımızda yeni ortaya çıkan nevazil türü bir hadise değildir. Geçmişte ve günümüzde birçok âlim buna değinmiş ve bu tür görüşlerle amel etme hususunda kendi görüşlerini serdetmişlerdir. Bunlardan bir kısmını aktaralım:

1. Şeyhülislam İbn Teymiyye’nin görüşü:[234] “Basra fakihlerinden bir grup, Peygamberimiz (s.a.s.)’in “hilâli, ayın menzillerine göre hesapla takdir edin” sözüne göre görüş belirtmektedir. İlgili rivayette Muhammed b. Sîrîn şöyle demiştir: “Bir şek günü dışarı çıktığımda kendisinden ilim alınan hangi âlime uğradımsa onları iftar etmiş buldum. Ancak hilâli belirlemede hesapla amel etmeyi benimseyen birine[235] rastladığımda, onun hesaba göre amel ederek orucunu tutmaya devam ettiğini görünce; “Keşke, bu adam hesap bilmese idi! (İnsanların bayram ettikleri günde oruç tuttuğu için) Bu, onun hakkında daha hayırlı olurdu, demekten kendimi alamadım.”

Bazı Basralı fakihlerin bu görüşü, Ebu’l-Abbas b. Süreyc’ten de nakledilir.

Bazı Malikîler İmam Şafiî’den naklederler ki, yıldızlar (astronomik hesaplar) ve ayın menzilleriyle istidlali (delil getirmeyi) mezhebince muteber kabul eden kimseye, astronomik hesaplar sonucu hilâlin o gece doğacağı belli olmamış ve havanın bulutlu olması sebebiyle hilâlin görülemeyeceği sabit olmuşsa; onun orucun devam ettiğini kabul ederek oruç tutması sahihtir. (Bu Şafiî’ye nispeti sahih olmayan batıl bir nakildir.) İbn Süreyc, Şafiî’nin ashabının büyüklerinden biri olmasına rağmen bu görüşün ondan nakledildiğini, kendi kanaatine yakın bir görüş olduğundan ileri sürmüştür.”

Şeyhülislam İbn Teymiyye başka bir yerde de[236] şöyle demektedir: “Bana ulaşan bilgiye göre bazı kadılar, âdil şahitlerin şahitliklerini, astronomik hesap yapan bir uzmanın görülüp görülemeyeceğine dair beyanı sebebiyle reddetmişlerdir.” Oysa biz; Şeyhülislamın, âdeti olduğu üzere, burada da dakik bir beyanda bulunmasını arzulardık.

Diğer taraftan Şeyhülislam’ın bu görüşü bazı Basralı fakihlere ve ayın giriş ve çıkışının ispatında hesabı dikkate alan bazı kadılara nispet etmesi, meselenin yeni bir mesele olmadığını, hesapla amel etmenin İslam fakihleri nezdinde tartışmaya açık bir konu olduğunu göstermektedir. Üstelik bu konu, günümüzdeki gibi keşif vasıtalarının, tecrübi bilgi sonuçlarının, gelişmiş gözlem araçlarıyla uyduların, keşif ve gözlem için ileri teknolojilerin olmadığı zamanlarda gündeme gelmiştir. Şimdi ise her türlü araştırma, gözlem ve deneysel tecrübelerin yapılabildiği merkezler bulunmakta ve bilimsel uzmanlaşmanın neticesinde de bu alanlarda sağlam verilere ulaşılabilmektedir.

2. Hicrî 1409’da (26 Şubat-3 Mart 1973 tarihleri arasında) Kuveyt’te Din İşleri ve Evkaf Bakanları Konferansı’nda alınan kararda, hilâlin güneşten önce batması durumunda astronomi ilminin ru’yet-i hilâli (imkânsızlığı nedeniyle) nefyetmesi göz önünde bulundurularak; ayın giriş ve çıkışının tespitinde astronomik hesabın dikkate alınması görüşü teyit edilmiştir. Alınan kararların birinci fıkrasında bu husus tescil edilmiş, bu görüşün İbn Teymiyye, İbn Kayyım, Karafi, İbn Rüşd gibi İslam fakihlerinden oluşan ilim ehlinin de görüşü olduğu vurgulanmıştır. Kararların üçüncü fıkrasında ayın girişinin ispatında şahitlerin ifadelerine itibar edileceği de tescil edilmiştir.[237]

3. Şirbinî, Muğni’l-Muhtac adlı eserinde[238] hesap ilminin ru’yetin imkânsız olduğunu ortaya koymasına rağmen bir ya da iki kişinin ru’yet-i hilâle dair şahitlik etmesine Subkî’nin “Bu şahitlik kabul edilemez. Zira hesap kat’î; şahitlik ise zannîdir. Zanni olansa kat’î olana muarız olamaz.” dediğini belirtmiş ve böyle bir şahitliğin reddine dair genişçe açıklamalarda bulunmuştur.

4. Şâfiî fakihi Takıyyüddin es-Sübkî, yukarıda da geçtiği üzere, hesaba göre hilâlin görülmesinin imkânsız olması durumunda hilâli gördüklerini söyleyenlerin şahitliğinin kabul edilmeyip hata veya yalana hamledilmesi gerektiğini, çünkü hesabın kat’î, şahitlik ve haberin ise zannî olduğunu, zannın kesin bilgiye tercihi bir yana onunla çelişemeyeceğini, esasen şahitliğin geçerli sayılabilmesi için şahadette bulunulan şeyin hissen, aklen, dinen ve ilmen mümkün olması gerektiğini ve hesabın kesin olarak imkânsızlığını gösterdiği bir konudaki şahitliğin şahadette bulunulan husus imkân dâhilinde bulunmadığı için geçerli olamayacağını belirtir. (el-Fetâvâ, I, 209-210)

5. Şeyh Mustafa ez-Zerkâ, geçmiş âlimlerin hesabı reddetmeleri konusunda, astronomi ilminin o zamanlar falcılık, ilmî nücum (astroloji) gibi bilgilerle karışık olması ve ileri sürülen bilgilerin tahmine dayalı olması sebebiyle onların mazur görülmesi gerektiğini belirttikten sonra der ki: “Zamanımızda astronomik veriler artık, sübutu kat’î hale gelmiştir. Allah Resulü (s.a.s.), ümmetin ümmî oluşu ve Allah Teâlâ’nın da kimseye taşıyamayacağı bir yükü yüklemeyeceğinden hareketle ‘ayın durumu ya şöyledir ya da böyledir’ diyerek kendi zamanında ayın başlangıcını belirlemede yapılabileceklere dikkat çekmiştir. Bir nass, kaynağından itibaren bir illet ile muallel olarak gelmişse, o nassın durumu diğer nasslara göre farklı olur. Hükme ulaşmada uygulanan tatbikte, illetin varlığı ya da yokluğu durumuna göre illet, nassın anlaşılmasında ve hükmün nassla irtibatının sağlanmasında doğrudan etkilidir.”

6. Şeyh Ahmed Şakir merhum, “Dînî Günlerin Tespitinde Hesaba Güvenilebilir mi?” adlı risalesinde şöyle der: “Büyük üstad Merâğî’nin on seneyi aşkın bir süre önce Yüksek Şeriat Mahkemesi[239] başkanı iken; (hesap, ayın görülmesinin imkânsız olduğunu söylüyorsa bu konuda şahitlerin şehadetlerinin reddedilmesi gerektiği) şeklinde bir görüşü vardı. Yukarıda Takiyyüddîn es-Sübkî’den de böyle bir görüş nakletmiştim. Merâğî’nin bu görüşü çetin bir münakaşaya sebep oldu. Babam, ben ve bazı kardeşlerim onun bu görüşüne karşı çıkanlardandık. Fakat şimdi açıkça ifade ediyorum ki, o, haklıydı. Ben buna, bu konuda bilgi alması çok zor olanlar hariç her halükarda hilâlin hesapla sübutunun vacip olduğunu ilave ediyorum. Benim bu sözüm yeni bir şey değildir. Mükelleflerin durumundaki değişikliğe göre hükmün değişeceği öteden beri söylenmiştir. İlim adamlarının ve başkalarının bildiği gibi dinde bunun misalleri çoktur.[240]

Şeyh Ahmed Şakir’in bu sözlerinden ve yukarıda aktarılan 1409 Kuveyt konferansında alınan karardan anlaşılıyor ki, astronomi ilminin hilâlin görülebileceğini imkânsız görmesi ve hilâl henüz doğmamışken hilâlin görüldüğüne; güneş batmaksızın da hilâlin battığına dair şahitlik edilmesi durumlarında; hesaba/astronomik verilere itibar etmek, hâlihazırdaki ve geçmişteki Müslüman âlimler tarafından üzerinde birleşilen bir görüştür. İbn Teymiyye, İbn Kayyim, Karâfi, İbn Rüşd, Sübkî, İbn Süreyc, Abdullah b. Mutarrif, Ahmed Şakir, Mustafa Zerka gibi âlimlerle, adını anmadığımız başka âlimler hep bu kanaatte olmuştur.

Hesaba İtibar Etmenin Kitap ve Sünnet’e, Şer’î Nasslara Aykırı Olduğu Görüşü

Bu görüşün doğru yanları olduğu gibi yanlış yönleri de vardır. Doğru olan yönü, ayın başlangıç ve bitişinin ispatında hilâl için gerekli görülen şer’î ru’yet dikkate alınmadan bütünüyle astronomik hesaplara göre hareket etmenin kitap ve sünnetle beyan edilen nasslara aykırı olduğudur. Zira Müslüman âlimleri, -şaz görüş sahipleri haricinde- ramazan ayının başlangıç ve bitişinin astronomik hesaplamalarla değil ru’yet-i hilâlle sabit olacağı noktasında ittifak etmişlerdir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Sizden her kim ramazan ayına yetişirse, onu oruçlu geçirsin.” (Bakara, 2/185) Resulullah (s.a.s.) ise: “Hilâli görünce oruca başlayın, onu görünce iftar edin.” (Buhârî, Śavm, 11; Müslim, Śıyâm, 7-8) demektedir.

Bu görüşün yanlış olan yönü ise, şahitlerin -adaletlerine dair tezkiyeleri tam olsa da- hilâlin doğuşundan önce hilâli gördüklerine dair iddialarını kabul etmeye imkân tanımasıdır. Zira böylesine bir şahitlik, açık bir çelişkiye konu olmaktan kurtulabilmiş değildir. Öyle ya, hilâl güneşin batısında, güneşte hilâlin doğusunda olmasına, dolayısıyla da hilâlin halen güneşin önünde seyrettiği gerçeğine rağmen; şahitler nasıl olur da güneşin hilâlden önce batmasına binaen hilâli güneşin gerisinde görmüş olabilirler? Böyle bir şahitlik iddiası geçersizdir. Kabulü şöyle dursun, bu iddianın dinlenmesi bile caiz değildir.

Diğer taraftan bizler, astronomik hesaba itibar etmekle ilgili sözümüzü, hilâlin sübut haliyle değil nefiy haliyle (astronomiye göre hilâlin görülebilmesinin imkânsız oluş haliyle) sınırlandırıyoruz. Astronomi bilginleri, hilâl ancak güneşin batışından sonra doğabilir diyorken onu güneşin batışından önce hâlihazırda doğmamışken gördüğünü iddia eden şahitlerin şahitliğini -ki isterse âdil şahitler olsunlar- geçersiz buluyoruz. İşte, nefiy haliyle ilgili astronomik hesabın muteber oluşundan maksadımız budur. Şu hususta belirtilmelidir ki, hilâl güneşin batışından önce doğmuş, güneşte hilâlden önce batmış iken hilâlin görüldüğüne dair şahitlik edenin olmayışı durumu, hilâlin ru’yetiyle ilgili bir şahitlik olayı gerçekleşmediğinden ayın başlangıcının astronomik hesapla belirlenmesini caiz görmemize yeterli bir gerekçe oluşturmaz.

Yüksek Yargı Meclisi, 26.10.2003 yılına tekabül eden pazar günü ramazan ayının girişinin sabit olmadığına dair görüş serdederken çok güzel bir karara imza atmıştır. Şöyle ki, Suudi Arabistan’da hilâlin doğuşu, 29. 08. 1424 tarihine tekabül eden cumartesi günü (miladî olarak yukardaki tarihten bir gün öncesi) güneşin batışından önce gerçekleşmişti. Ne var ki hilâl o gün Suudi Arabistan sınırlarında güneşin batışından sonra görülememiş olduğundan Meclis, 1424 yılı için pazartesinin şaban ayının otuzuncu günü olduğuna dair karar almıştır.

Yüksek Yargı Meclisinin bu tasarrufu ayniyle isabetlidir. Zira Güneş’in batışı hilâlin batışından önce olmuşsa bu durumda (ispat hâli) astronomik hesaplara değil ru’yet’e itibar edilir. Realitede de güneş, hilâlin doğuşundan (vilâdet-i hilâl) önce batmışken; güneş battıktan sonra hilâlin görüldüğüne dair şahitlik edenlerin şehadetinin reddedileceği görüşü, sahih bir görüş olup Kitap ve Sünnet’in naslarına da aykırı değildir. Zira şahitlik, geçerliliğine ve kabulüne bir maninin olmaması durumunda muteberdir. Bilindiği gibi, bazı hallerde şahitliğin kabul edilmesinin önünde çeşitli mâni durumlar vardır. Bu mani durumlardan en önemlisi, şahitliğin açık bir hakikatle çelişmesidir. Şüphesiz ki, hilâl güneşin batışından önce battığı halde onun güneşin batışından sonra görüldüğüne dair bir şahitlik, şahitliğin reddi için en güçlü manilerden birini oluşturur. Bu şahitliğin reddiyle biz, Allah Teâlâ’nın: “Sizden kim (ramazan) ayına erişirse oruç tutsun” veya Resulullah’ın (s.a.s.): “Hilâli görünce oruca başlayın, onu görünce iftar edin.” şeklindeki beyanlarına muhalefet etmiş olmayız. Bizim yaptığımız, ancak şahitliği çelişkisi nedeniyle geçersiz olan veya şahitliğinde yalancı konumuna düşen bir şahidin şahitliğini iptal etmekten ibarettir. Ortada sahih bir ru’yet yok ki biz bunu reddetmekle şer’î nassları reddetmiş sayılalım. Zira hilâl, güneşin batmasından sonra doğmamış ve güneşin batışından önce batmıştır. Bu durumda nefiy konusunda astronomik hesaba itibar etmenin Kitap ve Sünnet’teki nasslara muhalefet etmek olmadığı açığa çıkar.

Hilâlin Rasathane Aracılığıyla Gözlemlenmesi

Hilâlin doğuşunu tespit için bir veya birden fazla rasathane oluşturarak hilâlin gözlemlenmesinde teleskopların kullanılması önerisi, şer’î ru’yetin rasathane tespitlerine hasredilmesi ve teleskop vasıtası olmaksızın çıplak gözle ru’yetin kabul edilmemesi görüşüne gelince, şüphe yok ki bu öneri; araştırma, tetkik ve tahkik faaliyetleri için güçlü bir vesile olacaktır. Ancak bu konunun “Ramazan ayının hilâlini gördüğünüzde oruç tutun (sonraki ayın) hilâlini gördüğünüzde orucu bırakın.” şer’î nassıyla çatışan bir yönü olabilir. Şöyle ki, güneş hilâlden önce batmış olsa ama hilâl teleskopla görülmese; fakat âdil, güvenilir bir şahitte hilâli gördüğüne dair şahitlik yapsa, bu durumda şahidin şahitliği nefy/çelişki durumundan uzak olduğundan kabul edilir. Zira Resulullah (s.a.s.)’ın , ister çıplak gözle ister dürbünle ister teleskopla isterse de rasathane aracılığıyla olsun, ru’yetle amel etmemiz gerektiğini vurgulayan ifadesi, ru’yete dair bu şahitliği de kabul etmemizi gerektirmektedir. Astronomi uzmanlarının beyanına göre güneşin hilâlden önce battığının açığa çıkmasıyla bu şahitliğin hakikatle çelişerek yalanlanması gibi bir durumda olmadığından, oruca başlamada bu şahitliğe itibar edilir. Ancak astronomi uzmanlarının hilâlin güneşin batışından önce battığını açıkça ortaya koymaları durumunda; sayıları ne kadar çok olursa olsun ve hangi vasıtayla yapılırsa yapılsın böyle bir şahitlik reddedilir.

Bu bağlamda, Mısır’daki Fetva Kurulu’nun Halvan’da ki Ulusal Astronomi Enstitüsü’yle irtibat kurmasına çok sevindiğimi ifade etmeliyim. Ru’yeti hilâl konusunda Astronomi Enstitüsü’yle Fetva Kurulu’nun bilgi alış-verişinde bulunarak ortak çalışmalar yapmasının, kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu ifade etmeliyim. Ülkemizde hilâlin tespitiyle görevlendirilen birimle Cidde Kral Abdülaziz Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Fakültesi’nin ortak çalışmalarda bulunmasını da öteden beri temenni etmişimdir. Yine Ülkemizdeki astronomi bilginleriyle Yüksek Yargı Meclisi üyeleri, Fetva ve Araştırma Komisyonu başkan ve üyelerinden oluşan ilim adamlarından oluşan bir heyetin; ayın iktiran (kavuşum) durumu, hilâlin doğuşu ve ru’yet imkânı gibi konularda bir seminer düzenlemelerini çok istemekteyim. Böylece konuyla ilgili çok farklı bakış açılarının yaklaştırılma imkânı doğacak ve hilâlin tespitinde yaşanan tartışmalar azalacaktır.
Bu konuların serdedilmesinden sonra söz verdiğim gibi 1429 yılı Recep, Şaban, Ramazan, Şevval ve Zilhicce ayları ile 1430 yılının Muharrem ayının başlangıçlarını beyan babında, hazırlık yapmaya başlamamın yararlı olacağını düşünüyorum.

Ru’yet-i Hilâl Konusunda Şeyh Abdullah b. Süleyman el-Men’î ile Yapılan bir Röportaj[241]

Hamdele ve Salvele’den sonra

Yerel gazetecilerimizden birisi, ru’yet-i hilâl konusunun; tüm toplumun önem verdiği, aşağıdaki gibi, cevabı merak edilen sorularla gündeme gelen tartışmalı bir konu olduğunu beyanla bana bazı sorular yöneltti:

1. Ru’yet konusunda astronomi ilminden yararlanmak caiz midir? Veya ne zaman caiz olur?

Cevap 1: Malumdur ki, astronomi ilmi, belli bir metodu, kendine özgü kuralları olan bir ilim dalıdır. Günümüzdeki astronomi ilmi, yüzlerce yıl önceki ilmi nücum değildir. İlmu’l-felek, önceleri gök cisimlerinin hareketine dayanan bir nevi falcılıkla (ilm-i ahkâm-ı nücûm=astroloji) irtibatlı, yıldızların dünyada olup bitenlerde tesiri olduğuna inanma gibi tuhaf bilgilerle karışık bir vaziyette idi. Günümüzde ise, astronomi ilmi kozmik teorilere, ince hesaplamalara ve keşiflere dayalı evrensel bir ilim dalıdır. Sonuçları kesin bilgi oluşturur. Bu ilmî sonuçlara uzaya çıkılarak, uzay gemileri gönderilerek ve yapay uydular fırlatılarak varılmaktadır. Bu teknikler, astronomik araştırmaların yapılmasında bilhassa Güneş ve Ay başta olmak üzere Güneş Sistemi üyeleri olan diğer gezegenlerin hareket ve yörüngelerinin belirlenmesine dair ilmî verilere ulaşmada kullanılmaktadır. Astronomi bilginlerinin sıhhatinde ittifak ettikleri açıklamalara itimatla diyebiliriz ki, Güneş’le Ay’ın kavuşum vakti, kavuşum vaktinden sonra hilâlin doğuş vakti, Güneş ve Ay tutulmasının başlangıç ve sona eriş zamanının tespiti gibi konular artık netliğe kavuşmuştur. Namaz, oruç, hac gibi vakitlerin belirlenmesinde hassasiyete muhtaç olduğumuz ibadetlerimizin vakitlerini tespitte bu hassas ilmî verilerden istifade etmemiz gerekir. Bu nedenle astronomi ilminden faydalanmamız şarttır. Allah Teâlâ, bizlere, kendisine karşı yapmamız gereken ibadetlerin vakitlerini belirlemede gücümüzün yetebileceği şeyleri yapmamızı emretmektedir.

2. Astronomi bilginleri, güneşin batışından önce hilâlin doğuşuna ve az bir sürede de olsa ayın batışından önce güneşin batışına kaillerse; bununla beraber güneş ışınlarının etkisiyle hilâlin görülmesinin mümkün olmadığını söylüyorlarsa onların ru’yetin imkânsız oluşuna dair bu görüşleri kabul edilir mi? Yine böyle bir durumda ru’yete dair şahitlik eden çıkarsa bu şahidin şahitliği kabul olunur mu?

Cevap 2: Astronomi bilginleri, güneşin batışından önce hilâlin doğuşuna ve az bir sürede de olsa ayın batışından önce güneşin batışına kaillerse fakat bu durumda güneş ışınlarının etkisiyle hilâlin görülmesinin mümkün olmadığını söylüyorlarsa onların ru’yetin imkânsız oluşuna dair bu görüşlerini almak caiz olmaz. Zira böyle bir durumda şahitlik mümkündür. Hilâlin doğuşu güneşin batışından önce olduğu ve güneş de ayın batışından önce battığı için bu durumda ru’yete dair şahitlik makbul olup ilgili şahidin adalet açısından tezkiyesi tamamlandıktan sonra bu şahitliği kabul etmek vaciptir. Zira şahitlik, konusu mümkün olan ve yalanlanmaktan uzak bir hususta olmuştur. Peygamberimizin buyruğu olan hilâlin görülmesiyle oruca başlanması tekrar görülmesiyle de bırakılması emri, bunu gerektirir. Astronomi bilginlerinin güneş hilâlden önce battığı halde hilâlin görülme imkânının olmadığına dair beyanları, muteberlik yönü zahir olmayan bir sözdür. Yüce Allah, bazı kullarına öyle bir görme gücü verir ki bu, ölçümlere, ihtimali hesaplamalara ve ru’yetin imkânsızlığı varsayımına üstün gelebilir.

3. Astronomi bilginleri, hilâlin güneşin batışından önce battığını, güneşin ise hilâlden sonra battığını söylediklerinde; ru’yete dair şahitlik kabul edilir mi?

Cevap 3: Astronomi bilginleri, hilâlin güneşin batışından önce battığını söylediklerinde güneşin batışından sonra ru’yete dair şahitlik yapılsa bu şahitlik hangi vasıtayla ve hangi şekilde olursa olsun, yine her biri adaletle muttasıf bulunsa da bu şahitlerin sayısı ne kadar çok olursa olsun reddedilir. Zira bu şahitlik açık bir çelişkiyle/yalanlanma illetiyle irtibatlıdır. Çünkü güneşten önce batan bir hilâlin güneşten sonra görülmesi hiç mümkün olur mu?

4. Ru’yete dair şahitliğin sadece teleskop vasıtasıyla kabul edilebileceği şeklinde bir sınırlandırmada bulunmak caiz midir?

Cevap 4: Astronomi bilginleri, hilâlin güneşin batışından önce doğduğunu ve güneşin de hilâlin batışından önce batacağını söylerlerde; buna binaen ayın giriş ve çıkışının astronomi bilginlerinin sözüyle sabit olduğunu beyan edenler olursa ayın tespiti noktasında astronomi bilginlerinin sözüne itimat etmek, bana caiz gibi görünmemektedir. Bilakis “Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın, tekrar gördüğünüzde orucu bırakın” hadis-i şerifi gereği ayın giriş ve çıkışının tespitinde şer’î ru’yet esastır. Şer’î ru’yeti sadece teleskopla yapılan ru’yet gibi belli bir ru’yet şekliyle sınırlandırmakta caiz olmaz. Her ne zaman ki, kabul şartlarını taşıyan, yalanlanma ihtimalinden uzak olan ve adaletle tezkiyesinin sağlandığı şahitlerin şahitliğiyle şer’î ru’yet gerçekleşmişse onun gereği yerine getirilir. Bu ru’yetin gözle ya da teknik aletlerle olması arasında bir ayrım yapılmaz. Bu yukarıdaki hadis-i şerifin beyanındaki umumiliğin bir gereğidir.

5. Astronomi bilginleri, hilâlin güneşin batışından önce doğduğunu ama güneşin hilâlin batışından önce battığını söylemeleri durumunda ru’yete dair ne çıplak gözle ne de teleskopla hiçbir şahitlik hadisesi gerçekleşmemiş olsa astronomi bilginlerinin bu sözüyle ayın giriş ve çıkışı sabit olur mu?

Cevap 5: Kanaatimce ayın giriş ve çıkışının ispatı noktasında astronomi bilginlerinin sözüne itimat etmek caiz olmaz. Zira ispat olayı sahih bir görmeyle irtibatlıdır. Bilginlerin güneşin hilâlin batışından önce battığını söylemeleri durumunda sahih ru’yete dair bir şahitlik yapılmamışsa; ayın giriş ve çıkışının tespitinde astronomi bilginlerinin sözüyle hareket etmenin caiz olmayacağı kanaati bende galip gelmiştir. Zira bu konuda astronomik verilerin ispat hususunda değil; nefy (olumsuzluk) hususunda kullanılabileceğini beyan ediyoruz.

6. Astronomi bilginleri arasında, hilâlin doğuşunda, güneşin aydan önce veya sonra batmasının gözlemleneceği yer konusunda ihtilaf var mıdır? Yine mesela hilâl, güneşin batışından sonra akşam saat sekizde doğduğu halde ayın girdiği ya da girmediğine dair sözlerinde ihtilaf var mıdır?

Cevap 6: Astronomi bilginlerinin aralarında ihtilaf ettiklerine yönelik sözleri genellemek doğru değildir. Astronomi bilginleri, yeryüzünden bakan açısından güneşle ayın kavuşum vaktini belirlemede ittifak halindedirler. Yine onlar, hilâlin doğuş vaktinde yani hilâlin güneş ışığından çok küçük bir kısmı yansıtarak güneşten ayrılma vaktinin tespitinde de ittifak halindedirler. Yine onlar, güneşin ayın batışından önce batması ya da ayın güneşin batmasından önce batması hususunda da ittifak halindedirler.

Astronomi bilginleri, şu iki hususta ihtilaf halindedirler:

1. Astronomi bilginleri, hilâlin güneşin batışından önce doğması ve güneşin de ayın batışından önce batması durumuyla ilgili ittifak ederken; güneşin batışı sırasında güneş merkeziyle ay merkezi arasındaki ekliptikel boylam farkının derece cinsinden değeriyle güneş ve ayın batışları arasındaki sürenin açı olarak derece cinsinden değerini tespit noktasında ihtilaf ettikleri gibi hilâlin doğuşuyla görülebileceği andaki zaman farkı hususunda da farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Görüldüğü üzere bu ihtilaf, hilâlin doğuşu ya da güneşin batışının hilâlin batışından ve doğuşundan sonra oluşuyla ilgili değildir.

Kanaatimce, hilâl doğmuş ve güneşte ondan önce batmışsa artık hilâlin görülebilme keyfiyetini bir tarafa bırakmak gerekir. Bu durumda ister gözle ister herhangi bir teknik aletle sabit olan ru’yete dair şahitliğe, kesin bir gerçekle çelişmediğinden ötürü itibar etmek vaciptir.

2. Ayın başlangıcı olan ilk gününün gecesiyle bitişi olan son gününün gecesini tayininde de ihtilaflar vardır. Şöyle ki; astronomi bilginlerinin çoğu, dünyadaki saat ayarlamalarını Greenwich’ten geçen meridyene göre yapmaktadır. Buna binaen Greenwich ölçüsüne göre akşam saat on ikiden sonra doğan hilâl, o gecenin girecek olan ayın ilk gecesi olduğunu gösterir. Hilâl, saat on ikiden sonra doğarsa bu gece, içinde bulunulan ayın son gecesi olur demektedirler.

Ülkemiz Arabistan ise, bakanlar kurulu kararıyla Mekketü’l-Mükerreme’nin saat ayarlamalarında merkez olarak benimsenmesini kabul etmiştir. Buna göre ne zamanki güneş ayın batışından önce batmışsa hilâlin sonradan battığı bu gece, girecek olan ayın ilk gecesi olarak kabul edilecektir. Eğer ay, güneşin batışından önce batarsa güneşin batışından sonraki bu gece, içinde bulunulan ayın son gecesidir. Şüphesiz bakanlar kurulunun bu kararı, günlerin geceyle başlayacağı şeklindeki şer’î ölçüyle örtüşen bir karardır. Ümmü’l-Kura takvim komisyonu da bu kararı benimsemiş ve her bir seneki takvimlerde de uygulamıştır. Vaktin belirlenmesinde esas alınacak yer noktasındaki ihtilafın pratiğe yansıması, aynı zamanda ihtilafın hangi yönde olduğunu göstermektedir. Görüldüğü üzere bu ihtilaf, kavuşum vaktinin tespiti, hilâlin doğuş vakti, görüş mekânı olan ufukta güneşin ve ayın batışlarına dair ittifakla hiçbir alakası yoktur.

Peki, hilâl konusuyla ilgili astronomi ilminin verilerine nasıl ulaşacağız?

Ülkemizde hilâlin tespitiyle görevlendirilen birimle Cidde Kral Abdülaziz Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Fakültesinin ortak çalışmalarda bulunmasını da öteden beri temenni etmişimdir. Yine Ülkemizdeki astronomi bilginleriyle Yüksek Yargı Meclisi üyeleri, Fetva ve Araştırma Komisyonu başkan ve üyelerinden oluşan ilim adamlarından oluşan bir heyetin; ayın iktiran (kavuşum) durumu, hilâlin doğuşu ve ru’yet imkânı gibi konularda bir seminer düzenlemelerini çok istemekteyim.

Devlete bağlı bir ilmî kuruluş olan Kral Abdülaziz Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Fakültesi’ndeki Astronomi bilginlerinden oluşan bir heyet; namaz, oruç, aylar ve günlerin vakitlerinin tespiti ve Ümmü’l-Kura takvimine göre gözetleme yapılması hususunda astronomi açısından gerekli çalışmaları yapmakla görevlidir. Yine bu heyet, hilâlin her ayın sonunda güneşle olan konumunu ve güneşle ayın saat ve dakika itibarıyla hangi vakitte batacağını açıklamakla görevlidirler. Böylece güneşin ayın batışından önce mi sonra mı battığı tespit edilmektedir. Bu hususlara Ümmü’l-Kura takviminde, senenin her bir ayının takvimdeki son yaprağında değinilmektedir.

Diğer taraftan Kral Abdülaziz Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Merkezi, uluslararası kabul gören, sahasında tecrübeli ve güvenilir bir astronomi araştırma merkezidir. Burada çalışan astronomi bilginleri, ilmî ehliyeti haiz salih kişiler olup, bilimsel uzmanlıklarına ve ilmî beyanlarına güvenilir Müslümanlardan oluşmaktadır. Beş vakit namazımızın vakit tespiti Ümmü’l-Kura takvimi esas alınarak belirlenmektedir. Namaz vakitleri cetvelinin hazırlanması, Ümmü’l-Kura takvim heyetince, astronomik hesaplar temelinde yapılmaktadır ki bu heyet, astronomi ilminde ihtisas sahibi üyelerden oluşmakta, ülkenin her bir köşesinde beş vakit namazın tespitinde bu heyete itimat edilmektedir.

Diyelim ki bir müstefti, ülkemiz genel fetva makamına “takvimde belirtilen saatten 10-15 dakika evvel öğle namazını kıldığını namazın sahih olup olmadığını” sormuş olsa, makamın fetvası -kanaatimce- o namazın iadesi yönünde olacaktır. Zira namazı vaktin girişinden önce kılmıştır; oysa vaktin girişi namazın sıhhat şartıdır. İşte bu namaz vakitleri, astronomi bilginlerince tespit edilmiştir. Bu durumda bize, namaz vakitlerinin belirlenmesinde astronomi bilginlerine itimat ederken; güneş ve ayın hareketleriyle ilgili hususta onlara neden itimat edemeyeceğimizi sorma hakkı doğar. Astronomi bilginlerinin, “Güneş ayın batışından önce batmıştır ya da ayın batışı, güneşin batışından önce olmuştur, güneşin ya da ayın batışı şu saatte, şu dakikadadır.” şeklindeki beyanları da böyle değil midir?

Yine bu örnek, oruç tutanlara da uyarlanabilir. Şöyle ki, oruçlu kimse, Ümmü’l-Kura takviminde hesapla belirlenen fecrin doğuşundan sonra; yediğini, içtiğini veya eşiyle cima ettiğini söylese, kuşkusuz ki fetva orucun bozulduğu yönünde sadır olacak ve şer’î hüküm orucun bozulması şeklinde terettüp edecektir. Sayın Müftü’nün Ümmü’l-Kura takvimine göre belirlenen fecrin tespitinde şüphe uyandıranların söylemlerini boşa çıkartmaya yönelik çabaları takdire şayandır. Peki, hilâl konusunda astronomi ilminin verilerine göre hareket etmeye itiraz etmek, bu iki mesele arasında bir ayrım yapmak anlamına gelmez mi? Birbirinin tıpkı olan bir şeyin biri caiz olurken öteki niçin caiz olmasın! Eğer, astronomik verilerin sıhhatinden şüpheleniyorsak niçin Cenab-ı Hakk’ın, “İyice araştırın.” ve “ Bilmiyorsanız, bilmediğinizi işin ehlinden sorun.” emrine uymuyoruz?

Hülasa olarak, namazlarımızda astronomik verilere nasıl itimat ediyorsak; oruçlarımızda, bayramımızda ve haccımızda da onlara itimat etmemiz gerekir. Ancak bu verilerden istifademiz, bir ayın giriş ve çıkışını tespit sadedinde salt hesapla amel etme şeklinde değil; ru’yetin nefyi (astronomik verilerce mümkün görülemeyişi) noktasındaki verilerin dikkate alınması yoluyla gerçekleşmelidir. Böylece, şer’î naslarla astronomik veriler arasındaki uygunluğa ulaşılacak, bu ikisinin tevfiki sağlanacaktır.

Abdullah b. Süleyman el-Men’î, Hey’etü Kibâri’l-Ulema (Büyük Âlimler Meclisi) üyesi.

Tercüme: Dr. Yunus Keleş, DİB, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı.

Abdullah b. Süleyman el-Men’î.

İbn Teymiyye’nin Hilâlle ilgili Mecmuu’l-Fetavası 25. Cilt, s. 181’de yazdığı risalesindeki beyan.

Bu zatın Mutarrif b. Abdullah b. Eş-Şuhayr olduğu söylenir.

Mecmuu’l-Fetava’, 25. Cilt s. 131.

Bkz. Mecelletü’l-Buhusi’l-İslamiyye, sayı 27’de s. 118-191’de hesaba itirazın incelendiği kısım.

Muğni’l-Muhtac, c II, s, 154.

el-Mahkemetü’l-’Ulyâ eş-Şer’iyye.

Risale, Mektebetü İbn Teymiyye, s. 15.

Bu röportaj Şeyh Abdullah el-Men’î’nin kaleminden aktarılmıştır.

Ru'yet-i Hilal
SUUDİ ARABİSTAN’DA KAMERÎ AY BAŞI İLANINDA UYGULANAN METODA İÇERİDEN ELEŞTİREL BİR BAKIŞ
10:23
34:23