Ru'yet-i Hilal

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

DİNÎ BAYRAMLARIN TESPİTİ ÜZERİNE

Dini günlerin ve bayramların bütün İslam ülkelerinde aynı günler de uygulanması için milletlerarası çalışmalar devam etmektedir. Konunun ilmi çözüm imkanları yanında siyasal yönleriyle de çözüm imkanları üzerinde durulmaktadır. Çok yönlü olan bu mevzuda kesin bir neticeye ulaşılıncaya kadar biz Müslümanlara düşen, bu konuda yetkili merci olan Diyanet İşleri Başkanlığı takvimlerine uymak ve münferit davranışlardan kaçınmaktır.

Kur’an-ı Kerim’ de, “Allah katında ayların sayısı 12’dir’’ anlamındaki ayette geçen “şehr” kelimesi Arap dilinde ayın dünya etrafındaki bir tam turuna verilen isimdir. Bu anlamda Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen 12 aylık süre kamerî yıl adını verdiğimiz ay senesidir. Böylece, oruç ve hac gibi belirli zamanlara tahsis edilen ibadetlerin zamanlarının tayini kamerî yıl esasına göre yapılacak demektir.

Ramazan ayının başlangıcı ile ramazan bayramının, diğer bir ifadeyle şevval ayının başlangıcının ru’yet esasına, yani bu aylara ait hilâlin gözle görülmesi esasına dayanması Peygamber Efendimizin hadisleriyle sabittir. Sözü edilen hadislerde zikredilen ru’yet kelimesinin “gözle görmek” veya gözle görmüş gibi kesin bilgi ifade eden ‘’hesapla tespit” anlamını içine alıp almadığı konusunda İslam bilginleri arasında farklı görüşler vardır.

Her ne kadar fıkıh kitaplarında muvakkit ve müneccimlerin hesaplarına itibar edilmemesi istikametinde yaygınlaşmış görüşler bulunmakta ise de bu görüşlerin o zamanlar henüz gelişmemiş bulunan ve biraz da mitoloji ve efsanelerle karışık bir halde bulunan astroloji ile iştigal eden müneccimler hakkında doğru olduğu açıktır.

Bu gün ise son derece gelişmiş bulunan tekniğin de yardımcı olduğu astronominin çok basit bir alfabesi mesabesindeki ay hesaplarının kat’iyyeti konusunda tereddüde düşmek; bu hesaplarla görülemeyeceği kesin olarak tespit edilen ayı gözleriyle gördüğünü iddia edeni hatasız kabul ederek tasdik edip, hesapların hatalı olduğuna hükmetmek, ay yüzeyine sayısız vasıtalar gönderen, oraya ayak basan ve hatta Merih’ten televizyon yayını yapan insanların bu faaliyetlerine ait hesapları gerçekleştiren astronominin tesadüfen doğru tutturduğunu iddia etmek kadar yersizdir. Kaldı ki Hanefî fakihlerinden Muhammed b. Mukatil ve Kadı Abdülcebbar gibi zevat ile Şafiî fakihlerinden İmam Sübkî, muvakkit ve müneccimlerin kesinlik ifade eden hesaplarına itimat edilebileceğine kail olmuşlar, bizzat kendileri onlara itimat etmişler ve gerektiğinde bizzat müracaatlarda bulunmuşlardır.

Bu duruma göre kamerî ay başlarının bilhassa ramazan hilâlinin gözetlenmesi (iltimas-ı hilâl) konusu yahut daha önceden gerekli hesaplamalarla tespit edilmesi İslam dini yönünden büyük önem taşımaktadır.

İslam Ülkelerinde Kamerî Ay Başları Nasıl Tespit Edilmektedir?

Bütün İslam ülkelerinde takvim çalışmaları yapılmakta ve bir yıl önceden bir yıl sonraki takvimler hazırlanıp basılmaktadır. Hicrî-Kamerî yılı resmî takvim olarak kullanan ülkelerde bile bir yıl önceden kamerî ay başlarının hesaplama yoluyla tespit edildiği ve bu sisteme göre takvimlerin hazırlandığı görülmektedir. Nitekim, Tunus’ta, Suudi Arabistan’da, Pakistan’da, Irak’ta bastırılan takvimler Diyanet İşleri Başkanlığı Derleme ve Yayın Müdürlüğü arşivinde mevcuttur.

Şu kadar var ki, Suudi Arabistan, Irak, Ürdün, Mısır gibi bazı ülkeler sadece ramazan, şevval ve zilhicce aylarına mahsus olmak üzere özel rasatlar yaptırdıklarını ve bu aylara ait hilâller çıplak gözle görüldükten sonra dinî esaslara uygun olarak şer’î mahkemelerde gerekli kararların ittihazından sonra ay başlarının ilan edildiğini, daha önceden bastırılmış takvimler ile fark meydana gelse bile rasatla tespit edilenin esas alındığını iddia etmektedirler.

Türkiye Kamerî Ay Başlarını Nasıl Tespit Ediyor? Türkiye ile İslam Âlemi Arasında Bu Hususta İhtilaf Var mıdır?

Türkiye’de 698 sayılı kanun, kamerî ay başlarının tespitini Kandilli Rasathanesine görev olarak vermiştir. Kandilli Rasathanesi de kurucusu olan Fatin Gökmen Hoca’nın “hilâlin tespiti” konusundaki prensiplerine sadık kalarak günümüze kadar hesaplamaları yürütmüştür,

Konunun iyice açıklanabilmesi için biz, Fatin Hoca’nın prensiplerinden kısaca bahsetmek zorundayız.

Fatin Hoca’ya göre:

Fatin Hoca’ya göre, İslam dininde ayın tespiti, çıplak gözle hilâlin görülebilmesine dayanıyor. Hemen hemen mezhepler arasında bu konuda görüş farkı yoktur. Bütün ehl-i sünnet mezhepleri kamerî ay başının hilâlin çıplak gözle görülebilmesiyle başlayacağı kanaatinde birleşmişlerdir. Yalnız hesaplamayla ay başının tespitinin de dinî bakımdan aynı neticeyi verip vermeyeceği konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Fatin Hoca hesaplamayı o şekilde formüle etmek istemiştir ki, bu hesapla tespit edilen gün hilâlin çıplak gözle görülebilmesi mümkün olmalıdır. Bu yüzden astronominin nazari olarak tespit ettiği kamerî ayın başı değil, gözün görebileceği ayın başının tespiti problem olarak ortaya çıkmıştır. Bu neticeyi sağlamak için de Fatin Hoca birtakım kıstaslar koymuştur. Bunlar bugün Kandilli Rasathanesince uygulanmaktadır.

Ayın ictima anından sonra tekrar içtima haline gelene kadar geçen süre, yani iki ictima anı esnasında geçen zaman bir kamerî aydır. Buna Astronomik ay adını veriyoruz. Kamerî ay, içtima anından sonra astronomik olarak başlamaktadır Fakat her ictima anından hemen sonra ayın ilk hilâlini çıplak gözle görmek mümkün değildir.

Durum böyle olunca hilâli çıplak gözün görmesine tesir eden faktörlerin de tespit edilmesi gerekiyor. Bunlar şöyle sıralanabilir:

1. Ayın batışı, güneşin batışından sonraya kalmalıdır: Yani gündüzün veya gecenin herhangi bir saatinde olabilen ve konjonksiyon denilen ictima anından sonra çıplak gözle seyre başlandığı zaman hilâlin ufukta görülebilmesi için batış zamanının güneşin batış zamanından sonraya kalması gerekir. Aksi takdirde batı ufkundan ay güneşten önce batarsa, güneşin parlaklığı ayın görülmesine engel teşkil eder. Burada birinci faktör olarak biz kamerî ayın başlangıcının tespitinde güneşin batışı ile ayın batış saatlerini göz önüne alacağız. Öyle bir saat bulacağız ki, ictima anından sonra olmak üzere ayın batışı, güneşin batışından sonraya rastlasın. Bakıyoruz, güneş batarken şafakta büyük bir kırmızılık meydana geliyor ve güneşin parlaklığı hilâlin parlaklığından çok fazla oluyor. Bu parlaklık, ayın görülmesine engel teşkil ediyor. O halde ikinci faktör de şudur.

2. Ayın ışığı o derece şiddetlenmelidir ki, güneşin ışığı yanında çıplak gözle farkedilebilsin. Bu‘d-ı muaddel denilen bu kritere göre ictima günü, rasat yapılan yerde, güneşin battığı an ile ayın merkezinin battığı an arasında geçen zamanın yay derecesi cinsinden değeri en az 5,5 - 6 dereceden büyük olmalıdır. Bunun zaman cinsinden hesaplanması gerekiyor. Fatin Hoca’nın tespitine göre ayın batışı, güneşin batışından en az 22 ila 23 dakika sonraya kalırsa görülebiliyor. Daha yakın zaman içinde görmek mümkün olmuyor.

3. Üçüncü faktör de şudur: Ayın yörüngesi bulunduğumuz yere göre ufkun üstünde olmalıdır ki bizim çıplak gözümüz ayı görebilsin. Hareket itibariyle ufkun altında seyreden bir ayın astronomik olarak tespit edilmiş olsa bile, çıplak gözle görülmesi mümkün değildir.

4. Ayın battığı noktanın güneşin battığı noktadan ayrılmış olması lazımdır. Ay ile güneşin batış noktaları aynı olursa ayın kursu ile güneşin kursu birbiri üzerinde görüntüye engel olacağından ayı, çıplak gözün görmesi mümkün olmayacaktır. Bu’d-ı siva denilen bu kritere göre, rasat yapılan yerde, ictima günü güneşin battığı anda güneş merkezi ile ay merkezi arasındaki ekliptikel boylam farkının yay derecesi cinsinden değerinin en az 5,5- 6 dereceden büyük olması lazımdır. Yani basit bir ifadeyle ay ile güneş görünüş açısı cinsinden en az 5,5 - 6 derece ayrılmış olmalıdır ki göz, ayı rahatlıkla görebilsin. O halde ayın tespit edilebilmesi için, bütün bu saydığımız faktörlerin, zaman cinsinden değerlendirilip ayın ictima anına eklenmesi gerekiyor. Bu faktörlerin tamamı bir araya geldiği takdirde görüş şartlarının da müsait olduğunu düşünerek, ay şu bölgede filan gün filan saatte görülebilecektir diyoruz. Böylece ayın görülebileceği anı tespit ettikten sonra takip eden günü kamerî ayın birinci günü olarak kabul ediyoruz, Çünkü Yasin süresinin 40. ayetinden[38] istidlal edilen manaya göre hilâlin ilk olarak görüldüğü gün ayın birinci günü değil, takibeden gün ayın birinci günüdür. Bu duruma göre, güneş battıktan sonra hilâl görülecek, ertesi gün ayın birinci günü itibar edilecektir.

Kabataslak izah ettiğimiz Fatin Hoca’nın bu prensiplerine dayanarak Kandilli Rasathanesi görevlileri ellerindeki formüllere göre hesaplama yapıyorlar. Yalnız şunu da ifade etmek lazımdır. Fatin Hoca’nın bütün bu hesaplamaları için tespit ettiği sabit rasat noktası da önem kazanmış oluyor. F. Hoca’ya göre, dünya üzerinde İslam ülkelerinin yayılmış olduğu bölgeler nazarı itibara alınırsa, bu bölgeler üzerinde yapılan rasatın bütün İslam memleketleri için geçerli olabilmesi İslam aleminin rasata en uygun bölgesini seçmekle mümkün olur. Fas’ta bulunan 4 bin metre irtifaında bir tepe en uygun nokta olarak alınabilir. Hesaplamalar bu tepe üzerinde görüş şartlarının müsait olduğu farz edilerek, mevhum bir râsıdın hilâli görebilmek imkanları araştırılarak yapılırsa, bu hesaplarla, sanki hakikatte gözle görmüş gibi neticeye ulaşmak mümkün olur.

Fatin Hoca bu esasa dayanarak bütün formüllerini Fas’ta bulunan tepeye göre ayarlamıştır. 1974 yılına kadar Kandilli Rasathanesi Fatin Hoca’nın tespit ettiği bu noktayı esas alarak hesaplamaları devam ettirmiştir.

İslam Âlemi ile Türkiye Arasında Uygulama Farkını Ortadan Kaldırmak İçin Bir Çalışma Yapıldı mı?

Diyanet İşleri Başkanlığında Derleme ve Yayın Müdürü olarak görev yaparken yıllardan beri ihmale uğramış olan bu mesele üzerine eğilme gereğini duymuş ve müdürlüğüm bünyesinde gerekli hazırlık çalışmalarını başlatmıştım. Başkanlık makamının ve diğer ilgililerin bu çalışmalara gösterdikleri ilgi ve anlayış sayesinde 1974 yılında, müdürlüğümün organizesi altında, Türkiye ile İslam âlemi arasındaki farkı ortadan kaldırmak için geniş çaplı bir çalışma başlatıldı. Kandilli Rasathanesi yetkilileri ile İstanbul’da günlerce süren ilmi toplantılar yapıldı. Bu toplantıya Kandilli Rasathanesi yetkilileri, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi bölümü profesörleri, Harita Genel Müdürlüğü teknik komutanı ve Ankara’daki rasathaneyi kuran teknik elemanlar ile tanınmış din adamları katıldılar.

Müzakereler sonunda Kandilli Rasathanesinin yıllardan beri devam edegelen tatbikatında bazı değişiklikler yapılması uygun görüldü. Rasathane yetkilileri ile varılan anlaşma bir protokole bağlandı.

Bu protokole göre artık hesaplamalar şu esaslara göre yapılacaktı:

I. İslam âleminde “İhtilâf-ı metâli” denilen, ayın farklı bölgelerde farklı zamanlarda doğması nazarı itibara alınmayacak. Yani ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmeyecek, Hanefî ve Şafiî mezheplerinin bir kısım fakihleri hariç diğer fakihlerine göre, ay, İslam âleminin herhangi bir yerinde görülürse, diğer ülkeler o ayı görmeseler bile ilk olarak ayı görmüş olan memleketin ru’yetine itibar edilir. İslam’da birlik ve beraberlik sağlamak için diğer bölgelerde farklı zamanlarda ayın görülmesine itibar edilmez. Buna “İhtilâf-ı metâli’e itibar etmeme” prensibi adını veriyoruz.

Zamanla İslam âleminin sınırları genişlemiş, farklı bölgelerde farklı ru’yetler tespit edilmiş ve bu durum bir problem olarak ortaya çıkmıştır, Bu yüzden bir kısım Hanefî ve Şafiî uleması “Her cihetten 24 fersahlık (yaklaşık olarak 138 - 140 km.) bir uzaklığın dışında bulunan memleketlerde eğer farklı zamanlarda hilâl görülürse o memleketler kendi ru’yet zamanlarına itibar etsinler, 24 fersah çapındaki bir bölgenin içinde kalan kimseler ise, hilâli farklı zamanlarda görseler bile, hep beraber başlasınlar, birlik ve beraberliği bozmasınlar.” demişlerdir.

Demek ki 1974 yılında yapılan toplantıda varılan kararlardan bir tanesi yukarıda açıkladığımız “İhtilâf-ı metâli’e itibar edilmeyecek’’ kaidesidir. Bunun tatbikattaki neticesi şu oluyordu: O güne kadar Fas’taki tepeyi, hesaplamanın başlangıç noktası almış olan Kandilli Rasathanesi, artık bu nirengi noktasını bırakacaktı. Ekvatorun kuzeyindeki +50 derece paralel dairesi ile, ekvatorun güneyindeki -50 derece paralel dairesi arasındaki topyekûn 100 derecelik paralel dairelerini tarayacaktı. En erken hangi paralel dairesi üzerinde ay görülüyorsa ona göre kamerî ayın başlangıcını tayin edecek ve diğer bölgeler için de başlangıç zamanı böylece birleştirilmiş olacaktı.

Tatbikattaki neticesi bu oluyordu. O güne kadar hilâl Fas’ta görülürse; Türkiye’de görülsün görülmesin, kamerî ay başlamış oluyordu. Fas’ta görülmezse ay başlamamış kabul ediliyordu. Halbuki astronomik hakikatlere göre bazı aylar hilâl Fas’ta diğer enlemlerden daha erken görülebiliyor; buna karşın bazı aylar Fas’ta diğer enlemlerden bir gün sonra görülebiliyordu. Biz Fas’ı başlangıç noktası kabul ettiğimiz için daha güneyde veya daha kuzeyde bir gün önce hilâli görülebilen ülkelere uymamış, onlardan bir gün sonraya kalmış oluyorduk. Nitekim Fas’taki tepeyi yılın on iki ayı için de sabit notka kabul etmiş olan Fatin Hoca’nın uygulanan bu prensibi ayın başka ülkelerde bir gün önce görülmesi halinde onlara uymaya engel teşkil ediyordu.

1974 yılındaki toplantıda “İhtilâf-ı metâli’e itibar olunmaz’’ kaidesinin kabulü Fas sabit noktasını terk ettirdi. Kuzeyde +50 derece enleme kadar güneyde de -50 derece enleme kadar bütün enlemlerin taranması sonucunu doğurdu.

II. Zilhicce ayının başlangıcı zilhicce hilâlinin Mekke’de görülüp görülmeyeceğinin tespiti esasına dayanacaktı. Bu da Suûdi Arabistan’ın Mekke’de yaptırdığı rasatla paralelliği sağlamak içindi. Güney -50 derece enleminde bir gün önce görme imkanı olabilirdi. Ama +20 derece enlemde bulunan Mekke’de ay görülemeyebilirdi. Bu da bugüne kadarki tatbikatın tersine bir aksaklığa sebep olabilir. Hicaz’daki Müslümanlar Kurban Bayramını idrak etmeden bir gün önce bizim Kurban Bayramını başlatmamız sonucunu doğurabilirdi. Bu aksaklığı önlemek için de zilhicce ayına mahsus olmak üzere hesabın Mekke’ye göre yapılması karara bağlandı.

Kararda tespit edilen önemli bir nokta da şudur: Yapılacak hesaplar ayın sadece astronomik başlangıcı esasına değil, astronomik olarak başlayan ayın çıplak gözle görülebileceği anın hesaplanması esasına dayandırılacaktır.

Bu Çalışmalar Birliği Temin Etti mi?

Kandilli Rasathanesi 1974 tarihli protokolden sonra 1975 yılı için yaptığı hesaplamalarda bu esaslara uydu. Fakat yine de İslam âleminin bazı memleketleri ile yurdumuz arasında farklı bayramlar devam etti.

O Halde Bu Farklılık Nereden Doğdu?

Dinî olan usul, hilâl gözle görüldükten sonra ayı başlatmak veya hesaplamayı bu neticeyi doğuracak şekilde yapmak olduğuna göre, Türkiye’de uygulanan usulün İslam fıkhına uygun olduğunda tereddüt yoktur. O halde İslam âlemindeki bu fark neden ortaya çıkmıştır; sorusunu sorduğumuzda bu soruya: “İslam âlemi bir çoklarımızın zihnine yanlış olarak yerleştirildiği gibi çoğunlukla hakiki ru’yete göre amel etmemektedir” demekten başka cevap bulunmamaktadır.

Müslüman devletler, ister krallıkla, ister cumhuriyetle yönetilen ülkeler olsun, çoğunlukla, eskiden Osmanlılarda olduğu gibi, şer’î mahkemelerde şehadet ifadelerini kullanan râsıdların ru’yetine göre karar çıkartmamaktadırlar. Onlar da bir yıl önceden takvimler hazırlatmakta ve bu takvimlerin hazırlanmasında astronomik hesap usullerini esas almaktadırlar.

Şimdi şurada bir parantez açalım ve takvim çalışmalarında gerek Kandilli Rasathanesinin gerekse diğer İslam ülkelerinin nelerden yararlandığını izah edelim ki, İslam âlemi ile Türkiye arasındaki fark biraz daha açıklığa kavuşsun.

Dünya Rasathaneleri kendi aralarında yapmış oldukları görev bölümüne göre tam bir işbirliği halinde, uyum içinde çalışmaktadırlar Bizim Kandilli Rasathanemiz ile birçok İslam ülkesinin rasathaneleri bu işbölümü içinde kendilerine düşeni yerine getirmektedirler. Greenwich Rasathanesi ile Paris Rasathanesi, bir sene önceden, her yıl için, bütün rasathanelerin yararlanacağı almanaklar[39] neşretmektedirler. Kandilli Rasathanesi takvim hesaplarında Greenwich yayınlarından The Astrononomical Ephemeris isimli almanaktan yararlanmaktadır. Bu eser, bütün arz ve tûl dairelerine göre ayın doğuşu, batışı; güneşin doğuşu, batışı; dünyanın bütün paralel dairelerine göre ayın ve güneşin deklinasyonları ile rektesansiyonları, şafak denilen fecir hesapları ve bunların uzama süreleri; gezegenlerin doğuş ve batışları ile bu gezegenlerle ilgili diğer hesapları ihtiva etmektedir. Greenwich Rasathanesi tarafından bütün dünya rasathanelerine gönderilmekte olan bu Ephemeris’ten son yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığına da temin edilmeye başlanmıştı. Ephemeris’te ay ile ilgili rakamlar (yani konjonksiyon denilen ictima anının tarih ve saatleri, ayın doğuş ve batış saatleri) gözle görmeye tesir eden meteorolojik faktörler göz önüne alınmaksızın; sırf astronomik zaman rakamları olarak verilmiştir.

Şimdi, bizim tespitlerimize göre bazı İslam ülkeleri, bu almanaklardan ayın konjonksiyon denilen ictima tarihlerini tespit etmekte ve ictimâı takip eden günü ayın birinci günü olarak ilan etmektedirler. Aslına bakılırsa ictimâı takip eden gün hilâli bazen çıplak gözle görmek mümkün olduğu gibi bazen de bu görüş imkan dahilinde değildir. Arap ülkelerinin birçoklarında bu uygulama şekline göre hazırlanan takvimlerdeki aybaşlarında, hakikaten bazı bölgelerde hilâl bilfiil görülebilmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz ayet göz önüne alınırsa hilâlin görülebildiği gün ayın birinci günü değil takip eden gün ayın birinci günü itibar edilmesi gerekir. Bizdeki uygulama böyle olduğuna göre, hilâli ilk görebildikleri günü olarak ayın birinci günü kabul eden bu ülkelerle aramızda bazı aylarda, bir günlük fark bu yüzden doğmaktadır.

Farkın başka bir sebebi de, bugüne kadar, Fas’ın sabit bir nokta olarak her ay için hesap başlangıcı kabul edilmesidir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, hakikaten bazı aylar hilâlin yurdumuzda bile Fas’tan bir gün önce görülmesi mümkündür. Bazen de Fas’tan bir gün sonra görülebilmektedir. İslam âlemi ile aramızda geçmişteki farkların bir kısmı bu sebeple ortaya çıkmıştır.

Bazı vatandaşların, yanlış ve eksik bilgilere dayanarak, İslam ülkelerinde ru’yet vaki olduğunu ve bu ru’yetin dinî usullere göre şer’î mahkemelerde karar altına alındığını ve fıkıhta bahsedilen usulle ilan edildiğini zannettiklerini ifade etmiştik. Halbuki başka türlü olması düşünülemeyecek kesinlikle tespit edilen ay başları o memleketlerde böyle bir ru’yetin vaki olmadığını açıkça ortaya çıkarmış bulunmaktadır.

Bu noktada bazı kimseler itiraz olarak, bizzat o memleketlerde bulunduklarını, aybaşlarının ru’yet ile şer’î mahkemelerce ilan edildiğini müşahede ettiklerini, mesela 1950’lerde böyle olduğunu, benim bu ifademin kuru bir iddia olduğunu ve müşahedelerine ters düştüğünü söyleyebilirler. Hemen açıklamak gerekir ki, “... başka türlü olması düşünülemeyecek kesinlikteki...” hesaplamalar 1974 yılı Kandilli Rasathanesi toplantısından sonra uygulamaya konulmuştur.

Bu yazımdaki iddia bu memleketlerde şer’î mahkemelerde şahitlerin dinlenmediği, şer’î kararların ittihaz edilmediği ve usulüne uygun olarak halka duyurulmadığı iddiası değildir. Bütün bu formaliteler icra edilmektedir. Ancak hilâlin bizzat gören kişilerin bulunduğunu, başka bir ifade ile 1974’den sonra olmak kaydıyla böyle farklı bir uygulama yılında mahkemelerde şahitlik yapan kişilerin hilâli bizzat gözleriyle görmüş olduklarını kabul etmek imkansızdır. İddia bu nokta için geçerlidir. Nasıl ki güneşin ufkun altında seyrettiği gece saatlerinde güneşi gördüğünü iddia eden kişinin bu ru’yeti imkansız ise tıpkı bunun kadar tereddütsüz ve kesin hesaplarla görülemeyeceği tespit edilen hilâli mesela ufkun altında seyrettiği bir saatte veya görüntünün güneş kursu ile çakışık bulunduğunu bir anda yahut da tam ictimâ anında gördüğünü iddia eden kişinin bu ru’yeti de imkansızdır ve bunu yalan olarak değilse bile illüzyon (galat-ı ru’yet) olarak değerlendirmek gerekir. Bu noktada şöyle bir itiraz daha düşünülebilir: “Evet, hesaplarla hilâlin bir bölgede görülemeyeceği tespit edilmiş olabilir. Ama dünyanın bir başka yerinde o anda hilâl görülmüş olabilir.” Bu şekildeki bir itirazda hakikat payı vardır. Şu kadar var ki Fatin Hoca tarafından tespit edilip Kandilli Rasathanesince uygulanan hesap metodunda kabul edilen Fas sabit noktası 1974 yılı toplantısında alınan kararlarla terk edilmiş ve zilhicce ayı Mekke arzına göre diğer aylar ise ekvatorun kuzeyinde +50 derece paralelinden ekvatorun güneyindeki -50 derece paraleline kadar bütün dünyayı taramak ve hilâlin en erken görülebileceği İslam ülkesini esas almak şeklindeki uygulamaya geçilmiş olduğundan1975’den bu yana böyle bir itiraz geçerliğini kaybetmiş bulunmaktadır.

İslam ülkeleri zannedildiği gibi ve zannedildiği tarzda ru’yetle amel etmemektedirler. Irak’ta kaldığım süre zarfında bunu açıkça müşahade ettim. Diyanet İşleri Başkanlığında Derleme ve Yayın Müdürlüğü yaptığım yıllarda onlarla sık sık temaslarda bulundum. Çok gariptir ki, Ramazan Bayramı’ndan bir hafta önce şevval hilâlinin ru’yetle tespit edildiğini ifade eden sefaret yetkilileriyle karşılaştım. Onlar “Vaki olan ru’yete dayanarak ilan edildi” demişlerdi. Oysa ki şevval hilâlinin bir hafta önceden ru’yetinin mümkün olmadığı açıkça ortadaydı.

Nitekim bu iddiamın dayandığı gerçek yeni idrak ettiğimiz 1978 yılı ramazanın başlangıcında bir kere daha ortaya çıkmış bulunmaktadır. Yapılan hesaplara göre 1978 yılı ramazanına ait hilâlin 4 Ağustos 1978 Cuma güneş battıktan sonra dünyanın hiç bir İslam ülkesinde görülmesi mümkün değil iken bazı komşu ülkeler 5 Ağustos 1978 Cumartesi günü ramazan orucuna başladılar. Yapılan hesapları kontrol etmek üzere Diyanet İşleri Başkanı Muhterem Tayyar Altıkulaç’ın da bizzat katıldığı ve Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeleri ile muhtelif ilim ve din adamlarından kurulu altı heyet şu bölgelerde 4 Ağustos 1978 Cuma günü hilâli gözlediler:

Ankara (Elmadağ)

Kayseri (Erciyes etekleri)

Antalya (Beydağ - Korkudeli)

Muğla (Datça - Marmaris)

Bursa (Uludağ)

İzmir (Karaburun - Haseki köyü)

Bu bölgeler içinde İzmir ve Bursa hariç diğer dört bölgede hava net ve berrak olduğu halde değil çıplak gözle dürbünle bile hilâl görülememiştir. Görülmesi de mümkün değildi. Çünkü hilâl o gün güneşten 5,5 (beş buçuk dakika sonra batıyordu ve bu durumda görülemezdi.

Ertesi gün 5 Ağustos 1978 Cumartesi günü Uludağ ve Antalya hariç diğer bölgeler bulutlu idi. Uludağ’da hilâl daha önceden hesaplanan saatte güneşin batışından 34 dakika sonra görüldü. 4 dakika izlendi ve gurubdan 38 dakika sonra battı. Aynı gün Antalya Korkudeli, Yaran tepesine gitmiş olan heyet de güneşin batışından 32 dakika sonra hilâli gördüler. 6,5 dakika izlediler ve hilâl güneşten 38,5 dakika sonra battı. Bir yıl önceden tespit edilmiş bulunan bu rakamlar müşahede ile de doğrulanmış oldu.

Şimdi bu duruma göre 4 Ağustos 1978 Cuma günü Türkiye’de olduğu gibi dünyanın hiç bir İslam ülkesinde de hilâlin görülmesi mümkün değil iken (çünkü aksi takdirde sünnetullahın tebeddülü demek olur ki, bu muhaldir) sanki görülmüş gibi bazı ülkelerin 5 Ağustos 1978 Cumartesi ramazanı başlatmalarını başka türlü izah etmek mümkün değildir.

Bu durum bu yılın Ramazan Bayramı için de böyledir. Şevval hilâlinin 2 Eylül 1978 Cumartesi günü dünyanın hiçbir İslam ülkesinde görülmesi mümkün değildir. Çünkü güneşten önce batmaktadır. 3 Eylül 1978 Pazar günü ise Türkiye’de görülmesi çok şüpheli olduğu halde Mısır’da ve daha güneyde rahatlıkla görülebilecektir. Buna göre Ramazan Bayramı 4 Eylül 1978 Pazartesi olacaktır. Yazımız henüz ramazan içinde iken matbaaya verildiği için komşu ülkelerin bayramı hangi gün başlatacakları konusunda mütalaa serdetmek mümkün olmamıştır. Ama 3 Eylül 1978 Pazar günü veya daha önce bayram yaptıkları takdirde ru’yet vaki olmadan bayramın başlatıldığı hükmünü hiç tereddüde mahal kalmadan vermek gerekecektir.

Şunu da ifade etmek lazımdır ki, gerek Pakistan ve gerekse diğer bazı ülkeler, muhtelif yazılarla Dış İlişkileri Bakanlığına müracaat etmişler, bizden dinî günlerin uygulanmasında İslam ülkeleri arasındaki farkın giderilmesi için ne gibi tedbirler düşündüğümüzü sormuşlar ve bu konuda teşrik-i mesai teklif etmişlerdir. Diyanet İşleri Başkanlığına intikal ettirilen bu müracaatlara cevap verilmiş, Derleme ve Yayın Müdürlüğünce kanunun verdiği bir görev olarak yürütülen çalışmaların onlarca da bilinmesinde fayda mülahaza edildiğinden bu bilgiler onlara gönderilmiştir.

Özetleyecek olursak, yurdumuzla İslam âlemi arasındaki farkın iki açıdan ele alınması gerektiğini söylemeliyiz:

1. Türkiye açısından doğan fark: 1974 yılına kadar Kandilli Rasathanesinin Fas’ı değişmez hesap noktası kabul etmesi. Yukarıdan beri açıkladığımız gibi, bu noktada gerekli çalışmalar yapılmış ve Türkiye açısından doğan farkların giderilmesi için gereken ifa edilmiştir.

2. İslam âlemi açısından doğan fark: Almanaklardan yararlanarak ay başlarının tespit edilmesinde her ülkenin uygulama metodunun birbirinden farklı oluşu. Bu noktada Türkiye’nin yapacağı bir şey yoktur. Çünkü hilâlin ilk görülebildiği günü takip eden günün ayın birinci günü kabul edilmesi şeklindeki uygulamanın ayetlerin manalarına ve fıkıh kaidelerine uygun olduğunda tereddüt yoktur. Ay görülsün veya görülmesin, ictimâı takip eden günü, ayın birinci günü kabul eden ülkeler ayet ve hadislerin manalarına ters düşen bu uygulama metodlarını tashih etmedikçe, farklı uygulamaların önüne geçerek, İslam âleminde bu noktada birlik ve beraberliği sağlamanın imkanı yoktur.

Farkın ortadan kaldırılması için yapılan çalışmalardan birini daha burada zikretmeden geçemeyeceğim. Yapılan hesapların, çıplak gözle yapılacak ru’yetle mutabakatını kontrol etmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığı Derleme ve Yayın Müdürlüğünce 1975 yılında hazırlanan bir genelge, valilikler ve kaymakamlıklar aracılığıyla; bütün il ve ilçe müftülüklerine gönderilmiş; bir yıl süreyle, her kamerî ayın takvimde yazılı olan başlangıcından iki gün önce başlamak üzere sırayla üç akşam, özel heyetlerin rasatlar yapmaları ve sonuçlarının Başkanlığa bildirilmesi istenmişti. Mahalli imkanlar ölçüsünde müftülükler bu genelgenin gereğini ifa ettiler ve her ay rasat sonuçlarını bildirdiler. Yıl sonunda bu raporlara dayanılarak bir istatistik hazırlandı. Elde edilen sonuç şuydu: Bir yıl süre ile Türkiye içinde hiç bir bölgede, Kandilli Rasathanesince tespit edilip Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ilan edilen ay başlarından bir gün önce ayı başlatmayı gerektiren ve dinî esaslara uygun olan bir ru’yet vaki olmamıştı.

Her ne kadar Rasathane yetkililerince bizim bu istatistik çalışmamız hoş karşılanmamış ve bazı gazetelerde “Müftüler 20. yüzyılda dağ başlarında ayı gözlüyorlar” şeklindeki manşetlere kadar varan bir tepki uyandırmışsa da bu gerçeğin gözle görülür hale gelmesinde faydalı olmuştur.

Bu arada çok sık vaki olan bir itiraza da temas etmekte fayda vardır. Bazı kişiler bizzat hilâli gözlediklerini, çeşitli sebeplerle ilk günü göremedikleri ama ertesi günün hilâlini iki günlük müşahede ettiklerini ifade etmekte ve mesela “1977’de Türkiye’de ramazan ayının birinci günü herkesçe malumdur ki ay en az iki günlük idi, yani en az iki günlük yanılmayı Türkiye yapmıştı.’’ demektedirler. Bu itirazlar bu konuda halk seviyesindeki tartışmaların hemen tamamının istinat ettiği yanlış bir bilgiye dayanmaktadır. Şöyle ki: Hilâlin gözle görülen kalınlığına bakarak onun ilk günleri için bir, iki yahut üç günlük olduğuna hükmetmek mümkün değildir. Konuyu daha iyi açıklayabilmek için bazı örnekler vermek istiyorum. Yazımızda tafsilatıyla açıkladığımız gibi hilâlin çıplak gözle görülebilmesi için bazı şartlar vardır. Bu şartlardan biri de hilâlin güneşin şiddetli ışığı (şafak) yanında çıplak gözle fark edilebilmesi için batışının güneşin batışından en az 22-23 dakika geriye kalmasıdır. Hilâlin batışının güneşin batışından geriye kalması bu süreden az olursa hilâli çıplak gözün fark etmesi mümkün değildir. Şimdi bu bilgimizin ışığı altında bir hilâlin batışının bu ay için güneşten 24 dakika sonraya kaldığını farz edelim. Bu durumda 24-23 = 1 dakikalık bir zaman içinde hilâl çok ince olarak kıl gibi belli belirsiz fark edilecektir. Buna ilk hilâl diyelim ve bir günlük kalınlık olarak kabul edelim. Ayın batışı her gün bir önceki günden ortalama 45-50 dakika sonraya kalmaktadır. Birinci gün gurubdan 23 dakika sonra gördüğümüz ve bir dakika izledikten sonra 24 üncü dakikada batan ve çok ince olarak müşahede ettiğimiz hilâl ertesi gün 24+50=74 dakikada batacak ve gurubdan 23 dakika sonra görülebilecek 74-23=51 dakika süre ile izlenebilecek, batışı sırasında da belli bir kalınlık kazanmış olacaktır. Bu 74 dakikalık kalınlığa da iki günlük kalınlık diyelim. Şimdi bir sonraki aya geçelim ve hilâlin batışının bu sefer güneşten 21dakika sonraya kaldığını farz edelim. Bu durumda teehhur 23 dakikaya ulaşamadığı için güneşin henüz şiddetini kaybetmemiş olan ışığında (şafak) hilâli görmek mümkün olmayacak ve dolayısıyla ertesi gün ayın biridir denemeyecektir. Ertesi gün ise hilâlin batışı takriben 50 dakika daha sonraya kalacağına göre 50+21=71 dakikalık teehhurla hilâl çok net bir şekilde 71-23=48 dakika süre ile müşahade edilebilecektir. Bu durumda bu ikinci ayın ilk hilâlinin 71 dakikada kazandığı kalınlık geçen ayın ikinci gününün 74 dakikada kazandığı iki günlük kalınlığa hemen hemen denk bulunmaktadır. Yazımızda detaylı bir şekilde izah edilen diğer şartların da her biri için buna benzer hesaplar söz konusudur. Görülüyor ki hilâlin kalınlığına bakarak bu “iki günlüktür, üç günlüktür. O halde ayın ilk günü şu gün olmalıdır” şeklinde bir istidlal geçerli değildir. Ayın birinci günü hakkında hüküm verebilmek için her halükârda iki hilâlinin bizzat ru’yet edilmiş olması veya ru’yetinin mümkün olduğunun hesaplanmış bulunması gerekmektedir.

Biri Diğerinden Bir Gün Sonra Oruca Başlayan İki Devletin Durumu

Türkiye’deki uygulamanın ortaya çıkardığı farklı durum bir kısım Hanefî ve Şafiî âlimlerinin yukarıda açıkladığımız görüşüne göre isabetli bir uygulama durumundadır.

Hanefî, Malikî, Hanbelî müçtehitlerinin çoğunluğu İslam âleminde birlik ve beraberliğin sağlanması için ihtilâf-ı metâli’e itibar etmemek ve böylece İslam âleminin hangi köşesinde hilâl ilk olarak görülmüşse diğer bölgelerde de görülmüş itibar etmek şeklinde görüş birliğine varmışlarsa da bu görüş, bugün; birçok İslam ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de uygulanan ilmî metotların sonucu olarak tatbik kabiliyeti bulamamıştır.

Yurdumuzdaki uygulama ehl-i sünnet camiası içinde bir kısmı Hanefî ve Şafiî imamlarının görüşüne uygun düşen sahih bir uygulama olduğuna göre Türkiye Cumhuriyeti hudutları içinde yaşayan Müslümanların Diyanet Takvimi’ne uyarak amel etmeleri, komşu ülkelerde farklı uygulama olsa bile bir memleket içindeki dinî birlik ve beraberliği bozmamaları gerekir.

Kaldı ki, yine Hanefî mezhebine göre, “Cumhura muhalefet kuvve-i hatadandır.” Bu görüş yine Hanefî fukahasının cumhuruna ait bir görüştür. Bu cumhur birçok ictihadi konuda hüküm verirken “dinî birlik ve beraberliğin bozulmaması” esasından hareket etmiş ve bu anlayıştaki bir tutumu benimsemişlerdir, İhtilâf-ı metâli’e itibar etmemelerindeki ana sebep de budur. İşte cumhurun bu tutumuna muhalefet ederek herkesin bilir-bilmez, yetkili-yetkisiz kendi kendine hükümler vermesi ve neticede kendini bu konuda diğer Müslümanları uyarmaya görevli sayması cumhurun “dinî birlik ve beraberliğin bozulmaması” prensibini zedeleyeceği ve hatta fitne uyandıracağı için “Cumhura muhalefet”tir ve elbette büyük hatadır. Memleketler arasındaki farklı uygulamaları ortadan kaldırmak için çaba sarf etme görev ve yetkisi Diyanet İşleri Başkanlığına aittir. Fert olarak bizlere düşen, hiç olmazsa 40 milyonluk nüfusa sahip yurt içinde olsun, dinî birlik ve beraberliği sarsacak davranışlardan kaçınmak ve hatalı sonuçlar doğurabilecek başına buyruk kararlardan uzak kalmaktır.

Yurdumuzdaki Müslümanların her biri radyolardan aldıkları haberlerle; konu ile yeteri kadar ilgi, bilgi ve tecrübesi bulunmayan yayın organlarındaki yazı ve haberlerle; yahut da özel muhabere imkanları ile elde ettikleri bilgilerle Türkiye’deki uygulamanın dışında, münferit, farklı uygulamalara girerlerse, dinî anarşiyi körüklemiş, dinî birlik ve beraberliği zedelemiş olurlar.

Aslında bu kimseler arasında da birliğin sağlanması mümkün değildir. Çünkü bu farklı uygulamalar, haber kaynağı olan memleketler arasında bile değişikler göstermektedir. Nitekim bazı yıllar Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Türkiye’den bir gün önce, Irak ve Suriye’nin ise bu ülkelerden bir gün önce (Türkiye’den iki gün önce) bayram yaptıkları görülmüştür. Bu yıl da böyle farklı bir tatbikata şahit olmuş bulunmaktayız. Bunun aksi de varid olmuştur. 1974 yılında ikinci Kurban Bayramı bütün dünyada aynı günde kutlanmıştır. (1974 yılında biri, 4-7 Ocak tarihleri arasında, diğeri de 24-27 Aralık tarihleri arasında iki Kurban Bayramı idrak edilmişti.)

Malikî, Hanbelî ve Şafiîlere göre Ramazan Bayramı’nın birinci günü ile Kurban Bayramı’nın dört günü oruç tutmak haram olduğu halde Hanefîlere göre bu günlerde oruç tutmak haram değil tahrimen mekruhtur. Şafiîler hariç diğer üç mezhebe göre hacda olanların bu günlerde oruç tutmaları caizdir. Hanefîlerce, hacda olmayanların bayram günleri olduğunu bile bile oruca niyetlenmeleri tahrimen mekruh olmasına rağmen orucu tuttukları takdirde bu oruç yine oruçtur, mün’akiddir. Hatta bir kavle göre bozulduğu takdirde kazası bile lazım gelir. Kaldı ki o günlerin bayram değil, ramazan olduğu inancıyla oruçlu geçirilmesinde bu kerahetten de söz etmenin imkansızlığı ortadadır.

Çoğunluk ramazan niyetiyle oruç tutarken, alenen, topluluk içinde oruç bozmak da mekruhtur. Civar memleketlere uyarak bir veya iki gün önce orucu bozan kişi yurdumuzda kırk milyon Müslüman içinde çoğunluğa muhalefet etmiş ve herkesin ramazan addettiği günde orucu terk etmiş olmaktadır ki, Hanefîlerin Müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliği sağlama prensibine aykırı düşmektedir ve bayram zannettiği günde oruç tutma kerahetinden kaçarken bir başka yönden kerahet irtikab etmektedir. Bu da dinî konulardaki cehaletin eseridir.

Hatta Hanefî imamlarına göre, dinî usullerle ilan edilen ay başlarına herkesin uyma mecburiyeti vardır. Dinî makamlarca görevlendirilen râsıdların dışında halktan herhangi bir fert farklı bir zamanda hilâli bizzat görmüş olsa bile onun bu ru’yeti başkaları için delil teşkil etmez ve umuma teşmil edilemez. Bu konuda fıkıh kitaplarında geniş tafsilat vardır.

Netice olarak şunu söylemek gerekir, Dinî günlerin ve bayramların bütün İslam ülkelerinde aynı günlerde uygulanması için milletlerarası çalışmalar devam etmektedir. Konunun ilmî çözüm imkanları yanında siyasî yönleriyle de çözüm imkanları üzerinde durulmaktadır. Çok yönlü olan bu mevzuda kesin bir neticeye ulaşılıncaya kadar biz Müslümanlara düşen, bu konuda yetkili merci olan Diyanet İşleri Başkanlığının takvimlerine uymak ve münferit davranışlardan kaçınmaktır. Her icraatın arkasında kötü niyet, bir ard düşünce arama hastalığından kurtulmak lazımdır. Hele eksik ve yanlış bilgilere dayanarak bu konuda herkesin kendini karar vermeye yetkili ve diğer Müslümanları uyarmaya görevli sayması, Müslümanlar arasında karışıklığa sebep olacağı ve fitne çıkaracağı için son derece mahzurludur. Her şeyde olduğu gibi bunda da yapılacak en iyi şey, işi ehline bırakmak, yetkili ve görevli mercilere bu konuda yardımcı olmaktır.

Kanaatimce İslam ülkeleri arasında bu konuda prensiplerde anlaşmaya varılarak metod birliği sağlanmadıkça farklı uygulamaların önlenmesi mümkün değildir. Bu yazımda tafsilatını verdiğim esaslara uygun olarak yürütüldüğü sürece Türkiye’de tatbik edilen metod esas alınmalıdır. Bunun dışında, bir usulle dinimizin esaslarına uygun olarak ve tabiat kanunları denen Sünnetullah’a mutabık bir şekilde kamerî ayların başlangıcını tespit imkan dahilinde değildir. Kıyamete kadar tebdil ve tebeddülünün görülmeyeceğini bizzat Cenab-ı Hakk’ın ifade buyurduğu Sünnetullah’a mutabık olan hesap esas alınmadıkça, çeşitli siyasî endişelerin etkisinde devletlerin bu ifadelere dayanan tatbikatlarını tevhit etmek kolay değildir.

Prof. Dr. M. Saim Yeprem, Diyanet Dergisi, c.17, sy. 5 (Eylül-Ekim 1978).

“Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.” (Yasin, 36/40)

Almanak: Takvime göre düzenlenmiş, özel bir alan veya alanlarda bilgiler içeren yıllık bir yayındır. Ayrıca almanaklarda güneşin ve ayın doğuş ve batış zamanları, güneş ve ay tutulmaları, gelgit saatleri, belirli kilise festivalleri, adlî yıllar, tüm çeşitli zaman çizelgelerinin listesi gibi astronomik bilgiler de bulunmaktadır. Almanak kelimesi Arapça “iklim” anlamına gelen al-münâh kelimesinden gelmektedir.(Editör)

Ru'yet-i Hilal
DİNÎ BAYRAMLARIN TESPİTİ ÜZERİNE
10:23
34:23