Ru'yet-i Hilal

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

KAMERÎ AY BAŞLARININ BELİRLENMESİ

(Kadim ve Muasır fakihlerin konuyla ilgili görüşlerinin karşılaştırmalı incelemesi)

Hamd, âlemlerin rabbi olan Allah’adır. Salât ve selam âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’e onun âline, ashabına ve kıyamet gününe kadar ona tabi olanlara olsun.

Allah Teâlâ’nın iradesi, kelime-i şehadet dışındaki İslam’ın şartlarını belli vakitlere bağlama yönünde tezahür etmiştir. Haccı hem zaman hem de mekan olarak bir mîkata (özel bir vakte) bağlamış ve Ayet-i Kerime’de “Sana, hilâlleri soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.” (Bakara, 2/189) buyurmuştur. Namazın edası da, güneşin hareketine göre malum vakitlere bağlanmıştır. Allah Teâlâ Ayet-i Kerime’de “Namaz, müminlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.” (Nisâ 4/103) buyurmuştur. Müslim’in Abdullah b. ῾Amr tarikiyle rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.) de “Öğle namazının vakti güneş batıya meylettiği zamandır…” (Müslim, Mesâcid ve Mevâdi‘u’s-Salât, 173) buyurmaktadır. Zekâtın pek çok meselesi de (ilgili malın üzerinden) bir kamerî yılın geçmiş olmasıyla irtibatlıdır. Oruç da böyledir. Orucun ayrıca güneşle de irtibatı bulunmaktadır. Günlük olarak oruca başlama ve oruca son verme, güneşin hareketi ile belirlenmektedir. Hac da kamerî yılla irtibatlıdır.

Bununla birlikte Kur’an-ı Kerim, önemli bir hususa vurgu yapmaktadır. Bu husus; Dinî hükümlerle ilgili bu zamansal ve mekânsal irtibat boyutu, ibadetlerle hedeflenen temel gayeyi gölgelememesi gerekir ki –bu da Allah’ın ahkâmı ile sorumlu tutulmaya dahildir– bu boyut; ilk ve son hedef ve dinden beklenen en yüce gaye olmasın.

Nitekim kıblenin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya döndürülmesi olayında Yahûdîler toplumda fitne oluşturmaya ve fırtına koparmaya çalıştıklarında Kur’an onlara ikna edici bir cevap vermiş ve ibadetlerde şeklî davranışların önemli olduğunu; ancak asıl ve yüce gayenin, takva, kalbin selameti ve iç dünya ile alakalı olan manevî yönelim olduğunu ifade ederek bu manevî yönü, davranışlara tercih etmiştir. Allah Teâlâ bu bağlamda “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz (den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” (Bakara 2/177) buyurmuştur. Bu hususu başka ayetlerde de vurgulamış ve “Doğu da, batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (rızası) işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/115) buyurmuştur. Önemli olan özün/bütün benliğin Allah’a teslim edilmesidir. Bundan dolayı Allah Teâlâ “Hayır, öyle değil! Kim “ihsan” derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara, 2/112) buyurmuştur. Daha sonra Allah ibadetin zaman ve mekanla olan irtibatına riayet etmenin de bu inceliğe ve sınırlamaya dahil olduğunu vurgulamış ve önemli olanın takvayı gerçekleştirmek olduğunu beyan etmiştir. Allah bu manayı, Bakara Sûresinde şöyle beyan etmiştir: “Sana, hilâlleri soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir. Ama iyi davranış, takva sahibi (Allah’a karşı gelmekten sakınan) insanın davranışıdır. Evlere kapılarından girin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.” (Bakara, 2/189)

Bu iki ayet; dış görünüş (ibadetin dışa yansıyan boyutu) ve dinî ritüellerin öneminin sadece Allah’ın şeriatıyla gelen şeye bağlılık ve herhangi bir ziyade ya da noksanlık olmaksızın şeriatta zikredilen şeyle yetinmek konusunda olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak esas maksat; takvanın tahkîki, nefsin ıslâhı, kalbin selameti, ruhun yüceliği, başkalarına fayda veren salih amel, sabır ve sebata, ahitlere ve sözleşmelere vefa göstermektir.

Biz bu araştırmayı her hükmü bir denge, bir ilke üzerine kurulmuş, ölçülü bir fıkıh anlayışıyla sürdürüyoruz. Maalesef bugün ümmetin öncelikle özen gösterdiği şeyin dış görünüş olduğunu, dinin içsel boyutunun ve ibadetlerden beklenen asıl maksatların bu özene eş değer tutulmadığını düşünüyoruz. Allah Teâlâ, oruçtan beklenen esas maksadı; sarih nassı ile takvanın gerçekleştirilmesi, zorluğun kaldırılması olarak beyan etmekte ve “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.” (Bakara, 2/183) buyurmaktadır. Daha sonra oruç ayetleri içerisinde “…Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez…” (Bakara, 2/185), namaz hakkında da “Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 29/45), zekat konusunda da “Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir. (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Tevbe, 9/103), dediği gibi hac konusunda da “Gelsinler ki, kendilerine ait birtakım menfaatlere şahit olsunlar.” (Hac, 22/28) ve “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır.” (Hac, 22/37) buyurmaktadır.

Bizler bu araştırmayla; fakihlerin hilâlin tespiti konusundaki görüşlerini, hilâlin astronomi bilimiyle ve astronomik verilerle tespitinin boyutlarını ortaya koyacak ve bunları karşılaştırmalı biçimde tartışarak ele alacağız. Allah’tan bizi muvaffak kılmasını, hatalarımızı örtmesini, amellerimizi kendi rızasına has kılmasını diliyoruz. O bizim mevlamızdır. O ne güzel mevlâ, ne güzel yardımcıdır.

Rabbinin Rahmetine muhtaç,

ÜMMETİN VE FUKAHÂNIN HİLÂL MESELELERİNE YÖNELİK İLGİSİ

Hz. Peygamber döneminden itibaren İslam ümmeti başlangıcı ve sonu açısından hilâlin hareketlerini takip etmeye özen göstermiş ve Hz. Peygamber’e hilâller hakkında sorular sormuşlardır. Allah da “Sana, hilâlleri soruyorlar. De ki: Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.” (Bakara, 2/189) ayetini indirmiştir. Hilâllerden maksadın ne olduğunu beyan eden başka ayetler de inmiştir. Daha sonra bu önem günümüze kadar devam etmiştir. Çünkü hilâllerin pek çok ibadet ve meseleyle irtibatı vardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminden beri insanlar ramazan, şevval ve zilhicce aylarının başlangıcını tespit için hilâli gözetlemişlerdir. İbn Ömer, “İnsanlar hilâli gözlediler ve ben Hz. Peygamber’e hilâli gördüğümü söyleyince o da oruç tuttu ve insanlara oruç tutmalarını emretti.”[307] demiştir.

İslam ümmeti hilâli gözetleme konusundaki bu özeni halen göstermektedir. Bu sebeple törenler düzenlenmekte, top atışları yapılmakta ve mescidler süslenmektedir. Meşhûr Abbâsî yazarı Ahmed b. Yûsuf şöyle bir olay anlatır: Halîfe Me’mûn bana, ramazan ayında insanları meşaleler yakmaya özendirecek bir yazı yazmamı emretmişti. Bense yazacak bir şey bulamadan uyudum. Sonra rüyamda bana birisi geldi ve “Yaz, çünkü bunda bu yoldan gidecekler için bir ünsiyet bu yolda gayret edenler için aydınlatma, şüpheleri giderme ve Allah’ın evleri olan mescitleri karanlığın getirdiği yalnızlıktan arındırma vardır.” dedi. Bunun üzerine uyandım yazmak istediğim şey bana açıldı, yazmaya başladım ve tamamladım.

Bu önemin bir göstergesi olarak halifeler, valiler ve bütün insanlar bu gözlemlere katılmaktaydı. Onlar kadılarla beraber hilâli görebilmek için yüksek yerlere çıkarlardı. Esma’î diyor ki; ramazan hilâlini gözetlemek için (Halife) Harun Reşid ile yüksek bir yere çıkmıştık, ona dedim ki, Ey Mü’minlerin Emîri! Hind binti Uteybe’nin “Biz Tarık yıldızının kızlarıyız, Yastıklar üzerinde yürürüz.” sözünün anlamı nedir? Harun Reşîd dedi ki; Târık bir gök yıldızının adıdır. Bunun üzerine onu doğruladım.

Muhammed Nâsır el-Kalavun da kadılarla beraber yüksek bir yere çıkmış, bulut sebebiyle hilâli görememişler ve insanlar şaban ayını otuza tamamlama konusunda fikir birliği etmişlerdi. Hilâli gözetleyenler arasında gözü gayet keskin olan müftünün hanımı da bulunuyordu. Bulutlar arasından hilâli gördü. Durumu müftü olan kocasına haber verince o da onu tasdik etti ve Sultan’a gidip olayı anlattı. Sultan kadını çağırttı ve ona yemin ettirdi. Daha sonra orada bulunanlar kadına inandı. Sultan da resmî olarak hilâlin görüldüğünü ilan etti de insanlar oruç tuttular.

Ramazan hilâli, şairler tarafından da ayrı bir önem görmüştür. Bunlardan biri olan İbn Hamdî es-Sakalî şöyle demektedir:

İnsanlar hilâli gözlerken ben “(hilâlin) inceliğinden dolayı onun kertenkeleye benzediğini söylemiştim. Kim oruç tutacaksa işte ramazan budur. İsminin evveli ateşli bir nur çizdi.

Geçmiş asırlarda her bölge, her şehir veya her mıntıka ehli hilâli gözetlemekteydi. Onlar, âdil kimselerin görmesine, duymasına veya ayın giriş ve çıkışına dair alametler konusunda kendilerinde oluşan bilgiye göre hüküm vermekteydiler. Çünkü o zaman, modern dönemde olan iletişim vasıtaları yoktu. İnsanlar hilâli gözetleme konusunda gayretlerini ortaya koydukları müddetçe, bu hususta kendi imkanlarına göre tespitte bulunmalarının orucun sahih veya batıl olmasına etkisinin olmaması şeriatın hoşgörüsü ve genişliğindendir. Veya fakihler bunu, Küreyb’in İbn Abbas’tan zikrettiği, Şam ile Mekke arasında olan, ihtilâfı metâli’ çerçevesinde temellendirmişlerdir. O şöyle demiştir: “Şam’a geldim ve ben Şam’da iken ramazan hilâli göründü. Biz ramazan hilâlini cuma gecesi görmüştük. Sonra, ayın sonunda Medîne’ye geldim. İbn Abbas bana bazı sorular sordu. Bu sorular arasında ramazan hilâli de vardı. Bana hilâli ne zaman gördünüz? dedi. Cuma gecesi gördüğümüzü söyledim. Sen de cuma gecesi gördün mü? dedi. Evet insanlar da gördüler ve oruç tuttular, Muâviye de tuttu, dedim. O, ancak biz hilâli cumartesi gecesi gördük, bundan dolayı otuzu tamamlayıncaya veya hilâli görünceye kadar oruç tutmaya devam edeceğiz dedi. Ben, Muâviye’nin hilâli görmüş olması ve oruç tutmuş olması yeterli değil mi dediğimde, hayır, Hz. Peygamber bize bu şekilde emretti dedi.”[308]

Ne var ki bugün, dünya küçük bir köy gibi olmuştur. Bir olay olduğunda birkaç dakika için de bütün insanlar bunu öğrenir. Hatta bu bilgi ve olay canlı olarak bile nakledilebilir. Bundan dolayı Müslümanların bayram günleri ve ibadet vakitlerinin halen farklı olması büyük bir tartışma konusu haline gelmiştir. Her yıl, oruç ve bayram için üç veya dört ayrı vakit görmekteyiz. Bundan dolayı, bu konu insanların gündemi haline gelmiştir.

el-Câmi’atü’l-Arabiyye 1955 yılından beri meseleyi itina ile ele almış ve Ürdün Hâşimî Krallığının İslam ülkelerinde bayram ve oruç günlerinin birleştirilmesine dair yapmış olduğu öneriyi konuşmak üzere din ve astronomi uzmanlarının katıldığı bir toplantı yapılması çağrısında bulunmuştur. Daha sonra Ezher-i Şer’îf, bazı İslam akademileri, Tunus, Türkiye ve bunun dışındaki bazı ilgili ülkeler peş peşe kongreler yapmışlardır. Fıkıh akademileri, cemiyetler ve fetva kuruluşlarının kararları yayınlanmıştır. Ancak bu mesele halâ neticelenmiş değildir. Çünkü bu mesele ihtilafları ortadan kaldıracak siyâsî bir irade gerektirmektedir.

Reşid Rızâ problemi konu ile ilgili yazmış olduğu makalesinde ve Menâr tefsirinde şöyle ele almıştır: “Bülüğ çağına ermemizden yaşlılığımıza gelinceye kadar, Müslümanların, oruç tutulması farz olan ramazan ayının başlangıcını, bayram günü vacip olan fıtır için şevvâl ayının başlangıcını ve Arafat vakfesinden dolayı zilhicceyi tespit konusunda çektiği sıkıntıları ve ihtilaflardan duyduğu üzüntüyü sürekli duyduk.”[309]

Cezîre Kanalı da, her yıl ramazanın başlangıcında, bitişinde ve Kurban Bayramı’nın hemen öncesinde açık oturumlar tertip etmekte ve bu programları canlı olarak yayınlamaktadır.

GÜNEŞ VE AY İKİ AYET VE İKİ ALAMETTİR

Hiç şüphesiz ki, Güneş ve Ay diğer yaratılmışlar gibi Allah’ın kudretinin, örneksiz yaratmasının ve onların mahluk olduklarının ayetleridir. Allah bütün bunları insanın hizmetine amade kılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Göklerdeki ve yerdeki her şeyi kendi katından (bir nimet olarak) sizin hizmetinize verendir.” (Câsiye, 45/13) Bunları başka ayetlerde tafsil etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten yağmur indiren ve onunla size rızık olarak türlü meyveler çıkaran, emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri emrinize veren, nehirleri de hizmetinize sunandır. O, âdetleri üzere hareket eden güneşi ve ayı sizin hizmetinize sunan, geceyi ve gündüzü sizin emrinize verendir.” (İbrâhîm, 14/32-33)

Allah’ın bütün bunları insanın emrine vermiş olması insana olan en büyük nimetlerindendir. Bu nimetler insanoğlunun yeryüzünü imar etmesini ve mamur kılmasını gerektirir. Allah’ın yılları ve hesabı bilmemiz için pek çok şeye alamet ve delil yaptığı Güneş, Ay ve yıldızlar da bu nimetlerdendir. Ayet-i Kerime’de şöyle buyurmuştur. “O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir. Allah, bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, ayetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır.” (Yûnus, 10/5) Başka bir ayette de “Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah’a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.” (Tevbe, 9/36), başka bir ayette de “Sana, hilâlleri soruyorlar. De ki: Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir. Ama iyi davranış, takva sahibi (Allah’a karşı gelmekten sakınan) insanın davranışıdır. Evlere kapılarından girin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.” (Bakara, 2/189) buyurmaktadır.

AYIN, GÜNEŞİN VE YILDIZLARIN YARATILIŞ AMAÇLARI

Ay, Güneş, yıldızlar ve gezegenlerin yaratılmasının maksatları Allah’ın zatına ve örneksiz yaratmasına delalet etmesi, insanların bunlardan faydalanması, yılların, ayların ve vakitlerin hesabını bilmede onlardan istifade etmesi, insanlara ibadetlerini bilmelerinin kolaylaştırılması veya vakitleri ve ibadetleri belirlemek sûretiyle, Müslümanların, vakit tanzimine hassasiyet göstermelerini temin etmek, onları vakitlerle ilgili bütün haklar, sözleşmeler ve akitlere uygun davranmaya alıştırmaktır. Bundan dolayı, işin kolay olandan zor olana çevrilmemesi gerekir. Basit olan bir hikmeti zorlaştırmanın anlamı yoktur. Allah’ın gökleri ve yerleri yarattığı günden beri ayların belirlenmesi meselesi var olan bir şeydir. Dolayısıyla, bu durumun, ihtilaf, tartışma ve problemlere sebep olacak şekilde bu derece karmaşık bir hale getirilmesi makul bir şey değildir.

AY VE YIL NASIL OLUŞUR? BUNLARIN İBADETLERLE ALAKASI NEDİR?

Fakihler, ramazan, hac ayları, iddet, iki ay peşpeşe keffaret orucu tutma vb. konulardaki ayların kamerî aylar olduğunda; zekat, bülûğ vb. konularda mutemet olan yılında kamerî yıl olduğunda ittifak etmişlerdir. Buna karşılık namaz vakitleri de güneşin hareketleri ile alakalıdır. Bundan dolayı, kesin bir bilgi üzerinde olabilmemiz için bizim kamerî ay / yıl ve güneş yılını bilmemiz gerekir.

Fakihler, hadislerde ifade edildiği gibi kamerî ayın 29 gün veya 30 gün olabileceği, 30 günden fazla ve 29 günden eksik olamayacağı konusunda müttefiktirler. Malumdur ki; Dünya, Güneş ve Güneş etrafında kendi yörüngelerinde dönen dokuz gezegenden oluşan güneş sistemine dahildir.

Şekil (1)

Sürekli olarak hareket eden Dünya’nın iki çeşit hareketi vardır. Bu hareketlerden birisi kendi ekseni etrafında olurken diğeri Güneş etrafında olur. Dünya’nın Güneş etrafındaki tam bir dönüşü dört mevsim ile güneş yılını oluşturur. Kendi ekseni etrafında dönmesiyse 24 saatten oluşan tam bir günü oluşturmaktadır.

Ay ise dünya etrafındaki iktirânî/kavuşum dönüşünü 29 gün, 12 saat, 44 dakika ve 3 saniyede tamamlar. İktirânî dönüşle kastedilen, Ay’ın Güneş’e mukterin olması yani Ay’ın tam olarak Dünya ile Güneş arasında bulunmasıdır. Bu dönüş süresi, 2 numaralı şekilde de görüldüğü gibi, bir iktirân durumundan diğer iktirân durumuna göre kıyas edilir.[310]

Şekil (2)

Ay iktirân (kavuşum) halinde olduğunda görülmez ve ayın bu hali mühâk (yeni ay öncesi- ayın görülmediği üç gün) olarak isimlendirilir. Çünkü bu durumda ayın parlak olan yarısı güneş tarafındadır. Dünyaya bakan diğer yarısı ise karanlıktır. Ay iktirân halinden uzaklaşmak üzere hareket ettiğinde, ayın kenarı hilâl şeklinde ince bir yay gibi parlak gözükür. Ay kavuşum (iktirân) halini terk etmeye başladığında astronomik olarak ay başlamış olur. Ancak, hilâlin bizim tarafımızdan görülebilmesi için Ay ile Güneş arasındaki açısal uzaklığın 8 dereceden, ayın güneş batımında ufuktan açısal yüksekliğinin de 5 dereceden az olmaması gerekir.[311]

Şekil (3) Ay’ın Dünya etrafındaki dönüşünün, iktirânî ve astronomik olarak süresini açıklamaktadır.

AYIN ZAMANLARI İTİBARİYLE DÖNÜŞ TÜRLERİ VE AY EVRELERİ

Şekil (3)

İktirânî dönüşe ek olarak diğer dönüş şekilleri de vardır. Ayın bu dönüşler üzerine aldığı zamana göre aşağıdaki durumlar ortaya çıkar.

1. Uydusal dönüşü (ed-devratü’n-necmiyye/ en-necmü’ş-şehrî): Bu dönüş, Ay’ın Dünya çevresindeki yörüngesinde dönüşüdür. Dünya etrafındaki bu dönüş 27 gün 7 saat 43 dakika ve 12 saniyelik bir zaman sürecinde tamamlanır.

2. Hilâlden Hilâle kadar olan ay (ed-devratü’l-ihlâliyye): Bir hilâlden diğer hilâle kadar olan süre. Bu dönüşle oluşan ay da eş-şehru’l-ihlâlî olarak isimlendirilir. Bu dönüşün süresi 29 veya 30 gündür. Bu, fakihler nezdinde bilinen aydır.

3. Eş-şehru’l-medârîyyü (Tropical month): Bu da itidalden itidale kadarki aydır. (Ay’ın ilkbahar ılımına ilişkin saat çemberinden ard arda iki geçişi arasındaki süre) İtidâl, bürûc dâiresinin el-istivâi’s-semâvi dâiresi ile kavuşum noktasıdır. Bu ayın süresi, birinci maddede ifadesi edilen eş-şehru’n-necmiyyü ayının süresi gibi olmakla beraber, ondan 8 saniye daha azdır.

4. Bunlar dışında başka türler de vardır ancak bu çalışma bunlara girmeye uygun değildir.[312]

ed-devratü’l-iktirâniyye ile ed-devratü’n-necmiyyetü arasındaki farkın sebebi şudur. Eğer Dünya Güneş etrafındaki yerinde sabit olmuş olsaydı, Ay’ın Dünya etrafındaki dönüş hızı, dönüşünü 27 gün 7 saat 43 dakika ve 11.6 saniyede tamamlamasına imkan verirdi. Ancak hem Dünya hem de Ay hareketli olduğundan, ay dönüşüne başlamış olduğu yere ortalama olarak, 29 gün 12 saat 44 dakika ve 2.9 saniyede döner. Bu da iktirânî ay olarak bilinir.[313] Diğer taraftan Arap ayı, güneşin batışından başlayıp diğer gündeki batışına kadar hesaplandığından ay 29 veya 30 gün olur. İşte bu sebeplerden dolayı, güneşin batışı, farklı enlem ve boylam çizgilerine bağlı olarak, bir önceki günden 40-50 dakika geç olur.

Gün ise yerkürenin kendi ekseni etrafındaki 24 saatlik dönüşünü ifade etmektedir. Dünya küre şeklinde olduğundan güneşin doğuş ve batışı bir bölgeden diğerine farklılık gösterir. Biz, dünyanın bir bölgesinde gündüzün ışığı içerisinde olduğumuz zaman diğer bölge gecenin karanlığı içinde olur. Bundan dolayı denizciler okyanusları aşarken sıkıntı yaşadıklarından, onlar doğu ile batı arasında boş bir deniz bölgesinde ayırıcı bir hat takdir etme konusunda fikir birliği etmişlerdir. Bu hat İngiltere’deki Greenwich şehrindedir. Burasını, 180. Meridyen çizgisinin mukabilindeki 0 çizgisi olarak kabul etmişlerdir.[314] Dünya da yaygın olarak kullanılan, zevâle göre zaman belirleme (et-tevkîtu’z-zevâlî) de bu esasa göre hareket edilmektedir. Buna göre saat 12, Greenwich’te günün yarısı olduğu anlamına gelmektedir. Dünyadaki saatler de buna kıyas edilir ve gece yarısından sonra ilk saatin ilk dakikasından itibaren tarih başlar. Uluslararası tarih de bu şekilde hesap edilir. Bu vakit gece ve gündüzün yenilenmesine göre olmadığı halde uluslararası vakit budur. Doğal olan ise gündüzün, fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar, gecenin de güneşin batışından fecrin doğuşuna kadar devam etmesidir. Dolayısıyla tarih gündüzüh başlangıcıyla başlar ve gece gündüze tabi olur. Yahut geceden başlar, sonraki gündüz de geceye tabi olur.

İslâmî tarihte ise ayın hareketine dayanıldığından ayın başlangıcı, güneşin batışından sonra ayın (hilâlin) ortaya çıkması ile olduğu için günün (tarihin) başlangıcı güneşin batışından itibaren hesap edilir. Buna bağlı olarak, bu hilâlin görüldüğü gündüzün peşinden gelen günde oruç tutmak gerekir. Çünkü Allah Teâlâ “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı.” (Bakara, 2/187) buyurmuştur. Ancak ilmî emaneti bir tarafa bırakmamak adına şunu söylememiz gerekir ki, Allah Arefe gününde gündüzü geceye tabi kılmıştır. Buna binaen de Arefe gününden sonraki gecede vakfe caiz kılınmıştır.

HİLÂLİN DOĞUŞU VE GÖRÜNMESİ ARASINDAKİ FARK

Hilâlin doğuşu ve görünmesi arasında şu açılardan fark vardır:

1. Hilâlin görülmesi, güneş ışınlarının yansıması mümkün olacak bir açıyla kavuşum / iktirân hattından sapmasıyla mümkün olur. Bu da diğer hava şartlarının bulunmasıyla beraber 7 derecedir.

2. Ayrıca, hilâlin doğuşu veya kavuşum hali, ayın merkezinin dünyanın merkezi ile güneş arasındaki ayırıcı hattı geçmesi anlamına gelir. Bu da bir anlık bir şeydir. Kavuşum anında güneşin ışınları ayın yüzeyinden dikey bir şekilde güneşe yansır. Biz bu hali ancak güneş tutulması durumlarında görebiliriz.[315]

İSLAM ÂLEMİNİN ASTRONOMİK HESABA VEYA RU’YETE İTİMADININ SINIRLARI

Bu konuda günümüzde İslam âlemini üç gruba ayırabiliriz.

1. Bir grup, astronomik hesabı ru’yetin alternatifi olarak kabul etmektedir. (Bunlar: Tûnus, Cezâyir, Türkiye, Mâlezya, Burunei, Endonezya, önceki görüşüne göre Libya)

2. Astronomik hesabı ru’yete alternatif görmemekle beraber, onu şer’î sahih ru’yet için bir vesile kabul eden grup. (Mısır)

3. Bir grup astronomik hesabı reddedip yalnızca çıplak göz veya teleskopla ru’yeti kabul etmektedir. (Suûdî Arabistan ve onunla beraber, Ummân hariç Körfez Ülkeleri, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Fas)

Birinci grup şu alt gruplara ayrılır:

a. Bazı ülkeler, (hilâlin doğuşu için) hicrî ayın 29. günü güneş battıktan sonra hilâlin bir dakika bile olsa, kalması gerektiği görüşündedirler. Bu şekilde, ertesi gün yeni ayın başlangıcı olmuş olur. (Tûnus)

b. Bazı ülkeler, 1978 İstanbul Konferansı’nın, ayın 5 derecelik bir açıyla ufkun üstünde olması yönündeki görüşlerini kabul etmektedir. Bu durumda ayın güneşten uzaklığı 7 derece olur.[316] Yani hilâlin, güneş battıktan sonra en az 20 dakika daha ufuk üzerinde kalması gerekir. (Türkiye, Cezâyir)

c. Bazı ülkeler kavuşumdan sonra direk olarak yeni ayı doğmuş kabul ederler. (Libya)

d. Bazı ülkeler hilâlin 8 saatten fazla sürmüş olmasını, ayın ufuktan yüksekliğinin 2 dereceden ve açısal uzaklığının da 3 dereceden daha büyük olmasını şart koşarlar. (Malezya, Brunei, Endonezya)[317]

AYIN HESAPLANMASI KONUSUNDAKİ HATALARA YÖNELİK ARAŞTIRMALAR

Prof. Dr. Müslim Şeltût şöyle demektedir: Mısır gibi, Astronomik hesabı ru’yetin bir alternatifi değil de şer’î sahih ayın girişi için bir vesile kabul edenlerde astronomik verilerle şer’î ru’yet arasında 30 yıldır herhangi bir ihtilaf çıkmamıştır.[318] Çünkü astronomik hesap, hilâlin doğuş zamanı, yeri, kalma süresi, ufuktan yüksekliği ve batıya nispetle bulunduğu yerin açısı gibi hususlarla ilgili olarak ayrıntılı bir rapor sunmaktadır. Böylece aletle veya çıplak gözle gözlem yapan kimse, hilâli doğru ve dakik bir şekilde görmesine yardımcı olacak her şeye sahip olmuş olur. Ayrıca, gözlemcilere, gözlem yapabilecekleri geniş bir vakit de sunulur. Böylece gözlemci gözlemi ancak, fiilen hilâlin doğduğu veya hilâlin ya da görülme imkanının bulunduğu zamanda yapar.

Prof. Dr. Adnan Abdülmün’im Kâdı, “1380-1425 yılları arasında Suudi Arabistan’da ramazan ayı için resmî ve astronomik günler arasında bir karşılaştırma” adlı bir çalışma yapmıştır. Bu çalışmada, ramazan ayının başlangıcını; ülkede resmî olarak ilan edilen ramazan başlangıçlarıyla 26-29 Zilhicce 1398 / 27-30. 11. 1987 tarihinde İstanbul Konferansı’nda ortaya konan astronomik şartlara göre ramazan başlangıcı arasında bir karşılaştırma yapmıştır. Bu çalışma ortaya koymuştur ki; İstanbul Konferansı’nda hilâlin görülebilmesi için oluşması gereken şartlar 46 seferden yalnızca 6’sında (%13) gerçekleşmiş geriye kalan 40 seferde yani %87’ye tekabül eden 40 yılda söz konusu şartlar gerçekleşmemiştir. Bunlardan 29’unda (% 63), hilâl güneşin batmasından önce battığı için ru’yet imkansız idi. 10 seferde (%34) ise ramazanın girişi için iki gün geçmesini gerektirecek şekilde hilâl ufuktan uzaktaydı. Bunlara binânen Astronom Adnân, ay başlarını ru’yetle tespit etmek için 46 yıldır uygulanan geleneksel yöntemin, modern astronominin ilmî metoduyla tearuz ettiği kanaatine ulaşmıştır.[319]

Buradan da anlaşılmaktadır ki; ru’yete sarılmış olan fıkhî anlayış şeriatın maksatlarına ve şümullü bir anlayışa dayanmayan cüz’î, zâhirî bir anlayıştır. Çünkü Allah’ın şeriatının kesin olan ilimle tearuz etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla problem, meseleyi hesaba hiçbir şekilde itimat etmeyen ve onun sunduğu imkanlardan istifade etmeyen ru’yetle sınırlandırmaktan veya ru’yete itibar etmeyen hesapla sınırlandırmaktan kaynaklanmaktadır. Şeriatta ru’yet zikredilmiş olmakla beraber, ilim ve müşâhedeye dayalı astronomik hesabı kesin bir şekilde nefyeden bir delil de yoktur. Ayrıca hesap Allah’ın yarattığını anlamaktır. Bundan dolayı Allah’ın yarattığının Allah’ın indirdiği ile tearuz etmesi mümkün değildir. İşte bu ayrım (ya ru’yet ya astronomik hesap) mutlak olarak doğru değildir. Bu ayrımı kabul etsek bile, hata ihtimalini ortaya çıkaran pek çok sebepten ötürü hilâlin kesin olarak görülmüş olduğunu kabul edemeyiz.

Öte yandan Irak gibi başka ülkelere ait uygulamaları ele alan astronomik araştırmalar göstermektedir ki, hilâl tecrübesi olmayan, muhtemelen gördüğü bir şeyi hilâle benzetip, hilâli gördüğüne dair şahitlik yapan kimselerin verdikleri haberden kaynaklanan hatalar da söz konusudur. Bu kimseler en iyi ihtimalle hilâle benzer bir şey görmüş olmalılar.[320]

İHTİLÂF-I METÂLİ’

Önceki fakihler ihtilâf-ı metâli’e itibar konusunda üç farklı görüşe ayrılmıştır.

1. İhtilâf-ı metâli’e itibar yoktur. Herhangi bir İslam beldesinde hilâl görüldüğünde, bunu herkesin kabul etmesi gerekir. İbn Abidin’in dediğine göre[321] bu, Hanefîlerde Zahiru’r-rivaye olan görüştür. Bu, aynı şekilde Mâlikîlerden bir grubun görüşü de olup, mezhepte meşhur görüş olarak kabul edilmiştir.[322] Bir görüşe göre Şâfiîler[323] ve Hanbelîler böyle söylemektedir.[324]

2. İhtilâf-ı metâli’e mutlak olarak itibar eden görüş. Bu, fakihlerin çoğunluğunun görüşü olduğu gibi, Hanefî ve Malikî âlimlerden bazılarının görüşü de budur. Bu, Şafiîlerin ve İbn Teymiye’nin de görüşüdür.[325]

3. Ciddî manada uzak olan yerlerde ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmesi gerektiği görüşü. Bu bazı Malikîlerin görüşüdür. Bazı Şafiîlere göre ise kasr mesafesinden daha uzak yerlerde her bölgenin kendi tespitine itibar edilir.[326]

Bazı fakihler, İmam Mâlik’in, ihtilâf-ı metâli’e ancak devlet başkanı emrettiğinde itibar edileceğini bunun dışında ihtilâf-ı metâli’e itibar olmadığını söylediğini naklederler.[327]

Birinci görüşün tercihe şayan olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü Kur’an ayetleri herhangi bir ayrım yapmamıştır. Ayet-i kerîme’de “İçinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin.” (Bakara, 2/185) buyrulmuştur. Hadîs-i Şerifler de genel ifade kullanmış ve “Ramazân hilâlini gördüğünüz vakit oruç tutunuz. Ve şevval hilâlini gördükten sonra da iftar (yâni bayram) yapınız.” (Buhârî, Savm, 11) buyrulmuştur.[328] Bu görüş sahipleri daha önce geçen Küreyb hadisine şöyle cevap vermişlerdir.

1. “» (Allah Resulü bize işte böyle emretti) lafzı, Hz. Peygamber’in bir kişinin yaptığı şahitliğe itibar edilmeyeceğine dair emrine raci olmaya ihtimali olduğu gibi, asıl ilkeye yani ru’yete veya ikmâle (otuza tamamlama) raci olma ihtimali de vardır. Ayrıca bir fıkıh usulü kuralı olarakta “Herhangi bir delilin neye delalet ettiği hususunda ihtimal oluşursa onunla delil getirmek batıl olur.”[329]

2. Bu İbn Abbas’ın anlamış olduğu bir ictihaddır. Sahabî kavli de, üzerinde icmâ oluşmadıkça hüccet değildir.[330]

RU’YETİN HALLERİ VE İLMÎ OLARAK İHTİLÂF-I METÂLİ’

Hesap açısından ru’yetin hallerini ikiye ayırmamız mümkündür.

1. Hilâlin görülmesinin veya görülmesinin imkansız olmasının kesin olduğu, dolayısıyla ihtilâf-ı metâli’in etkisinin olmayacağı durumlar şunlardır:

a. Bütün İslam ülkelerinde, ru’yet mümkün olup, ayın, güneşin batışından sonra batması. Bu durumda herhangi bir İslam ülkesinde âdil birinin şahitliği yeterli olur.

b. Bütün İslam ülkelerinde ayın güneşin batışından önce batması. Böylece ru’yet imkansız olur ve ay otuza tamamlanmak sûretiyle ikmâl edilmesi gerekir. Bu durumda yapılması gereken de şahidin ru’yetle ilgili şehadetinin reddedilmesidir.

c. Ayın doğuşunun veya iktirânının güneşin batmasından sonra olması. Bu ru’yet ister bir kişi isterse birden çok kişi tarafından iddia edilsin kabul edilmez. Çünkü iktirandan önceki ru’yete itibar edilmez.

d. Güneşin, güneş tutulması halinde batması. Bu, iktirânın güneşin batışı anında gerçekleştiği anlamına gelir. Böylece hilâlin görülmesi mümkün olmaz. Bu durumda yapılması gereken de herhangi bir kimsenin şahitliğinin kabul edilmemesidir.

Ben burada şunu da ilave ediyorum. Hilâlin görülmesi herhangi bir ülkede, hatta İslam ülkesi olmayan bir yerde bile mümkün olur ve buna âdil bir kişi de şahitlik ederse bu şehadetin kabul edilmesi gerekir. Çünkü bütün dünya gece konusunda müşterektir.

2. İslam ülkelerinin büyük bölümünde veya bazısında ayın, güneşin batışından sonra batması durumunda olduğu gibi, hilâlin görülmesinde kesin olmayan durumlar. Bu durum İslam ülkelerinde yarı yarıya gerçekleşmiş[331] olsa da aynı şekildedir. Bu durumda yukarıda zikredilen ihtilafı da gözeterek ihtilâf-ı metâli’ dikkate alınabilir.

HİLÂLİN GÖRÜLEBİLMESİ İÇİN UFUKTA KALMASI GEREKEN SÜRE

Doğuşundan veya ortaya çıkışından sonra hilâlin görülebilmesi için belli bir zaman geçmesi gerekir. Bu zaman, gözlemin mücerred gözle yapılması veya astronomik teleskop, modern digital kamera ve yüksek hassasiyetli (CCD) kamera gibi modern tekniklerin kullanılmasına göre farklılık gösterir. Bu durumlarda ve deniz seviyesinden belli bir yükseklikte hilâlin güneşin batışından 8 dakika sonra hilâli görmek mümkün olur. Bu doğrudur. 1978 yılındaki İstanbul Konferansı’nda, hilâlin görülmesi için 20 dakika kalması gerektiğine dair söylenen söz, yüksek pikselli fotoğraf makinalarının ve (CCD) digital kameraların çıkmasından öncedir.[332]

Ru’yet anında hilâlin şeklinin bilinmesi de zarûrîdir. Şöyle ki, eğer hilâl yayının yönü yukarı doğru olursa bu, ayın başladığını gösteren hilâldir. Eğer hilâlin uç (boynuz) ları aşağı doğru olursa bu da ay sonunu gösteren hilâldir. Bunun görülmesi ile ru’yet gerçekleşmiş olmaz. Ancak bu ikincisi (hilâlin aşağıya dönük olması) nadiren görülebilen bir haldir.[333]

GEÇMİŞTE VE GÜNÜMÜZDEKİ FAKİHLERİN ASTRONOMİK HESABA İTİMAT KONUSUNDAKİ İHTİLAFLARI

Eski fakihler, astronomik hesaba itimat edilmesinin cevazı konusunda üç görüşe ayrılmıştır.

1. Fakihlerin çoğunluğu, dört mezhep sahipleri (daha sonra geleceği üzere bazılarından nakledilen farklı görüşler de vardır) ru’yet mümkün olduğu müddetçe ru’yete itimat edilmesinin gerekli olduğu, aksi halde ayın otuza tamamlanması gerektiği görüşündedirler. Bu, hem ramazanın başlangıç hilâlinde hem bayram (şevval) hilâlinde hem de zilhicce (arafat, bayram, hac) hilâlinde böyledir.[334] Bu, muâsır âlimlerden bir grubun da görüşüdür. Fıkıh meclisinin münâkaşaları ve araştırmalarına göre; Şeyh Ebû Bekir b. Zeyd,[335] Şeyh Abdullah b. Beye ve diğer bir kısım fakihler bunlar arasındadır.[336] 1401 yılında Mekke-i Mükerreme’de el-Mecme’ü’l-Fıkhîyyü’l-İslâmiyyi’den, astronomik hesaba itimat edilmeyeceği ve hilâli tespit işinin her beldede fetva ehline bırakılmasına dair bir karar çıktı. Ayrıca Mecme’i’l-Fikhi’l-İslâmiyyi ed-Düvelî’den de: “Ru’yete itimat vaciptir. Hz. Peygamber’in hadislerini ve ilmî gerçekleri göz önünde bulundurarak astronomik hesap ve gözlemlerden yardım alınabilir.” şeklinde bir karar çıkmıştır.

2. Bazı fakihler, ramazan, şevval ve zilhicce hilâllerinin tespit edilmesinde (tafsîlatına girmeksizin) ilke açısından astronomik hesaba itimat edilmesinin cevazı görüşündedirler.

3. Bazıları, astronomik hesabın verileriyle çelişmesi durumunda ru’yete dayalı şahitliğin reddedileceği görüşündedirler.

Astronomik hesapla orucun ve bayramın tespit edileceği veya şahitliğin reddedileceği görüşü Tabiinden Mutarrif b. Abdillah eş-Şehîr (v. 78),[337] İbn Mukâtil er-Râzî (Ebû Hanife’nin talebelerinden olan Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî’nin arkadaşlarından),[338] Üçüncü yüzyılın müceddidi İbn Süreyc eş-Şâfiî (v. 301)’den de rivayet edilmiştir. Bu görüş İmam Şâfiî’den de rivayet edilmiş - ancak bu mezhepte sabit olmamıştır-, İbn Süreyc’in öğrencisi el-Kaffâl eş-Şâsî el-Kebîr, Ebu’t-Tayyib et-Taberî eş-Şafiî, el-Abbâdî, İbn Dakîki’l Îd,[339] bu konuda, doğru hesabın gereklerine muhalif olduğunda ru’yet şehâdetinin reddedileceğine dair görüşünü kuvvetle savunduğu “el-İlmü’l-Meşhûr fî İsbâti’ş-Şühûr” adlı bir de kitapçık yazan es-Sübkî eş-Şafiî (v. 756), el-Kâdî Abdülcebbâr ve sâhibü Cem’u’l-’ Ulûm,[340] bu aynı zamanda Bağdatlı bazı Mâlikîlerin de görüşüdür.[341]

İbn Bezîze Mâlik’ten bir rivayet zikretmekte ve İbn Rüşd bunun benzerini ed-Dâvûdî’den hikaye etmektedir.[342] Karâfî “Hilâl, ay ve güneş tutulması hesapları kesindir “demiştir.[343] Daha sonra 1913 yılında hilâl risalesini tasnif etmiş olan Tantâvi Cevherî, bu risalesinde astronomik hesaba itimat edilmesi konusundaki görüşünü delillendirmiştir. Ayrıca Şeyh Muhammed Mustafa el-Merâğî (Yüksek Şer’î Mahkeme reisi), astronomik hesap ru’yetin imkansız olduğunu söylediğinde, ru’yete dair şehâdetin reddi konusunda Sübkî ile aynı görüşte olduğunu 1925’te açıklamıştır.

Daha sonar, 1927 yılında Reşid Rıza gelmiş ve Menar’daki makalelerinde astronomik hesapla ameli benimsemiş, bu görüşü savunmuş ve Menâr Tefsîri’nde bu konuyu, namaz vakitlerinin, orucun, haccın, bayramların belirlenmesi ve kesin hesapla amel konusunu genişçe ele almış ve şöyle demiştir:[344] “Menar’ın 28. cildinin birinci cüz’ünde uzun bir makale neşrettim. Orada bu konudaki sahih hadisleri şerh edip, fakihlerin sözlerini ve değişik bölgelerde bu konudaki ameli zikrettim. Daha sonra bütün bunları aşağıdaki beş mesele içinde özetledim. Ramazan ve şevval aylarının başlangıcının tespiti beş vakit namazın tespiti gibidir. Şâri’ bunları, hem bedevî hem de medenî olanlar için tespiti kolay olacak bir şeye bağlamıştır ki, bunun hikmeti daha önce geçmişti. Şâri’in bundan kastı bu vakitleri bilmek olup, hilâlin görülmesine veya fecrin beyaz ipliğinin siyah ipliğinden ayrılması, yani, doğu ufkunda yatay fecrin ışığının görülmesi ile her birinin diğerinden ayrılması aracılığıyla kendisine ibadet edilmesi değildir. Aynı şekilde öğle vaktinde güneşin zevaline, ikindi vaktinde her şeyin gölgesinin bir katına çıkmasına, akşam ve yatsı vakitlerinde, güneşin batması ve şafağın kaybolmasının görülmesine ibadet etmek kastedilmemiştir. Şari’in ibadet vakitlerini tayininden kasdı insanların o vakitleri bilmesidir. Hadislerde ramazan ayının tespitinin hilâlin görülmesine bağlanmasını veya sayının (otuz güne) tamamlanma gerekliliğini, Hz. Peygamber, kendi döneminde ümmetin ümmî olması ile gerekçelendirmiştir. Öte yandan Hz. Peygamber’in gönderilmesinin maksatlarından biri de ümmeti ümmîlikten kurtarmaktır. Allah Teâlâ “O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Hâlbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Cumâ, 62/2) buyurmuştur.

Daha sonra Şeyh Muhammed Behît el-Mutîî -ki kendisi Hanefî mezhebinde müftüdür- geldi, konu etrafında yazılmış olan her şeyi inceledi ve bu konuda 1933 yılında “İrşâdü Ehli’l-Milleti ilâ İsbâti’l-Ehilleti” adıyla büyük bir kitap tasnif etti. Daha sonra 1953 yılında Hafız İbn Sadîk el-Gumârî geldi ve “Tevcîhü’l-Enzâr li-Tevhîdi’l-Müslimîne fi’s-Savmi ve’l-İftâr” adıyla bir kitap tasnif etti. Daha sonra Şeyh Ahmed Muhammed Şâkir 1939 yılında “Evâilü’ş-Şühûri’l-Arabiyyeti, hel Yecûzü İsbâtühâ bi’l-Hisâbi’l-Felekiyyi” isimli risalesini telif etti. Ahmed Muhammed Şâkir orada şöyle demektedir: “Arapların İslam’dan önce ve İslam’ın ilk yıllarında ilmî anlamda ve kesin astronomik bilgilere sahip olmadıklarında, yazı ve hesap bilmeyen ümmî bir toplum olduklarında şüphe yoktur. Bu konularda bir şeyler bilenlerin bildikleri de, yüzeysel gözlem ve araştırmaya veya duyma ve işitmeye dayalı, sathi bilgiler olup, matematik kurallara ve kesin önermelere dayalı burhanlar üzerine bina edilmemişti. Bundan dolayı da Allah Resülü (s.a.s.), ibadetle ilgili konuda ayın sübutunu onların her birinin veya ekseriyetinin gücü dahilinde görülen, kesin bir duruma, yani hilâlin çıplak gözle görülmesine bağladı. Bu, onların ibadetleri ve dinî şiarları ile ilgili vakitlerin tespiti için en düzgün ve sağlam usuldür. Güçleri dairesinde kesinlik ve katiyet sağlayacak yol da budur. Allah, hiç kimseyi gücü dışında bir şeyle mükellef tutmaz.

Ekseriyeti şehir dışında yaşayan, şehirlere ait haberler kendilerine bazen kısa, bazen uzun zaman aralıklarıyla ulaşan ve şehirde yaşayanları da hesaptan anlamayan böyle bir toplumda hilâlin sübutunun hesap ve astronomiye bağlanması, Şari’in hikmetine uygun düşmezdi. Şari’, bunu hesaba ve astronomiye bağlasaydı onlara sıkıntı vermiş olurdu. Şehir dışında yaşayanlardan pek azı, o da kendilerine haber ulaşırsa bu habere dayanarak, şehirde yaşayanlar da, ekseriyeti veya tamamı ehl-i kitap olan bazı hesaptan anlayan kişileri taklit ederek bu konuda bilgi sahibi olabilirlerdi.

Zamanla Müslümanlar dünyada fetihler yaptılar, ilimlerin dizginini ellerine geçirdiler, tekniğin her sahasında geniş bilgilere sahip oldular, daha öncekilere ait ilmî eserleri tercüme ederek o konularda maharet kazandılar. Bilinmeyen birçok hususu ortaya çıkardılar ve bunları gelecek nesiller için korudular. İşte astronomi ve fezaya, yıldızların hesaplanmasına dair ilimler bu ilimlerdendir.

Fakihlerin ve muhaddislerin çoğu ya astronomiyi hiç bilmiyorlar, ya da bu konuda sadece bazı ilkeleri biliyorlardı. Bunların bir kısmı veya çoğunluğu, bildiğine itimat edemiyor, güvenemiyordu. Hatta bazıları, bu ilimle uğraşan kişilerin, gaybı bilme iddiasına (yıldız falcılığına) tevessül ettiklerini zannederek onları sapıklık ve bid’atçılıkla itham ediyorlardı. Bu ilimle uğraşan bazı kişiler de fiilen böyle bir iddiada bulunmak suretiyle hem kendilerine, hem ilimlerine kötülük etmekteydiler. Bundan dolayı, fakihler mazurdu. Bu ilimleri bilen fakihler ve âlimler, dine ve fıkha nisbetle bu ilimlerin gerçek mevkiini belirleyecek güçte değillerdi. Ancak endişeli bir şekilde onlara işaret ediyorlardı.

İşte onların durumları böyleydi. Çünkü kevnî ilimler ve bu ilimlere götüren araçlar, dinî ilimler gibi yaygın değildi. İslam, Allah bu dünyanın kalmasına izin verdiği müddetçe baki kalacaktır. O her ümmet için her asırda geçerli şeriatdır. Bundan dolayı Kur’an ve Sünnet naslarında yeni ortaya çıkacak şeylere ince işaretler görmekteyiz. Bunlar, zikredildiği şekilde ortaya çıktığında, eskiler bunlar hakkında doğru olmayan tefsirler yapmış olsalar bile, doğru bir şekilde yorumlanır ve doğrusu bilinir.

Üzerinde konuştuğumuz konuya sahih sünnette işaret edilmiştir. Buhârî İbn Ömer’den gelen hadiste Hz. Peygamber’in şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Biz ümmî bir ümmetiz. Yazı yazmayız, hesap yapmayız. Ay, şöyle şöyledir. Yani bir kere yirmi dokuz, bir kere otuz.” (Buhârî, Savm, 13) Bu hadisi Malik (Muvatta’, I, 286), Müslim ve diğerleri başka bir lafızla rivayet eder: “Ay, yirmi dokuzdur. Hilâli görmedikçe oruç tutmayız ve onu görmedikçe oruca son vermeyiz. Hava bulutlu olursa onu takdir ediniz.”

Önceki âlimlerimiz, hadisin tefsirinde isabet etmiş, fakat tevilinde yanılmışlardır. İtibarın hesaba değil ru’yete olduğu yönündeki bu tefsir doğrudur. Ancak bilenler ortaya çıksa bile, itibarın yalnızca ru’yete olacağı yönündeki tevil hatalıdır. Çünkü yalnızca ru’yete itimat etme emri, illet-i mansûsa ile muallel olarak gelmiştir. O da ümmetin “yazı yazmayı ve hesabı bilmeyen ümmî bir ümmet olması”dır. İllet de varlık ve yokluk bakımında ma’lûle bağlıdır (İllet/gerekçe varsa hüküm de vardır. İllet yoksa hüküm de yoktur) Ümmet ümmîlikten çıkıp, yazı yazar ve hesap yapar hale geldiğinde, yani genelinde bu ilimler var olduğunda, insanların avâmı ve havâsı, ayın başını hesap etme konusunda kesin bilgiye ulaşma imkanı bulduğunda ve bu hesaba ru’yete güvendikleri gibi, hatta daha fazla güvenebildiklerinde, bu özellik onların cemaatlerinde var olduğunda ümmî olma illeti ortadan kalkmış olur. Bu durumda onların yakîn ve sabit olana dönmeleri, hilâllerin tespiti konusunda yalnızca hesabı almaları, ru’yete de, tıpkı çölde ve köyde olup da hesap ehlinden kendilerine doğru haberler ulaşmayan insanlarda olduğu, sadece bu ilmî elde imkanı olmadığında dönmeleri gerekir.

İlletin ortadan kalkmasıyla hesaba dönmek vacip olunca, hilâlleri gerçek tespit etmenin yolu olan hesaba müracaat etmek de vacip olmuştur. Yine buna binaen ru’yetin mümkün olup olmadığı gibi tartışmaları da bir kenara atmak gerekir. Buna göre; ayın gerçek başlangıcı, güneşin batışından sonra, bir an bile olsa hilâlin içerisinde kaybolduğu gecedir.”

Ahmed Muhammed Şâkir, yukarıdaki sözlerin yanı sıra Ebu’l-Abbâs Ahmed b. Süreyc’in konuyla ilgili sözünü naklettikten sonra şöyle devam eder: “Benim görüşüm, dikkatle tespit edilmiş ayrıntılı astronomik hesabın günümüzde haberlerin her tarafa ulaşmasında ve yayılmasında sağlanan iletişim kolaylıklardan ötürü bu verilerin herkes hakkında esas alınmasınının gerekliliği, ru’yete (görmeye) itimat etmeyi de, kendilerine haber ulaşmayan, astronomi, güneşin ve ayın gökyüzünde bulunduğu noktalar hakkında güvenilir bilgisi olmayan çok az sayıda kişilere ait bir hüküm olarak ibkâ etmek yönündedir. Bence bu görüşüm, bu sahadaki görüşlerin en mutedili, sağlam fıkha ve ilgili hadisleri doğru anlamaya en yakın olanıdır.[345]

Şeyh Muhammed Tahîr b. Âşûr ve Şeyh Allâl el-Fâsî de Şeyh Reşîd Rızâ ve onun gibi düşünenlerin görüşündedir. Aynı şekilde Şeyh Muhammed Ali es-Sâyis de “Tevhîdü Bidâyeti’ş-Şühûri’l-Kamerîyye” adlı risâlesinde astronomik hesaba itimadın caiz olduğu görüşünde olduğunu söylemiştir.[346]

Daha sonra, Doktor Muhammed Fethi Düreyni, Şeyh Mustafa ez-Zerkâ, Şeyh Doktor Yûsuf el-Karadâvî, Şeyh Mustafa et-Târizî, Doktor Abdüsselâm el-Abbâdî, Şeyh Muhammed el-Muhtâr es-Sellâmî, Şeyh Abdüssettâr Ebû Ğudde, Şeyh Kemâl Cü’ayt, Doktor Abdülaziz el-Hayyât gibi muasır âlimler de bu görüşü teyit etmişlerdir.[347]

Delillerin Münâkaşası ve Tercih

Ru’yete itimat vacip olmakla beraber, astronomik hesaptan istifade etmeye de bir engel olmadığını, ancak hilâllerin ru’yetle tespit edilmesinin asıl ve mukaddem olduğunu söyleyenler Kitap Sünnet ve icmâdan delil getirmişlerdir.

I. Kitap

Kitaptan delile gelince bu Allah’ın “İçinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin.” (Bakara, 2/185) ayetidir. Bu ayetteki “şehide” kelimesi, Hz. Peygamber’in sahih hadislerinde ru’yet olarak tefsir edildiği gibi – bu hadisler daha sonra zikredilecek– sonrakilerce de bu anlamda tefsir edilmiştir. İbn Kudâme, “Eğer şabanın otuzuncu gecesi hilâl görülürse ihtilafsız oruç vacip olur. Çünkü Allah Teâlâ “İçinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin.” demektedir.[348] Şu var ki bu ayetle istidlâl, şehide lafzının bu ayette ru’yet anlamında kullanıldığına dair kesin bir lafız (nass) olmayıp, ondan daha genel manada olduğu gerekçesiyle tartışmaya açıktır. Çünkü kelimenin manası olan hadrun ve hudûrun (), ayın ru’yetle olduğu gibi başka bir şeyle tespit edilmesiyle de gerçekleşebilir. Hatta aksine “şehide” lafzı hilâlin ru’yetle belirlenmeyeceği anlamını ifade etmektedir. Buna göre ayetin manası; kim ramazan ayında hazır bulunur, ayın girdiğini bilir veya bu bilgi kendisi için sabit olursa onun oruç tutması gerekir, şeklindedir. Varılan bu sonucun doğru olduğuna en büyük delil, ru’yet gerçekleşmediğinde ramazan ve şevval aylarının otuza tamamlanacağıdır.

Diğer taraftan, hilâl görülünce oruç tutmayı emreden hadisler “şehide” lafzının manasının gördü/rae anlamında olduğuna delalet etmemektedir. Bunlar sadece ayın ru’yetle sabit olacağını beyan eder ki, zaten bu konuda bir ihtilaf bulunmamaktadır.

II. Sünnet

Mütevatir olduğu iddia edilen meşhûr sahih hadisin açık bir şekilde ramazan ve şevval aylarının yalnızca ru’yet olduğuna delalet etmesi bunun sünnetten delilidir. Bu hadis farklı lafızlarla; Ebû Hureyre, İbn Abbâs, İbn Ömer, Huzeyfe, Sa‘d b. Ebî Vakkâs, İbn Mes‘ûd, Câbir, el-Berâ b. ῾Âzib, Râfi῾ b. Hudeyc, Talk b. Ali, Ebû Bekre, Semura, Adiy b. Hâtim gibi pek çok sahabiden gelmiştir. Bu hadisi onlardan Tabiînden bir grup rivayet etmiştir.[349]

İbn Ömer ve Ebû Hureyre hadislerini Buhârî, Müslim ile beraber daha başkaları, İbn Abbâs hadisini Müslim, diğer hadisleri ise sünen ve müsned sahipleri rivayet etmiştir.[350] Biz burada, bu hadislerden maksada delalet eden bazılarını zikredeceğiz.

1. Buhârî, Müslim ve daha başkalarının rivayet ettiği Ebû Hureyre hadisinde Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın yine hilâli gördüğünüzde orucu bırakın. Eğer hava bulutlu ve kapalı olursa ramazanı otuza tamamlayın.”[351] Hadisin başka bir lafız da “Ebu’l-Kâsım şöyle buyurdu: Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın yine hilâli gördüğünüzde orucu bırakın. Eğer hava bulutlu olursa sayıyı tamamlayın.” şeklindedir.[352] Hadisin Nesâi’deki “onu otuz olarak takdîr edin.” şeklindedir.[353] Nesâi’nin başka bir lafzında “onu takdir edin” şeklindedir. Yine Nesâi’nin başka bir lafzında Ay yirmi dokuz gündür, otuz da olur. Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın. Yine hilâli gördüğünüzde orucu bırakın. Eğer hava bulutlu olursa sayıyı tamamlayın” şeklindedir.[354]

2. İbn Ömer (r.a.) hadisleri: Allah’ın Resûlü (s.a.s.) “Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın. Yine hilâli gördüğünüzde orucu bırakın. Eğer hava bulutlu olursa onu takdir edin.” buyurmuştur. Hadis Müslim’de “Allah’ın Resûlü ramazandan bahsetti ve ellerini vurdu ve şöyle dedi: Ay şöyle şöyle ve şöyledir. Daha sonra başparmağını üçüncüsü ile bağladı. Onu gördüğünüz zaman oruca başlayın, yine onu gördüğünüz zaman orucu bırakın. Eğer hava bulutlu olursa otuz olarak takdir edin.” lafzıyladır. Başka bir lafızda “onu takdir edin” şeklindedir. Diğer rivayetler de bu kelime ve lafızlar etrafında dönmektedir.

Bu hadislerle istidlâl edenler, bu hadislerin fıkhî hükmü ve hükme delaleti (istidlâl) hakkında şu açıklamaları yapmışlardır:

1. Şeriat, ay başlangıç alametinin hilâl olduğunu, ayın başlangıcını tespit için bunun dışında açık ve genel bir belirleyici bulunmadığını belirttiği gibi ayın kesinlikle 29 günden eksik 30 günden de fazla olmayacağını da ifade etmiştir.

2. Ayın başlangıcı ancak yakîn/kesin bilgi ile bilinir. Bu, şeriatın vakte bağlanmış ibadetlerde koymuş olduğu değişmez bir kural olduğundan, kesin bilgi olmadan vakit girmiş olmaz. Bundan dolayı Allah onların (ibadetlerin), sebeplerini kulların herhangi bir dahli olmadığı, kesin alametlere ve sabit kevnî kurallara bağlamıştır. Dinde var olan kolaylığı sağlama ve zorluğu kaldırma prensibi esas alındığından dolayı, bunların bilinmesi konusunda bütün insanlar eşit kılınmıştır.

3. Netice olarak, şeriat hilâl ile ilgili taabbudî hükümleri ya ru’yet-i hilâle ya da ayın otuz güne tamamlanmasına bağlamıştır. Bunun sebebi ise;

a. Kolay olması,

b. Hatanın olmaması,

c. Ru’yet ve ayı otuza tamamlama dışındaki, astronomik hesabı esas alma gibi durumlarda hata ihtimalinin olması, hatta bu gibi hesaplamalarda aslolunanın hata olması. Ayrıca bu yöntemin insanların geneli için kolay olmayan bir yöntem olması.

d. Ru’yet ve ayı otuza tamamlama ile yakîn gerçekleşmiş olur. Çünkü şeriat ayın başlangıcı ile ilgili hükmü hilâlin takdîri varlığına değil hakikaten varlığına bağlamıştır. Hilâlin hakikaten varlığı da, hilâli gözle görmek veya sayıyı otuza tamamlamakla olur.[355] Daha önce geçen hadislerle istidlâl vechini açıklarken İmam Abdülberr şöyle demektedir: “Şunu bil ki hükümler şüphe ile değil yakîn/kesin bilgi ile vacip olur. Fıkıhta bu temel bir kuraldır. İnsan, üzerinde bulunduğu kesin hali ancak başka bir kesinliğe intikal etmekle terk edebilir. Hz. Peygamber’in “... Eğer hava bulutlu olursa otuz güne tamamlayın...” hadisi oruç tutmadan önce şaban ayının ve ramazan ayının otuza tamamlanmasını gerektirir.[356]

4. Hadislerin geneli, kesin bilgiye ancak bu iki yolla ulaşılabileceğine delalet etmektedir. Bu tür hadisler içinde şunları örnek verebiliriz:

a. Lafzı ile hilâlin görülmesi veya sayının otuza tamamlanmasından sonra orucun ve orucu bırakmanın/iftâr vücûbiyetine delâlet edenler. Hz. Peygamber’in şu sözü buna örnektir: “Hilâli gördüğünüzde oruç tutunuz. Yine hilâli gördüğünüzde iftar ediniz/oruç tutmayı bırakınız. Eğer hava bulutlu olursa otuza tamamlayın.”

b. Lafzı hilâlin görülmesinden veya sayının otuza tamamlanmasından önce oruç tutmanın ve orucu bırakmanın haram olduğuna delalet edenler. Hz. Peygamber’in şu sözü böyledir: “Hilâli görmedikçe oruç tutmayın ve yine hilâli görmedikçe iftar etmeyin. Eğer hava bulutlu olursa otuza tamamlayın.”[357]

Sonuç olarak, bunlara göre tek sebep, hilâlin görülmesi veya ayın otuz güne tamamlanmasıdır. Çünkü bu hadislerde, hükmün astronomik hesaba bağlandığına dair herhangi bir delil yoktur. Aksine, hükmün hilâlin görülmesi ya da ayın otuza tamamlanması gibi kesin bir duruma bağlanmış olması, hükmün hesap veya bunun dışında herhangi bir sebebe bağlanmadığına açıkça delalet eder.[358]

III. İcmâ

Dört mezhep imamı da dahil olmak üzere bütün mezhep imamları bu konuda ittifak etmiş olup, bu konuda - İbn Teymiye’nin de dediği gibi-[359] sahabe arasında da bir ihtilaf bulunmamaktadır. Bu görüşün sahipleri İmam Şâfiî’den bu konuda nakledilen muhalefet iddiasını, sahih olmadığı gerekçesiyle reddetmişlerdir. Aynı şekilde Mutarrif b. Abdillah’tan gelen nakli de, ravilerden Muhammed b. Mukâtil er-Râzî’nin zayıf olması ve İbn Kuteybe’nin de fakih olmaması gerekçesiyle reddetmişlerdir. Onlar, pek nadir olarak gelen muhalif iddialar gerçek olsa bile bunun, ilk dönemlerde oluşmuş olan icmâa zarar vermeyeceğini söylemişlerdir.[360] Ancak, icmâa muhalif olduğu nakledilen görüşlerin reddedilmesi yönünde yapılan yorumlarda açıkça bir zorlama vardır. Çünkü, âlimlerden bazılarının muhalif oldukları sabittir. Bunlar, daha önce geçtiği gibi Tabiîn döneminden bir azınlıktır.

IV. Astronomik hesap zannî olup kesin bilgi ifade etmez

Bunlar astronomik hesabın zannî olduğunu ve yakîn ifade etmediğini söylemektedirler. Çünkü bazen astronomik hesap, hilâlin görülmesinin mümkün olmadığını söylediği halde, insanlar hilâli görmekte, buna bağlı olarak oruç tutulması veya iftar edilmesine dair kararlar çıkmaktadır. Dr. Bekir Ebû Zeyd şöyle demektedir: “1406 yılında şevvâl ayında, bayram hilâlinde olanlar buna örnektir. Hesapçılar, ramazanın otuzuncu günü cumartesi gecesi şevvâl hilâlinin görülmesinin imkansız olduğunu gazetelerde ilan etmişler buna rağmen, Suudî Arabistan’ın, yüksek yerleri, kuzeyi, doğusu gibi çeşitli bölgelerinden yirmi tane şahitle hilâl şer’an tespit edilmiştir. Ayrıca, hilâl diğer İslam bölgelerinden de görülmüştür. Bu da, çağdaş astronomik sonuçların bu konuda zannî ve son derece zayıf olduğunun delilidir.[361] Buna ek olarak, astronomik hesaba dayanarak yapılan birbirinden farklı takvimlerin varlığı da astronomik hesabın zannî ve zayıf olduğuna delâlet etmektedir.

V. Astronomik hesaba dayanmak şeriat ile örtüşmez

Dr. Bekir Ebû Zeyd -bu zât astronomik hesaba itimat edilmesine itiraz edenlerin en şedîd olanlarındandır- astronomik hesabın, birkaç yönden şeriata muvafık olmadığını söylemektedir:

1. Astronomlara göre gerçekte ay, ayın iktiran/içtimadan (istirsâl) durumundan sonra ve hilâl doğmadan (istihlâl) önce ay ve güneşin iki defa ictimâ (bir içtima ile başlayıp diğer içtima ile sona ermesi) halinde olması arasındaki süreden ibarettir. Bu süre onlara göre 29 gün 12 saat ve 44 dakikadan ibarettir. Astronomlara göre ayın hakikati ve süresi bu olmakla beraber, ayın şer’î hakîkati; güneşin batmasından sonra hilâlin görülmesi, yani ayın karanlıktan sonra ilk defa ortaya çıkmasıdır. Bu konuda, İbn Rüşd ve daha başkalarından nakledilen icmâ vardır. Şer’î kamerî ayın süresi ise 30 günden fazla ve 29 günden eksik olmaz. Bundan açık bir şekilde şu hususlar ortaya çıkmaktadır:

a. Astronomlara göre ay, şer’î esasa göre olan aydan erken başlayıp erken bitmektedir.

b. Astronomlara göre ay, gün, saat ve dakika olarak belirlenmektedir. Şeriatta ise ay 30 veya 29 gün olur.

c. Astronomlara göre ay, (hilâlin) fiilen çıkmasına göre değil, çıkmış kabul edilmesine (çıkacak kadar bir sürenin geçmiş olmasına) göredir. Şeriatta ise görülecek şekilde çıkması gerekir.

d. Astronomlara göre ay, ister gece ister gündüz olsun, iktirân/kavuşum gerçekleştiğinde başlar. Hâlbuki şeriatta, önceki ayın son günü güneş battıktan sonra başlamaktadır.[362]

Diğer taraftan şeriat, ay başlangıcını, hiç kimsenin şaşmadığı, gözlemek şekliyle ona riayet etmenin hiç bir maslahattan alıkoymadığı gözle idrâk edilen doğal bir durumla vakitlendirmiştir. Bunda ümmet için kolaylık ve zorluğun kaldırılması vardır. Ayın astronomik hesapla tespit edilmesi ise bu güzellikleri/kolaylığı ortadan kaldırmaktadır.[363] Bu konuda İbn Ömer’den gelen hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.) “Biz ümmî bir ümmetiz. Yazıyı hesabı bilmeyiz. Ay şöyle, şöyle ve şöyledir... buyurmuş, otuz çeker demek istemiştir” hadisini[364] delil getirmişlerdir. Bu hadisin hükme delalet ciheti şudur: Hadis, ayın başlangıcının hesapla bilinmesi konusunda nehye ve zemme delalet etmektedir. Menhiyyün anh olan bir şey ile de oruç ve bayram sabit olmaz.

Bu delillerin kısaca münakaşası

1. Ayette geçen “şehide” lafzı ile istidlâli daha önce münakaşa etmiş ve bu lafzın yalnızca hilâlin görülmesi veya ayın otuza tamamlanmasına delalet etmeyeceğini söylemiştik. Dolayısıyla bu ayet -daha sonra açıklanacağı gibi- onların lehine değil aleyhlerine delildir.

2. Bütün rivayetleri ve lafızları ile beraber hadisi şeriflere bakıldığında bunların; gözleme, ilmî tekniklere, Ay, yıldızlar ve Güneş’in hareketlerine dayanan ve son derece ince bir şekilde mülâhaza edilen astronomik hesaba muarız olduğu sonucu çıkarılmaz. Bunun aksine, insanın aya ve diğer şeylere ulaşmış olması dikkate alındığında, bu ilmin kesinlik ifade ettiği sonucuna varılır. Dolayısıyla, astronomi ilminin şer’î sâbitelerden olan bir şey ile tearuz etmesi mümkün olmadığından, bu hadisi şerifler astronomik hesapla muamele etmenin nehyedildiğine değil, sadece hilâlin görülmesi ile ayın sabit olacağına delalet eder. Ru’yetin keyfiyetini, zaman ve mekan bilgisine dayanan astronomik hesapta nasıl bir sıkıntı ve şer’î engel olabilir ki! Özellikle de, astronomik hesabı, ru’yetin isbâtına (hilâlin görüleceğine dair verdiği veride) değil de yalnızca ru’yetin olmayacağı (hilâli görmenin mümkün olmadığı) konusuna has kılan görüşü tercih ettiğimizde (bunun ne sakıncası vardır?).

Burada Muhaddis Allâme Ahmed Muhammed Şâkir’in söylediklerini naklediyoruz: “Önceki âlimlerimiz, hadisin tefsirinde isabet kaydettiler, fakat tevilinde yanıldılar. İbn Hacer’in şu ifadeleri onların dediklerini en iyi şekilde bir araya toplamaktadır: “Burada hesaptan maksat, yıldızların ve onların hareketinin hesaplanmasıdır. Onlar bu konuda çok az bir şeyler biliyorlardı.[365] Bu sebeple yıldızların hareketini takipteki güçlük dolayısıyla oruç ve diğerleriyle ilgili hüküm, görmeye (ru’yete) bağlandı. Daha sonra bu konuda bilgisi olanlar bulunduysa da oruçla ilgili hüküm devam etti. Hatta ifadenin gelişi (siyakı), hükmün hesaba bağlanmasını hiçbir şekilde kabul etmemektedir. Hadisteki (Hava bulutlu olursa süreyi otuza tamamlayınız) kısmı da bunu açıklamaktadır. Çünkü hadiste hava bulutlu olduğunda hilâlin var olup olmadığını (hesap bilenlere sorun) denmemiştir. Bunun hikmeti, hava bulutlu olunca süre (adet) konusunda mükelleflerin müsavi olması, böylece ihtilafın ve anlaşmazlığın ortadan kalkmasıdır. Bir grup, bu konuda gök cisimlerinin hareketi hakkında bilgisi olanlara müracaat edilmesi görüşündedir. Bunlar Râfizîlerdir.[366] Bazı fakihlerin de onlara muvafakat ettikleri nakledilmektedir. el-Bâcî, (Selefin icmâı onların aleyhine hüccettir) der. İbn Bezîze de bunun batıl bir görüş olduğunu söyler. Din ilm-i nücûme (astroloji) dalmayı, onunla meşgul olmayı yasaklamıştır. Çünkü bu, sezgiden ve tahminden ibarettir. Onda ne kesinlik vardır, ne de zann-ı galib. Üstelik hüküm buna bağlansaydı sıkıntı olurdu. Çünkü bunu bilen çok azdır.

Hesaba değil, ru’yete itibar edileceği şeklindeki bu tefsir doğru, fakat daha sonra hesaptan anlayanlar bulunsa da oruçla ilgili hükmün devam edeceği şeklindeki te’vilse yanlıştır. Çünkü sadece görmeye itimad edileceğine dair emir, nassla illeti belirlenmiş ve açıklanmış olarak gelmiştir. İllet, ümmetin, ümmî oluşu, yazı ve hesap bilmemesidir. İllet, o illetle açıklanmış durumun varlığı veya yokluğu ile var veya yok olur. Ümmet, ümmî olmaktan çıkar, yazı ve hesap bilir hale gelirse, yani ümmetin içinde bu ilimleri bilenler bulunur, insanların avâmm olsun, havass olsun ayın başlangıcının hesabında kesin bilgiye ulaşmaları mümkün olursa ve bu hesaba ru’yet (görme) derecesinde veya ondan daha fazla güvenmeleri imkan dahilinde bulunursa, cemaat olarak bu hale gelirler ve ümmîlik vasıfları ortadan kalkarsa kesin bilgiye müracat etmeleri, ayın başlangıcının tespitinde sadece hesaba itibar etmeleri, hesapla ilgili doğru bilgiler kendilerine ulaşmayan köy veya mezra halkı için düşünülebileceği gibi hesabı bilmenin çok zor olması hali müstesna, ru’yete (görmeye) itibar etmemeleri gerekir (vacip olur).

Hesaba engel olan illetin ortadan kalkmasıyla, sadece hesaba başvurulması vacip olunca, hilâllerle ilgili gerçek hesaba başvurulması ve ru’yetin mümkün olup olmayışının bir tarafa bırakılması gerekir. Bu durumda hakiki manada ayın başlangıcı, güneş battıktan bir an sonra olsa bile, hilâlin battığı gecedir.[367]

3. Daha önce de ifade edildiği gibi onların hesabın şeriata muhalif olduğunu söylemeleri doğru değildir. Çünkü onların şeriat ve hesap arasında uyumsuzluk olduğu yönünde söyledikleri sözler, müsellem olmayan şeylere mebnîdir. Örneğin, onların astronomlara göre kamerî ay, şer’î aydan farklıdır demelerine şöyle cevap verilir: Astronomlar, mühâk (yeni ay öncesi- ayın görülmediği üç gün), iktirân/kavuşum, ayın doğuşu, ru’yetin nasıl olacağı, ru’yetin mümkün olup olmaması, Ay’ın Dünya ve Güneş etrafındaki hareketi gibi şeyleri belirlemektedirler. Bundan dolayı, onların ayın başlama zamanı ile alakalı olarak güneş battıktan sonraki aya itibar etmelerine bir engel yoktur. Dolayısıyla ayın 29 gün veya 30 gün kabul edilmesi bir yuvarlamanın sonucudur. Bu güneş yılında da vardır. Bundan dolayı, güneşin dönmesi yıldan yıla farklılık göstermediği halde bazen 365 gün bazen 366 gün olur. Burada astronomları ilgilendiren şey, ru’yetin vehme/zanna dayanan bir şekilde değil, sahih ve gayet ince hesaplarla mümkün olması veya hilâle benzer diğer cisimlerin görülmesidir. Öyleyse astronomi ilmi, şeriatın rükun ve hükümlerinden biri olan orucun ispatı için ru’yet hakkında olabilecek hataları bertaraf etme konusunda şeriata yardım etmektedir. Bundan dolayı, astronomik hesapla ay başları tespit edilir dense, bu söylem yukarıda geçen ve bu konuda bazı yöntemler belirleyen hadislerle de çelişmez.

4. Onların hesaptaki hatalar ve birbirleriyle çelişen takvimler konusunda söyledikleri de kesinlikle doğru değildir. Burada, hataların olduğu kabul edilse bile, bunların sebebi hassas astronomik hesap değildir. Çünkü astronomik hesap, mühâk (iktiran öncesi), iktirân, hilâlin doğuşu ve ayın diğer hareketlerini ince bir şekilde belirlemektedir. Bu, gözlem ve müşâhedeye mebnî olup, bunun yanlış olması da mümkün değildir. Muhtemelen, bu hatanın sebebi –eğer varsa– saniyeler içinde ayın hareketini hesap edebilen çağdaş astronomik hesaplar değil, bu kuralları dikkatli bir şekilde uygulamaksızın hazırlanan veya eski hesaplara itimat eden takvimlerdir.

5. Onların, ru’yetin gözle sabit olmasının astronomik hesaba muhâlif olduğu yönünde söylediklerinin sebebi de ru’yetteki hatadır. Bu hata gözlem yapana da raci olabilir. Tıpkı Enes (r.a.)’in Şi’ra yıldızını gördüğünde onu hilâl sanmasında olduğu gibi. Veya bu hata görülen şeyin hilâl olmamasına bağlı da olabilir. Yoksa hilâl henüz doğmadan nasıl görülebilir ki!

6. Onların, “Astronomik hesap ancak, vehm ve hataya yakın olan zannı ifade eder.” anlamındaki sözleri de günümüzde kabul edilebilecek bir söz değildir. Çünkü astronomik hesap kat’îyyet ve kesinliklik ifade eder. Çünkü biz, haram kılınmış olan astroloji ilminden veya hata da isabet de etmesi muhtemel olan takdîr ve ictihâda dayanan eski astronomik hesaplardan değil, müşâhede, gözlem ve çağdaş tekniklere yaslanan, bu konuda ilmî ve amelî tecrübelere dayalı olan astronomik hesaptan bahsediyoruz. Kaldı ki biz, güneşin batması ve diğer namaz vakitlerinde ru’yete değil güneşin hareketine ve astronomik hesaba itibar ediyoruz. Namaz vakitlerini belirlerken hesabı dikkate almak caiz oluyor da ramazana girişi belirlemek için neden caiz olmuyor?

7. Kamerî ay başlarını belirlemede hesaba riayet edilmeyeceği hususunda dile getirilen icmâ iddiası da doğru değildir. Çünkü siyer ve fıkıh kitapları sahabenin toplanıp, ilmî astronomik hesaba veya ru’yet veya ikmâl (şabanı otuza tamamlama) dışında bir şeye itimat etmenin caiz olmadığına dair karar aldıklarına dair bir bilgi kaydetmemektedir. Böyle bir icmâ, sahabe arasında olmadığı gibi tabiîn arasında da olmadığından, sarih/açık bir icmâ iddiası isabetli değildir. Sükûtî icmâa gelince, bunun delil olup olmadığı konusu tartışmalı bir meseledir. Dolayısıyla delil olduğu hususunda üzerinde ittifak edilmemiş bir delil bize karşı kullanılamaz. Diğer taraftan sarih icmâ gerçekleşmiş olsaydı, isimlerini zikrettiğimiz kişilerden buna muhalefet eden olmazdı.

8. Ru’yet veya ikmâlin ramazan ve bayramın varlığı için sebep olduğu konusunda söylenenler de doğru değildir. Buna şu açılardan cevap verilmiştir.

a. Bir konuda vesile belirlenmesi, sebebin sadece bunlara hasredildiği ve bunların dışındakilere yolun kapandığı anlamına gelmez. Bundan dolayı, bu kapı eşit derecedeki herhangi başka bir vesileye de açıktır. Böyle olunca, bu ikisinden daha güçlü bir vesile olan astronomik hesap için ne denebilir ki? Gerçek şu ki Kur’an’ın “İçinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin.” (Bakara, 2/185) şeklinde ifade ettiği gibi sebep aya şahit olunması/ulaşılmasıdır. Bu da bu amacı gerçekleştiren herhangi bir vesile ile gerçekleşir. Biz ru’yet veya ikmâlin sebep konumunda olduğunu -böyle bir ihtimalin uzaklığına ragmen- kabul etsek bile sebebi niçin sadece bu ikisine hasrettiniz, diye sorarız? Bu iddia hakkında bir açık delil olmaksızın zorlama ile yapılan bir te’ville varılan bir sonuçtur.

b. Ru’yeti bir vesîle olarak veya -vesilelerin birden çok olmasının cevazına binâen- vesîlerden biri olarak kabul ettiğimizde bunun değişmesi veya yerine bir başkasının geçmesi de mümkündür. Tıpkı, Allah’ın mükellefe haccın farz olması için gereken şartlara (istitâata) bağladığı hac ibadetinde olduğu gibi. Hz. Peygamber (s.a.s.) istitâatı zâd ve râhile (azık ve binek) olarak belirlemiştir. Bugün binek, geçmişte olduğu gibi develer ve atlar değil uçaklar, arabalar ve gemiler olmuştur. Başka bir ayette Allah “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın...” ( Enfâl, 8/60) ayetiyle kuvvet ve savaş atları hazırlamayı emrettiği halde bugün savaş atlarının yerine savaş uçakları, tanklar, füzeler ve denizaltılar girmiştir. Öyleyse zamanın değişmesiyle değişen bu vesileler ile ümmete kolaylık sağlamak ve onlardan güçlüğü kaldırmak adına kabul edilen hata edebildiği gibi isabet de edebilen bir âdil şahidin şehâdetiyle gerçekleşen ru’yet arasındaki fark nedir? Günümüzde, hilâlin hata etmeyen ince astronomik hesap aracılığı ile görülmesi artık mümkün hale gelmiştir.

c. Ru’yet kelimesinin manası ne dilde ne de Kitap ve Sünnet’te gözle görmeyle sınırlı değildir. Kelimenin manaları arasında, istenilen şeyin sübûtunun herhangi bir yolla gerçekleştiği manevî veya yakînî ru’yet de vardır. Bu mana -daha önce de geçtiği gibi- nasslarda geçmiş olan “şehide” lafzının manasına uygundur.

9. Onların, ru’yetin gözle tespit edilmesinde kolaylık olduğunu iddia etmeleri de, Allah’a hamdolsun bugün daha kolay hale gelmiş olan astronomik hesaba itimat etmekle çelişmez. Ayrıca İslam’ın rükunlarından biri olan oruca başlamada ru’yetin gözle tespitinin kolay olması, ayrıntılı ve dikkatli bir tespitin yerine geçici bir etken olarak addedilmemelidir.

10. Ümmetin ümmî olduğu konusundaki İbn Ömer hadisine de birkaç açıdan cevap vermek mümkündür:

a. İlgili hadis, nehiy lafzıyla (yazmayın ve okumayın şeklinde) varid olmadığından, bu hadisten hesap veya hesap ilminin yasaklanmış olduğu manası anlaşılmaz. Bu hadisin delalet ettiği şey, ümmetin Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde içinde bulunduğu durumu beyan etmektir. Hadis de zaten o an ümmetin yazı yazmayan ve hesap yapmayan ümmî bir topluluk olduğunu beyan etmiştir. Buna bağlı olarak, Allah Teâlâ onlara, ru’yetten daha kolay olan bir hafifletmeye gitmiştir: Ay 29 günden eksik 30 günden fazla olmaz.

b. Bizzat bu hadis, ayın ya 29 gün ya da 30 gün olacağını zikretmek sûretiyle hesaba işaret etmektedir. Ancak bu, (o gün için hesabı emretmekle ortaya çıkacak) zorluğun kendisiyle düşeceği kolay hesaptır.

c. Hadiste “lâ nektübü” (yazmayız) ifadesi geçmektedir. Ancak bununla beraber hiç kimse yazmanın haram kılınmış olduğunu veya bununla (bir bilgiyi yazıya geçirmek suretiyle oluşan yazılı vesikanın) hakların sabit olmayacağını söylememiştir. Hatta Allah Teâlâ müdayene[368] ayetinde borcun koruma altına alınması ve tevsîki için yazmayı emretmiştir. “lâ nehsübü” (hesaplamayız) ifadesiyle beraber “lâ nektübü” ifadesinin de bulunması yazmanın ve hesabın meşrû olduğuna açık bir delildir. Bundan dolayı diyoruz ki, eğer hadis, hesabı veya hesap ilmini yasaklamış olsaydı aynı şekilde yazmayı da yasaklamış olurdu. Bununla beraber hadiste –daha önce geçtiği gibi– herhangi bir nehiy yoktur. Hadiste olan şey, vakıayı/hali hazırın ne olduğunu beyan eden nefiydir. Bu da haramlığa ve yasak olmaya delalet etmez.

d. İslam’dan önce Araplarda hatta Roma ve İranlılarda hesap dakîk olmayıp tahmîn ve takdîre dayanmaktaydı. Hesabın gelişmesi, Kur’an’ın yıldızlara, aylara, güneş ve onların hareketlerine önem vermiş olmasından dolayı İslam medeniyetiyle olmuştur. Öyle ki Kur’an, kainatın sınırsız olduğu yönündeki yaygın kanaatin aksine evrenin sınırlı olduğunu ifade etmiş ve “O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır.” (Bakara, 2/255) buyurmuştur. Başka bir ayette gök cisimlerinin hareketlerini ve dönüşlerini zikretmiş ve “Ne Güneş Ay’a yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.” (Yâsîn, 36/40) buyurmuştur.

Kur’an ayrıca uzayın karanlık boşluğunda yer çekiminin olmadığına ve sürekli bir hareketliliğin varlığına şöyle işaret etmiştir ve “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıkmaya koyulsalar, yine ‘Gözlerimiz döndürüldü, biz herhâlde büyülenmiş bir toplumuz’ derlerdi.” (Hicr, 15/14-15) buyurmuştur.

Müslümanlar astronomi ilminde büyük emek harcamışlar, yerkürenin ve gezegenlerin güneşin etrafında dönmesi gibi pek çok hakikat ve ilmî nazariyeler keşfetmişler ve hicrî ay başlarını hesap etmek ve hicrî takvîmi belirlemek için çeşitli yollar ortaya koymuşlardır. Ayrıca enlem ve boylamları hesap etmek için ilmî tecrübeler icrâ etmişlerdir. Buna pek çok çağdaş astronom şahitlik etmektedir. George Sarton “el-Medhal li-Târîhi’l-‘Ulûm” adlı kitabında şöyle demektedir: Müslümanların astronomi alanında yapmış olduğu araştırmalar son derece faydalıdır. Çünkü bu çalışmalar gerçekte, Kyler ve Kopernik dönemindeki olan büyük astronomik ilerlemeye yol açmıştır. Şikât da “Târîhu’r-Riyâdiyyât” adlı kitabında şöyle demektedir: “Müslüman ve Arap âlimlerin astronomi alanındaki ölçümleri, Yunanlıların yapmış oldukları ölçümlerden büyük oranda daha doğrudur.”[369]

Bugün astronomi ilmi, cihazlar ve çok gelişmiş tekniklerle yapılan gözlemlerle bir saniyenin daha azını bile hesaplayacak hassasiyette ileri bir seviyeye ulaşmıştır. Öyle ki, bugün bu saniyeler içinde meydana gelen hareketleri son derece dikkatli bir şekilde görmekteyiz.[370] Hatta geçmiş âlimlerimizden bazıları astronomi ilminin kat’îliğne hükmetmiştir. Misal olarak Karâfî “Hilâller, ay tutulması ve güneş tutulması ile ilgili hesaplar kat’îdir.” demiştir.[371] Şâfiî âlimi Abbâdî de şöyle diyor: “Kesin olan hesap, (hilâlin) görülmeyeceğine delâlet ettiğinde, âdil kişinin sözü kabul edilmez ve şahitliği reddedilir. Bu apaçık bir şeydir. O zaman oruç da caiz olmaz. Buna muhalefet etmek ise kesin bilgi karşısında inatlaşmak ve kibirlenmektir.”[372]

Astronomi ve astroloji arasında fark

Cahiller arasında gök cisimlerinin, yıldızların ve gezegenlerin insan üzerinde etkisi olduğunu dair inanç yaygındır. Onlar bu cisimlere özellikle de yıldızlara, bazı fiiller isnad edegelmişlerdir. Onlar arasında “yıldızların ve gök cisimlerinin hareketinin esrârını bilmek” şeklinde isimlendirilen bir şey meşhurdur. Doğumlar, doğum zamanları gibi kadere ait bazı şeylerle burçlar, gezegenler ve yıldızlar arasında bir bağ kurarlar. Böyle bir inanç, Allah’ı inkar ve şirktir. Bu ilimleri -eğer ilim olarak isimlendirmek uygunsa- bilmek/öğrenmek haramdır. Buradan hareketle, ilm-i nücumun ve bunların hareketleri ile ilgili malumat peşinde koşmanın haram sayıldığı hadislerin bu tür malumatlar ile ilgili olduğu ifade edilmelidir.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ashabına “Rasûlullah (s.a.s.) bize - “Bilir misiniz Rabb’iniz ne buyurdu?” diye sordu. Bizler: Allah ve Resûlü en iyi bilendir, diye cevap verdik. Resûlullah şöyle dedi: “Allah şöyle buyurdu: Kullarımdan kimi bana îmân etti, kimi de kâfir oldu. Her kim Allah’ın rahmeti, Allah’ın rızkı ve Allah’ın fadlı ile üzerimize yağmur yağdı dediyse, işte o, bana imân etmiş, yıldızı inkâr etmiştir. Her kim de falanca yıldız(ın batıp doğması) ile üzerimize yağmur yağdı dediyse, işte o, yıldıza îmân etmiş, bana îmân etmemiştir.”[373] buyurmuştur. Burada varid olan nehiy/yasaklama; yıldızları, gökyüzünü ve onların hakikatlerini anlama ve öğrenmeye yönelik değildir. Bu tür ilimleri tahsil etmek, farz-ı kifâye cinsinden şer’an matlub olan bir şeydir. Hatta bazen farz-ı ayn mertebesine de çıkar. Allah, güneş ve ayların hareketleri ile namaz, oruç, hac, zekat vb. pek çok rükun ile bağ kurmuşken bu ilim nasıl matlup olmaz ki? Hatta Allah bu hareketler ve merhaleleri “yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için” (Yûnus, 10/5) sözüyle gerekçelendirmiştir. Hesap ilmi şeriatın, inananların elde etmesi için konulmuş bir gayedir. Bunun yanında Allah, ayın menzillerini zikretmiş ve “Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.” (Yâsîn, 36/39) ve “Yıldızların yerlerine yemin ederim ki” (Vâkıa, 56/75) ayetiyle yıldızların yerlerine yemin etmiştir.

İlke olarak astronomik hesapla ay başlarının tespit edileceği görüşünde olanların delilleri şunlardır:

1. Kitap

Allah Teâlâ “(o sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin.” (Bakara, 2/185) Bu ayetin söz konusu hükme delaleti şöyledir: Allah Teâlâ bize, bu ve diğer delillerle orucu farz kılmış ve bunu şühûda/görmeye bağlamıştır. Şühûd dilde hazır bulunmak ve bilmek anlamlarına gelir. el-Kâmûsü’l-Muhît’te “ve kad şehide ” ifadesi “bildi (alime)” gibidir. Buna binaen kelime, “şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ hüve” ayetinde[374] Allah bildi, “eşhedü en lâ ilâhe illallah” ifadesinde de “bilirim” ve “bildiririm ki” anlamındadır, şeklinde geçmiştir.[375] İsfehânî de şöyle demektedir: “Şehide, şühûdün, şehâdetün; göz ya da basîretle gerçekleştirilen bir müşâhede ile beraber hazır bulunmak anlamındadır. “Âlimul ğaybi veş şehâdeh” ayetinde[376] olduğu gibi bazen yalnızca hazır bulunmak anlamında olur. Fakat yalnızca hazır bulunmak anlamında “şühûdün” sözcüğü daha uygundur. Şehâdetün sözcüğü ise müşâhede ile beraber hazır bulunma anlamına daha uygundur. “Liyeşhedû menâfia lehum” ayetindeki[377] “liyeşhedû” kelimesi liyehdurû/hazır bulunsunlar anlamındadır.

Şehâdet, basîret veya görme ile hasıl olan ilimden ortaya çıkan sözdür.[378] Buna göre ayet “Mükelleflerden kim özürsüz olarak, ramazan ayında hazır bulunur veya onun bilgisine ulaşırsa oruç tutsun.” anlamına gelir. Ayet, hangi yolla olursa olsun ayın bilgisine ulaşan kişiye orucun sabit olduğu konusunda sarihtir. Bilgiye ulaşma sahih ru’yetle olabileceği gibi, ikmâlle (şabanı otuza tamamlama) veya astronomik hesapla da olur. Çünkü bununla da bilgi sabit olmaktadır. Dinî günlerin hesapla tespit edilebileceğini savunanlar ayrıca hesap ilminin önemine delalet eden ayetlerle de delil getirmişlerdir. Allah Teâlâ “Güneş ve Ay bir hesaba göre hareket etmektedir.” (Rahmân, 55/5) buyurmaktadır. Bu ayet, Güneş’in ve Ay’ın hareketinde esas olanın hesap olduğuna ve hesabın mutemet olduğuna delalet eder. Dolayısıyla hesap ibadet vakitlerini bilme konusunda da mutemettir.

2. Sünnet

Sünnetten getirilen delillerden bazıları şunlardır:

a. İbn Ömer’den gelen, “Biz ümmî bir ümmetiz. Yazı yazmayız, hesap yapmayız...” rivayeti. Bu hadisin hükme delaleti şöyledir: Bu hadisten, ayın tespiti konusunda asıl olanın hesap olduğu anlaşılır. Ancak, asıl olan yöntem, ümmetin Hz. Peygamber döneminde ümmî olup, yazı yazmayı ve hesap yapmayı bilmemesinden dolayı zor olduğundan, Allah onlara kendi dönemlerinde kolay olanı almayı önermiştir ki, o da ru’yettir (gözle görme). Diğer bir ifadeyle hadisten ayın ru’yetle tespit edilmesi konusundaki illetin, ümmetin yazı yazamayıp, hesap yapamaması/ümmî olması olduğu anlaşılıyor. Öyleyse hesabı bilmeme illetinin ortadan kalkmasıyla, ru’yete itimat etme olan malûl de ortadan kalkacaktır. Çünkü şu bilinen bir husustur ki; “ma’lûl, (bir gerekçeye binaen ortaya çıkan sonuç) varlık ve yokluk bakımından illete bağlıdır.”[379] Dolayısıyla, artık günümüzde hesap son derece kolay bir şey olduğundan, artık kendisine itimat edilmesi gerekmektedir. Bu görüş, hadisin bu manaya ihtimali olmadığı, bunun hadisin manasında zorlama olduğu, ayrıca bunun Hz. Peygamber’in onayladığı ve uyguladığı, ondan sonra da sahabenin ve günümüze kadar güzel bir şekilde onlara tabi olanların uyguladığı en önemli delil olan ru’yetin ilgası anlamında olduğu, yalnızca astronomik hesaba itibar edileceğini âlimlerden pek azının söylediği, pek çok sahih delili ilgâ eden bu mananın kastedilmemiş olduğu gibi gerekçelerle tartışılması da mümkündür.

b. İbn Ömer’den gelen “Hilâli görmedikçe oruç tutmayın ve onu görmedikçe oruca son vermeyin. Hava bulutlu olursa onun için takdir yapın.” hadisi.[380] İbn Hacer Hz. Peygamber’in “fakdirû leh” ifadesinin yorumu hakkında şöyle demiştir: “Diğerleri de üçüncü bir te’vil yoluna gitmiş ve ifadenin “onu menâzil hesabıyla takdir edin” anlamında olduğunu söylemişlerdir. Bunu Şafiîlerden Ebu’l-Abbâs b. Süreyc ve Tabiinden Mutarrif b. Abdillah, Muhaddislerden İbn Kuteybe söylemiştir. İbn Abdilberr bunun Mutarrif’ten sahih olarak gelmediğini söyler. İbn Huveyz Mendâd el-Mâlikî, Şafiî’den İbn Süreyc’in benimsediği görüşe benzer bir görüş nakletmektedir. Şafiî’den meşhur olarak nakledilen görüş cumhurun görüşüdür. İbnü’l-Arabî İbn Süreyc’den “fekdirû leh” sözünün, Allah’ın bu ilme has kıldığı kimselere, “sayıyı tamamlayın” sözünün de umûma hitabı olduğu sözünü nakletmektedir. İbnü’l-Arabî İbni Sureyc’ten nakledilen bu görüşü şöyle değerlendirir “Ona göre ramazanın vucubiyeti bir grup için güneş ve ayı hesap etmesiyle olurken, diğer bir grup için ise şaban ayını otuza tamamlamak suretiyle olmaktadır.” demektedir. Rûyânî İbn Süreyc’in, hesap bilen için oruca başlamanın vacip olduğunu söylemediğini, sadece yaptığı hesap sonucuna göre amel etmesinin onun için caiz olduğunu söylediğini nakletmektedir. Bu görüş Kaffâl’ın ve Ebi’t-Tîb’in da tercihidir. Ebû İshâk eş-Şîrâzî ise Mühezzeb’te, İbn Süreyc’den, bu kişiler için orucun gerekli olduğunu, nakletmiştir.[381] Bu hadisle istidlâl vechi şudur: Allah’ın Resûlü (s.a.s.) hilâlin hesapla tespitini caiz kılmıştır. Çünkü “fakdirû leh” ifadesi, Deccal’in kıyamet öncesinde dünya yüzünde kırk gün kalacağına dair varid olan hadiste olduğu gibi “ihsibû leh” anlamındadır. O hadiste Hz. Peygamber Deccal’in bir gününün bir sene gibi olacağını ifade edince sahabe Hz. Peygamber’e namaz vaktinin nasıl hesap edileceğini sorduğu zaman o, “ikdirû lehû kadrahû” buyurmuştur.[382] Bu istidlâl başka sahih bir rivayette “fakdirû lehû selâsîne” şeklinde varid olduğu için tartışılmıştır.[383] Çünkü yukarıda otuz gün ile kayıtlanmadan “o halde hesap ediniz” şeklinde mutlak olan ifade, bu rivayetteki hesabın otuz gün ile kayıtlandığı hadisteki mukayyede hamledilir. Dolayısıyla bunda hesaba itibar edileceğine bir delil yoktur. Bu itiraza, mukayyet ifadenin yer aldığı söz konusu hadisin zayıf olduğu şeklinde cevap verilmiştir. Bu konuda Dr. Şeref el-Kudât şöyle demektedir: “ikdirû lehû selâsîne” rivayetini sadece; İbn Ömer, Nâfi, Abdullah ve Üsâme rivayet etmiştir. Hâlbuki “fakdirû leh” rivayetini bütün raviler “selâsîne” lafzını zikretmeden nakletmişlerdir. Hadisin sahîhayndaki senetleri şu şekildedir:

1. Buhârî; Malik, Nâfi, İbn Ömer ve Ömer tarikiyle fakdirû leh şeklinde merfû olarak rivayet etmiştir.

2. Müslim; Eyyûb, Nâfi, İbn Ömer ve Ömer tarikiyle fakdirû leh şeklinde merfû olarak rivayet etmiştir.

3. Müslim; Seleme, Nâfi, İbn Ömer ve Ömer tarikiyle fakdirû leh şeklinde merfû olarak rivayet etmiştir.

4. Müslim; Yahya, Abdullah, Nâfi, İbn Ömer ve Ömer tarikiyle fakdirû leh şeklinde merfû olarak rivayet etmiştir.

5. Müslim; Ebû Üsâme, Nâfi, İbn Ömer ve Ömer tarikiyle fakdîrû lehû selâsîne şeklinde merfû olarak rivayet etmiştir.

6. Buhârî; İbn Şihâb, Sâlim, İbn Ömer ve Ömer tarikiyle fakdîrû leh şeklinde merfû olarak rivayet etmiştir.

7. Müslim; İsmâil, Abdullah, İbn Ömer ve Ömer tarikiyle fakdîrû leh şeklinde merfû olarak rivayet etmiştir.

Bundan dolayı Ebû Üsâme rivayeti, İbn Ömer’den gelen bütün rivayetlere muhaliftir ve bu rivayet şâz ve zayıf bir rivayettir. Dolayısıyla bu rivayeti delil getirmek doğru/sahih değildir.[384]

3. Hesap ilmî günümüzde kesin ve kat’î bir ilimdir

Günümüzde astronomik hesap, çağdaş teknikler, ince/hassas cihazlar ve vuku bulan hadiseleri saniyeler içinde gözetleyen ve nakledebilen son derece hassas bir şekilde hareketleri izleyen kameraları taşıyan uydularla irtibatlı olduğu için kesinlik ifade eder. Bu ilimde ehl-i zikir (astronomlar) olan kişiler bu söylenenlere şahitlik ettiği gibi, günlük gözlemler ve ilmî tecrübeler de buna delalet etmektedir. Kur’an-ı Kerim de bu hassaslığa işaret etmekte ve “Güneş ve Ay bir hesaba göre hareket etmektedir.” (Rahmân, 55/5) buyurmakta, Güneş ve Ay’ın hareketlerindeki kanunların hiç bir zaman şaşmayan, sabit, hassas bir hesaba mebni olduğunu beyan etmektedir. Bu, ötesinde daha dakikliğin düşünülemeyeceği hassaslık, Allah’ın kainattaki kudretinin ve eşsiz yaratmasının eseridir. Yine Allah Teâlâ başka bir ayette “Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur. Ne Güneş Ay’a yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.” (Yâsîn 36/39-40) buyurmaktadır.

Bunlardan dolayı, hilâlin gözle görülerek tespit edilmesine delâlet eden hadisleri, zorluk ve meşakkat sebebiyle, ümmetin ümmî olması durumuna hamletmek sûretiyle delilleri uzlaştırmak mümkündür. Ancak ümmetin, kesin ve kati olan hesabı öğrenmesi durumunda gözle görerek tespit etme metoduna itimat etmek gerekir. Çünkü hassas ve mutemet olan hesaptır.[385] Bu görüş, üçüncü asırda yaşamış Şafî âlimlerden İbn Süreyc’in sözüdür.[386]

4. Kıyas

Hicrî ay başlarının hesaba göre tespit edilmesini savunanlar, ramazanın girişini tespit etmeyi namazların hesapla tespiti meselesine kıyas etmişlerdir. Ümmet, herhangi bir ihtilafa düşmeden namaz vakitlerinin belirlenmesinde hesaba itimat etmektedir. Namaz şehadetten sonra en büyük rükün olduğu gibi oruç ve hac da İslam’ın şartlarındandır. (O halde namaz meselesinde hesaba riayet edildiği gibi oruç meselesinde de riayet edilmelidir.)

ASTRONOMİK HESABA YALNIZCA NEFY KONUSUNDA İTİMAT EDİLECEĞİNİ SÖYLEYENLERİN GÖRÜŞLERİ

Bu gruptakiler birinci gruptakilerin delilleriyle istidlâl etmişlerdir. Ancak bunlar bu delilleri, sahih ru’yetin tespiti için astronomik hesaba itimat edilmesi ve astronomik hesap gerçekleri ile çatıştığında ru’yet şahitliklerinin kabul edilmemesi şeklinde kayıtlamışlardır. Buna göre hesap, “ru’yet mümkün değil” veya “hilâl henüz doğmadı” dediğinde şahitlerin şahitliği kabul edilmez. Çünkü ru’yet (gözle görme) zannî ve hata ihtimali olduğundan kat’î olan bir şeye muarız olması mümkün değildir. Onlar, bu durumda yapılması gereken; devletin, ancak astronomik hesaba göre hilâl gözleminin mümkün olduğu zaman gözlem yapmaya çağırmasıdır, demişlerdir:[387]

Ru’yetle hilâlin tespit edilmesine delâlet eden pek çok şer’î nassın görmezden gelinmesi caiz değildir. Bundan dolayı, nefy halinde hesabın göz önünde bulundurulması zarureti ile beraber bu naslarla aslen amel edilmiş olur. Bu şu anlama gelir: Ümmete düşen, ru’yeti gerçekleştirebilmek için gerçekten hassas cihazlar teleskop vb. modern tekniklere dayanarak hilâli ru’yetle tespit etmeye çalışmaktır. Bu durumda, hilâlin tespiti hesap da göz önünde bulundurularak ru’yetle gerçekleşmiş olur. Böylece deliller cem edilmiş olur. Malumdur ki, delillerin arasını cem etmek onlardan birini ilğâ etmekten önceliklidir. Allâme İbn Sübkî ve Ezher Şeyhi Muhammed Mustafa el-Merâğî, Yûsuf Karadâvî gibi çağdaş âlimler de bu görüşü savunanlardandır. Karâdâvî selef âlimleri arasında astronomi ilmine itimat edilmemesini bu ilmin onlar arasında yaygın olmamasına bağlamakta ve ikinci görüş sahiplerinin delil olarak sunduğu hadisin, bulutluluk haline bağlanmış olmasının, bu görüşün sıhhatine delâlet ettiğini söylemektedir.[388] O hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.) “Hava bulutlu olursa onun için takdir yapın.” buyurmuştur. Dolayısıyla bu ifade genel bir nass değildir. Buna ek olarak, astronomik hesaba itimadı caiz görmeyen çağdaş âlimlerin çoğunluğu –bizim de Allâme Sıddîk ed-Darîr’den gördüğümüz ve duyduğumuz gibi, onun sözü el-Mecme’d-Düvelî’nin münâkaşaları içerisinde de yazılıdır– görüşlerini hesabın zannî hatta vehmî olduğuna dayandırmaktadırlar. Onlar, astronomik hesap yakîn ifade etse veya kat’î olsa biz buna muhalefet etmezdik, derler.[389]

Dolayısıyla bu meseledeki problem, astronomik hesabın bugün yakîn olmadığı zannıdır. Biz onun yakîn ifade ettiğini ortaya koyduğumuzda, ru’yetin imkansız olduğu bir durumda hilâlin görüldüğüne dair yapılan şahitliği reddetme konusunda hiç kimse muhalefet etmeyecektir. Çünkü bu durumda hesapla sabit olan katiyyet ile ru’yetle sabit olan zanniyet arasında bir çelişki olmuş olur. Hesap ve hakîkî bir ru’yetle hilâl görüldüğünde orucu farz kılan şer’î naslar arasında bir çelişki olamaz. Bu, ru’yet fiilen gerçekleştiğinde ru’yetin astronomik hesap şartlarına göre gerçekleşmiş olması demektir. Öyleyse kesin olan astronomik hesapla, kesin olan hissî müşâhede anlamında hakîkî ru’yet arasında bir çelişki yoktur. Çelişki astronomik hesapla ru’yet iddiası arasındadır.

Şu sabittir ki, aklî veya hissî olan kat’î ile şer’î kat’î arasında bir çelişki yoktur. Problem o ikisinden birinin kat’î olmaması halinde ortaya çıkar. Aynı şekilde bir hissî kat’î ile başka bir hissî kat’î arasında da çelişki olmaz. Ru’yetle astronomik hesap arasında bir çelişki gördüğümüzde gerçekte çelişki, kat’î olan astronomik hesapla, bir kimsenin zannî olan ru’yeti arasındadır. Yoksa çelişki astronomik hesapla hakîkî ru’yeti emreden şer’î nas arasında değildir.

Bence, bugün astronomik hesap kat’îdir, dolayısıyla ihmâl edilmemelidir. Aynı şekilde bu hesap, hakîki ru’yetin tahkîkini talep eden şer’î nasla da tearuz etmez. Geçmişte ru’yet iddiasının kabul edilmesi, insanlara işlerini kolaylaştırmak ve onlardan sıkıntıyı gidermek için makbul görüldüğüne göre bugün -astronomik hesabın bu mertebeye ulaşması, yaygınlaşması ve hesaba itimat konusunda herhangi bir zorluğun olmadığı böyle bir zamanda- ilim ru’yetin imkansız olduğunu ifade ettiği müddetçe, bir iddiadan veya bir vehimden ibaret olan ru’yete itimat etmek caiz değildir.

Burada anlatılanlara binaen İslam devletlerinden, fıkıh ve astronomi âlimlerinden istediğimiz, fıkıh konseylerinin de uygun gördüğü üzere; ihtilâfı metâli’e itibar etmeyen, bütün İslam dünyası için, kapsamlı tek bir hicrî takvim geliştirmeleridir. Astronomi ilminin verilerine göre hakîki ru’yetin imkanına itimat etmeleridir. Ki bu görüş, ru’yetin ihmâl edilmesi anlamına da gelmez. Aksine ümmete düşen, astronomik hesap ru’yetin zamanını ve mekanını belirledikten sonra hilâli gözlemektir. Bu gözlem çıplak gözle olabileceği gibi modern tekniklerle ve gelişmiş cihazlarla da yapılabilir. Hem böylece iki hayrın arasını da cem etmiş oluruz. Benim nazarımda tercihe şayan olan görüş budur. En doğrusunu Allah bilir.

Doğruya ulaştıran Allah’tır. En doğruyu en iyi bilen O’dur. Bizim en son duamız: Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Salat ve selam Efendimiz Muhammed (s.a.s.)’e onun âline ve ashabına ve kıyamete kadar onun hidayetine tabi olanlara olsun.

Bu yazı, Rabbine muhtaç bir kul olan Prof. Dr. Ali Muhyiddîn el-Karâdâğî tarafından yazılmıştır.

EKLER:

Birinci ek

el-Meclisü’l-Avrubbî lil-İftâ ve’l-Bühûs’un 8-12 Recep 1430/30.4.2009 tarihinde İstanbul’da yapılan 19. Toplantısındaki karar,

Hicrî ay başlarının belirlenmesi

Meclis, 28 Rebîulevvel – 2 Cümâzelûlâ 1428 / 15-19 Mayıs 2007 tarihinde kamerî ay başlarının, özlellikle de ramazan ve şevval aylarının tespiti ile alakalı olarak Bosna-Hersek’in Sarajova şehrinde 17. dönem toplantısında alınan 4 numaralı karara muttali olmuş ve yapılan inceleme ve uzunca yapılan münâkaşalardan sonra daha önceki kararı aşağıdaki şekilde düzeltme kararı almıştır.

1. Astronomik hesap, artık şüphe götürmeyecek şekilde; gezegenler, Ay ve Dünyanın hareketi, gök kubbeye nispetle onların yerlerinin bilinmesi, birbirlerine göre yerlerinin hesap edilmesi konularıyla ilgili olarak yüksek hassasiyet derecesinde kesinliğe ulaşmış ve çağdaş ilimlerden biri olmuştur.

2. Güneş, Dünya ve Ay’ın ictimâsı veya hilâlle ilgili iktirân, istisrâr veya mühâk (iktiran öncesi ayın görülmemesi) olarak ifade edilen durumların vakti tek bir anda vukû bulan kevnî bir olaydır. Astronomi ilmi bu vakti, henüz vukû bulmadan yıllar önce yüksek hassasiyetle hesap edebilir. Bu da astronomik olarak bir ayın sona erip yeni bir ayın başlaması anlamına gelir. İktirân gündüz veya gecenin herhangi bir anında meydana gelebilir.

3. Yeni bir ayın girdiği aşağıdaki şeyler sağlandığında sabit olur:

a. İktirân, güneşin batmasından önce fiilen vukû bulmalıdır.

b. Yeryüzünün herhangi bir yerinde, çıplak göz veya gözlem araçlarından istifade ile hilâlin görülmesi mümkün olmalıdır. Oruç ve iftar konularındaki emirde hitap umûmî olduğundan dolayı ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmez.

c. Hilâlin görülme imkanının kabul edilmesi için aşağıdaki astronomik şartların gerçekleşmiş olması gerekir:

- Hilâl güneşin batışından sonra görülebilme imkanı olan bir yerden batmalıdır.

- Güneşin batması anında ayın ufuktan yüksekliği 5º’den az olmamalıdır.

- Güneş ile Ay arasındaki açısal uzaklık 8º’den az olmamalıdır.

4. Avrupa ülkelerindeki Müslümanların kamerî ayların özellikle de ramazan ve şevval aylarının giriş-çıkışlarında, Müslümanların ibadetlerini, bayramlarını ve özel günlerini eda etmelerine, bunları içinde yaşadıkları toplumda uyumlu bir şekilde tanzim etmelerine imkan verecek şekilde bu ayların vakitlerinin önceden belirlenmesi için bu kuralları kabul etmeleri gerekir.

5. Avrupa Fetva Meclisi; üyelerine, cami imamlarına, İslam toplumundaki ve diğer toplumlardaki din âlimlerine, iktirânın vukû bulmaması sebebiyle ru’yetin imkansız olduğuna karar verdiğinde astronomik hesabın ulaştığı kat’îliğe yönelik saygı kültürünün yerleşmesi için çaba sarf etmelerini önerir. Buna binaen böyle bir durumda insanları hilâli gözetlemeye çağırmamalarını ve hilâlin görüldüğü iddialarını kabul etmemelerini tavsiye eder.

6. Meclis, inşallah, bu karara dayanarak kamerî ay başları ve bitişlerini belirleyen yıllık bir takvim çıkaracaktır.

İkinci ek:

12-13 Rebiulevvel 1433 / 4-5 Şubat 2012 tarihlerinde İlmî Veriler Işığında Hicrî Takvîm Kongresi Tavsiyeleri

Bismillahirrahmanirrahim

Hamd âlemlerin rabbi Allah’a mahsustur. Salât ve selâm âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz Muhammed (s.a.s.)’e onun âline ve ashabına olsun.

Kongre 12-13 Rebîulevvel 1433 / 4-5 Şubat 2012 tarihinde yapmış olduğu kongrede hicrî ay başlarının belirlenmesi ve hicrî takvim konusunu tartışmış ve bu kongreye bir grup fıkıh ve astronomi âlimi katılmıştır. Bu kongreye pek çok tez, fıhkî ve astronomik araştırma sunulmuş, bu çalışmalar ilmî bir şekilde tartışılmış ve şu sonuçlar çıkmıştır:

1. Üzerinde ittifak edilen, vakıanın da şahitlik ettiği şey, kat’î olan şer’î naslar –sabiteler– ile ilmî hakîkatler arasında herhangi bir teâruz ve tenâkuzun mümkün olmadığıdır. Çünkü bunların her ikisi de Allah’tandır. Kat’î naslar Allah Teâlâ tarafından indirildiği gibi ilmî hakîkatler de Allah tarafından yaratılmıştır. Allah’ın yarattığı ile yine Allah’ın indirdiğinin tearuz etmesi mümkün değildir. Ayet-i kerime’de “Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.” (Mülk, 67/14) buyrulmuştur. Buradan hareketle Kur’an-ı Kerim “İçinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin.” (Bakara 2/185) ayetinde “şehide” lafzını kullanmıştır. Bu kelime hazır bulunmak, ilim ve sabit olmak anlamlarına delalet etmektedir. Yani, ayet, kim bu ayda hazır bulunur, yanında bunun ilmi sabit olur ve herhangi bir özrü de olmazsa onun oruç tutması gerekir, anlamındadır. Hilâl görüldüğünde veya ayı tamamlamak sûretiyle oruç tutmayı emreden hadis-i şeriflere gelince bunlar, ayın tespit edilmesi noktasında en önemli vesileyi beyan etmektedir. Bu hadislerde, Ay’ı, Ay’ın hareketlerini saniyeden daha az bir zamanda hassas bir şekilde gözleyen ilmî astronomik hesaba itimat etmeyi yasaklayan açık bir delalet yoktur. Bugün, astronomik hesap, hadis-i şeriflerin kendisini nehyettiği, haram kılınan astrolojiden farklı bir şeydir. Hatta bugün astronomi ilmi, hassaslık ve yaygınlık açısından geçmişteki astronomiden de farklıdır. Diğer taraftan eğer ramazan ayının başlangıç ve bitişi ru’yet veya ikmal ile sabit oluyorsa, günün başlangıç ve bitişi de astronomik hesapla sabit olmaktadır. Ayrıca, İslam’ın rükünlerinın en büyüğü olan bütün namaz vakitleri de, Müslümanların icmâı ile zevalin gerçekleştiğini göz ile tespit etmeye ihtiyaç duymaksızın astronomik hesapla sabit olmaktadır. Yüce şeriatımızda malumdur ki, makâsıd, genel amaçlar ve küllî kâidelerin hilâfına vesâil değişebilir. Ayrıca, İslam ümmetinin yazı yazamayan, hesap yapamayan ümmî bir topluluk olduğuna delalet eden hadisler, vakıayı beyan ederek hafifletme ve kolaylaştırmayı gerektiren illeti açıklamaktadır. Bunlarda asla ümmetin hep ümmî kalacağı kastedilmemiştir. Çünkü Kur’an’ın ilk ayeti bize, başka bir vacibi emretmeden okumayı emretmektedir. Ayrıca bu ümmetten hiç kimse yazı yazmanın ve hakların yazı ile tespit edilmesinin yasaklandığını söylememiştir.

2. Bugün bizim gördüğümüz büyük ihtilaflar en büyük ibadetlerden olan oruç çerçevesinde cereyan etmektedir. Öyle ki bu ihtilaf, kimi zaman üç günü aşacak şekilde kabul edilemeyecek bir seviyeye ulaşmış ve İslam ümmeti için iyi bir görüntü vermeyecek bir hale dönmüştür. Halbuki, dinleri –Kitap ve Sünnet–, onlara Allah’ın birliğinden sonra bir olmalarını ve ayrılmamalarını emrederek bunu diğer bütün mükellefiyetlere takdim etmiştir. Ayet-i Kerime’de “Şüphesiz bu (İslam), tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.” (Enbiyâ, 21/92) buyrulmuştur.

3. Burada ve başka kongrelerde söylenenlere binaen, el-Meclisü’l-Avrubbî li’l-İftâ ve’l-Bühûs’un, 8-12 Recep 1430 / 30 Haziran- 4 Temmuz 2009 tarihinde kamerî ay başlarının belirlenmesi çerçevesindeki kararının fıhken kabul edilebilir olduğu ifade edilmelidir. Kongre, bu kararın Avrupa’da Müslümanların birliği için arzu edilen ve ibadetin ve bayramların belirlenmesi konusunda özlenen amaçları, istenen gayeleri gerçekleştiren bir karar olduğu sonucuna ulaşmıştır. Özellikle de, Müslümanlardan tatil günlerini önceden bildirmeleri istenen bu ülkelerde bu hususun önemi yadsınamaz. Bu karar şeriatın maksatlarına, ülkelerin ve insanların menfaatine de muvafıktır. Astronomlar, el-Meclisü’l-Avrubbî li’l-İftâ ve’l-Bühûs’un, ay başlarını belirlemek için astronomik hesaba itimat eden kararını övmüş, bu kararı, hem kendi bölgelerinde hem de dışarıda Müslümanlar arasında hata ve ihtilaflardan uzaklaştıracak şekilde hicrî takvim çıkarılması ve ümmetin birliğine götürecek şekilde atılmış önemli tarihî bir adım olarak kabul etmişlerdir.

4. Kamerî ay başlarının tespit edilmesi ve belirlenmesi gibi önemli maksatları gerçekleştirmek için, el-Meclisü’l-Avrubbî li’l-İftâ ve’l-Bühûs’ün zikri geçen kararının etkin kılınması yönünde çağrı yapıyoruz. Bu, Müslümanın hayatını kontrol ve düzen altına alacak, cüz’î ibadetlerinden amaçlananları gerçekleştirecek bir karardır. Aynı şekilde söz konusu çağrı, bu görüşün benimsenmesine ve uygulanmasına yöneliktir. Ayrıca bu görüş, Müslümanların özel durumlarının göz önünde bulundurulduğu Batıda, özlediğimiz fıkıh modelini temsil etmekte, onların fıkhına yönelik ilkeleri, İslam ile tanıştırma gayretini ve çağdaş fıkh-i cemâîyi (heyet şeklinde fıkhî çözümler üretmeyi) temellendirmektedir.

5. el-Meclisü’l-Avrubbî li’l-İftâ ve’l-Bühûs’ün çağrısı, Dünya Müslüman Âlimler Birliği, Avrupa’daki İslamî Örgütler Birliği, Avrupa’da çalışan İslamî müesseselerle yardımlaşarak tekli ve şümullü bir hicrî takvim düzenine göre amel etmeyedir. Bu, din ve astronomi âlimleri yanında, kongrelerdeki tecrübe sahibi kişilerin, gerekli şartları ve şer’î maksatlarla beraber ilmî kuralları sağlayan tekli takvime ulaşmak için yapılan çalışma atölyelerinin de çağrısıdır.

6. Aynı zamanda bu çağrı, bu şümullü ve tekli takvim için, din ve astronomi âlimlerinin yanı sıra tecrübe sahibi kişiler ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği, Avrupa İslam Örgütleri Birliği ve değişik Avrupa bölgelerinde faaliyet sürdüren farklı İslamî örgüt temsilcilerinin üye olacağı süreklilik arz eden bir komisyonun teşkiline yöneliktir.

7. Kongre, Avrupa Müslümanlarına veya en azından Avrupa’nın içindeki Müslümanlara veya tek bir ülke içinde olanlara birlik çağrısını desteklemektedir. Ayrılık, şer ve azap; birlik ise hayır ve berekettir. Onların İslam ve Müslümanlar adına örnek bir tablo sergilemeleri beklenmektedir. Kongre, ayrıca camilerin imam hatiplerinin, Avrupa’daki İslamî merkezlerin sorumlularının, Avrupa’daki Müslümanları; aralarındaki birliğin ve astronomik hesaba itimat etmenin önemi ve astronomik hesapla şer’î naslar arasında bir tearuz olmadığı konularında bilinçlendirmeye davet etmektedir. Allah ayet-i kerîme’de “De ki: “Çalışın, yapın. Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, müminler de göreceklerdir. Sonra gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah’ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.” (Tevbe 9/105) buyurmaktadır.

Yardım istenecek olan yalnızca Allah’tır. Duâmızın sonu, hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır. Salât ve selâm nebîlerin sonuncusuna; onun bütün âline ve ashabına olsun.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Prof. Dr. Ali Muhyiddin el-Karâdâğî, Katar Üniversitesi Şeriat Fakültesi Öğretim Üyesi, Dünya Müslüman Âlimleri Birliği Genel Sekreteri.

Tercüme: Üzeyir Öztürk, DİB, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı.

Ebû Dâvud, Sünen, Mebde’i Fardi’s-Siyâm, 14.

Müslim, Sıyâm, 28.

Menâr, I, 28-63.

Bkz. Fahruddîn el-Kirârî, yayınlanmış araştırmasının yukarıda zikredilen cildin 900. sayfası. Orada iktirânı üç kısma ayırmıştır. Bkz. Dr. Muhammed Cebir el-Elfî: el-Metâli῾ ve Tevhîdü’l-Münâsebât, Şer’î yargı konferansına sunulmuş tez, Ammân, Eylül 2007. Bkz. Dr. Hamîd Mecûl en-Na’îmî, Astronomik Fizik Profesörü, Havle Hilâli’l-Kamerî beyne’l-Fikhi ve’l-Feleki, Yukarıda zikredilen yargı konferansa sunulmuş tez. Şeyh Isâm Ebu’l-Abbâs: Hucciyyetü’l-Hisâbâti’l-Felekiyye, Yukarıda zikredilen yargı konferansına sunulmuş tez.

Adı geçen eser, s. 886.

Prof. Dr. Müslim Şeltût, Astronomi ve Jeofizik Araştırmaları Ulasal Enstitüsü uzmanı, Hulvân, Mısır, Araştırmanın ismi: Astronomik hesaplarla hicrî ayların tespîtindeki hassasiyet.

Bu süreye “astronomik ay” da (kavuşum ayı, sinodal ay) denir.

İngiltere’nin Greenwich gözlemevinden geçen meridyen, başlangıç meridyeni kabul edilir ve 0 derece olarak gösterilir. Doğusunda kalan yerlere doğu yarımküre, batısında kalan yerlere batı yarımküre denir. Başlangıç meridyeninin 179 doğusunda, 179 batısında ve tam karşısında (180. meridyen) olmak üzere toplam 360 meridyen yayı vardır. 0 (Greenwich) ve 180 derece meridyenleri karşı karşıyadır ve birbirini daireye tamamlar.

Önceki kaynaklar.

1978 İstanbul Konferansı kararlarında hükmi ru’yet için güneş ile ay arasındaki açı farkının 7 değil 8 derece olması gerektiği ifade edilmektedir. (Mütercim)

Prof. DrMüslim Şeltût, Astronomik hesapların hassasiyeti konusunda daha önce zikredilen tezi.

Daha önce zikredilen çalışması.

Önceki kaynak.

ProfMecîd Mahmûd Cevâd, Irak Enbâr Üniversitesi, Külliyyetü’l-Ulûm, Irak’ta 1408-1426 yılları arasında karşılaştırma yapan bir araştırma. Bu araştırmada, bazı durumlarda (35 durum) aslında hilâlin doğmadığı ispat edilmiştir.

Hâşiyetü İbn Abidin, II, 393; Fethu’l-Kadîr, II, 313.

Mevâhibü’l-Celîl, II, 9; eş-Şerhu’s-Sağîr ῾alâ Akrabi’l-Mesâlik, I, 685.

er-Ravda, II, 348; Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, VII, 197.

el-Muğnî, III, 88; İnsâf, III, 273.

Adı geçen kaynaklar; Bkz. Mecmû’u’l-Fetâvâ, XXV, 107.

Adı geçen kaynaklar.

Bidâyetü’l-Müctehid, I, 358.

Hadisin ayrıntılı tahrici daha sonra gelecektir.

Buna göre, Küreyb tek bir kişi olduğu için İbni Abbas bir kişinin şahitliğiyle hüküm vermenin caiz olmadığını ifade etmek için “Allah Resulü işte bize böyle emretti”, yani tek bir kişinin şahitliğiyle amel etmememizi emretti demiş olmaktadır. İkinci ihtimal ise İbn Abbas Medine halkı hilâli görmediği için “Allah Resulü bu gibi durumlarda bize şabanı otuza tamamlamayı emretti.” demiş olmaktadır. (Mütercim)

Bkz. Neylü’l-Evtâr, IV, 218.

Adı geçen eserler.

Müslim Şeltût, Adı geçen eseri.

Aynı yer.

Bkz. Bedâi’u’s-Sanâ’î, II, 81; Hâşiyetü İbn Abidin, II, 90; el-Fevâkih li’d-Devvânî’ alâ Risâleti’l-Kayrâvânî, I, 352; el-Kavânînü’l-Fikhiyye, s. 78; el-Mecmû῾, VI, 444; el-Muğnî, III, 10-11.

Kamerî ayların belirlenmesi konusundaki tezi, Konseyin dergisinde yayınlanmıştır. Sayı: 3, II, 813-841

Konseyde bu mesele tartışıldığında çoğunluk ru’yete değil hesaba itimat edilmesi gerektiği görüşünü teyit etmiştir. Bkz. Mecelletü’l-Mecme῾, Sayı: 3, II, 1072.

Tefsîru Taberî, II, 293; Fethu’l-Bârî, IV, 122.

Sübkî, el-Menşûr fî İsbâti’ş-Şühûr, s. 10.

el-İlmü’l-Menşûr fî İsbâti’ş-Şühûr, s. 12, 23-24; el-Mecmû῾, VI, 280; Hâşiyetü’l-Kalyûmî / Hâşiyetü Amîra ῾alâ Şerhi’l-muhallâ ῾ale’l-Minhâc, II, 63.

Hâşiyetü İbn ῾Abidin, II, 192; Resâilü İbn ῾Abidin, I, 223.

İbn Dakîki’l Îd, el-İhkâm, II, 8.

Adı geçen eser.

el-῾Azbü’z-Zülâl, s. 471.

Tefsîru’l-Menâr, II, 185-189.

“Arap Aylarının Başlangıcı” risalesi, s. 7-17, İbn Teymiye Mektebesi yayınlamıştır.

Mecelletü’l-Mecme῾i’l-Fikhi’l-İslâmiy’yi ed-Düvelî’de yayınlanmıştır. II, 925-969)

Bkz.: Bu konudaki tezlerine ve bu tezlerde kayıtlı görüşlerine bakılabilir. Ayrıca Mecelletü Mecme’i’l-Fikhi’l-İslâmiyyi’d-Düveli, II, 973-1082 ); islamonline sitesi, Muhammed Şevket ῾Avde’nin makaleleri, ve ..??? ()

İbn Kudâme, el-Muğnî.

Bkz. Bekir b. Zeyd’in, Mecelletü Mecme῾i’l-Fikhi’l-İslâmiyyi’de yayınlanan tezi, II, 818 ()

Bu hadisler için bkzCâmi῾u’l-Usûl, VI, 265-271; Kenzü’l-Ummâl, VIII, 485-493; İrvâü’l-Galîl, IV, 2-14.

Buhârî, Savm, 11; Bkz. Fehu’l-Bârî, IV, 119; Müslim, Sıyâm, 7.

Buhârî, Savm, 11.

Nesâî, Sıyâm, 10

Bkz. Fethu’l-Bârî, IV, 119-124; Nevevî, Şerhu Müslim, VII, 193.

Dr. Bekir b. Abdillâh Ebû Zeyd, Adı geçen eser, s. 820-822; Adı geçen diğer eserler.

Fethu’l-Bârî.

Adı geçen eserler.

Dr. Bekir Ebû Zeyd, s. 822; Mecelletü’l-Mecme῾, Sayı: 3, II, 817-1029 sayfalardaki araştırma ve değerlendirmeler.

İbn Teymiyye, Mecmû‘u’l-Fetâvâ, XXV, 182; Fethu’l-Bâri, IV, 123.

Dr. Ebû Zeyd, Adı geçen eser, s. 824-855.

Adı geçen eser, s. 836.

Adı geçen eserler, özellikle de, Dr. Bekir Ebû Zeyd’in adı geçen eseri, s. 835-839.

Bkz. İbn Teymiye, Mecmû’ul-Fetâvâ, XXV, 134, 136, 139-141.

Buhârî, Savm, 13 (Hadis no: 1913); Müslim, Sıyâm, 3 (Hadis no: 1080)

İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IV, 108-109.

Şeyh Ahmed Muhammed Şâkir şöyle diyor: Râfizîler ifadesiyle neyi kastettiğini bilmiyoruz. Eğer İmâmiyye Şiasını kastediyorsa, biz onların hesabı kabul etmenin caiz olmadığı görüşünde olduklarını biliyoruz. Ancak bunun dışında birilerini kastediyorsa onların kim olduğunu biz bilmiyoruz. Bkz. Dînî Günlerin Tesbîtinde Hesaba Güvenilebilir mi? s. 12.

Dînî Günlerin Tesbîtinde Hesaba Güvenilebilir mi? s. 12-14, Mektebetü İbn Teymiye, birinci baskı, 1359.

Bakara, 2/282.

www.alarqam.com ve Astronomi ve uzay idaresi internet sitesi.

el-Mevsû‘atü’l-Felekiyye, Abdülkavi Abbâd ve Muhammed Cemâleddîn el-Fendî tercümesi, s. 157.

el-’Azbü’z-Zülâl, s. 471.

Kalyûmî ve Amîra’nın, Şerhu’l-Muhallâ’ ale’l-Minhâc üzerine yazmış oldukları haşiyeler, II, 63.

Buhârî, Meğâzî, 36, Hadis No: 4147; Müslim, İmân, Hadis no: 71.

Âl-i İmrân, 3/18.

el-Kâmûsü’l-Muhît, Müessesetü’r-Risâle, s. 372.

Ra῾d, 13/9.

Hac, 22/28.

Râğıp el-İsfehânî, el-Müfredât, Dâru’l-Ma῾rife, Beyrût, s. 267-268.

Ahmed Muhammed Şâkir, adı geçen eser.

Buhârî, Savm, Hadis no: 1900, Müslim, Sıyâm, Hadis no: 1080.

Fethu’l-Bârî, IV, 122.

Müslim, ῾Itk, Hadis no: 2937; Tirmizî, Hadis no: 2240; Ebû Dâvud, Hadis no: 4321.

Müslim rivayet etmiştir.

Merkezü Bühûsi’s-Sünneti ve’s-Sîrati dergisinde yayınlanmış tez. Katar Üniversitesi, s. 7.

Aynı yer.

Fethu’l-Bâri, Matbaatü Selefiyye, IV, 104.

Fetâvâ Muasıra.

Mecelletü’l-Mecme῾, Sayı: 3, II, 1080.

Ru'yet-i Hilal
KAMERÎ AY BAŞLARININ BELİRLENMESİ
10:23
34:23