Ru'yet-i Hilal

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

HİLÂLİ TESPİT ETMENİN HÜKMÜ

Bu asırda, oruca başlamak ve bitirmek ve bunların dışında kalan diğer hükümler gibi dinî yükümlülüklerin kendisine bağlandığı kamerî ayın başlangıcı konusunda astronomik hesaba itimad edilmesi caiz midir yoksa değil midir? Bu konuyu Hz. Peygamber’in “Hilâli görünce oruç tutun ve hilâli görünce iftar edin, şayet hilâl görünmezse sayıyı otuza tamamlayın.” hadisini bu konuda varid olan diğer hadisler bağlamında nasıl değerlendirmeliyiz.

Ürdün Üniversitesi Şeriat Fakültesinden Şeyh Mustafa Ahmed ez-Zerka’nın cevabı şöyledir:

Asrımız din âlimlerinin şaşkınlığa yol açan ihtilaflarında, kamerî ayın girişini belirleme ve bunun şer’î hükümlerini düzenlemek için, bu asrımızda astronomik hesaba itimad etme konusunda ihtilafın caiz olmadığı bir hususta ihtilaf etmelerinden daha abes olan bir şey bulamadığımı söyleyerek cevabıma başlıyorum. Evet, bizzat bu asrımızı kastettiğimi tekid ediyorum. Bununla birlikte ben, bu konuda bizden önceki âlimlerin astronomik hesaba güvenmeme şeklindeki olumsuz tutumlarını bir kenara bırakmıyorum. Aksine, onların zamanında olsam ben de aynı şeyi söylerdim. Fakat ben, bu asırda din adamlarının olumsuz tutumlarının tam bir zorlama olduğunu düşünüyorum. Öyle ki astronomi bilginleri uzayın en uzak bölgelerini keşfetmişler ve yaptıkları en küçük şey aya inmek olmuştur. Sonra, ilmî, askerî ve istihbarî olmak üzere çeşitli amaçlarla dünyanın çevresindeki belli gök cisimlerinin yörüngelerine uydular yerleştirilmiştir. Daha sonra, uzaya çeşitli yeni yolculuklar yapılmış ve yer çekimi alanının ve dünyayı saran atmosferin dışındaki uzayda seyahat etmek için uzay araçları edinilmiştir. Daha sonra ise, bu dönen uydulardan bazıları, uzayda iken kendilerinde meydana gelen arızaları tamir etmek için geri çekilmiştir.

Eminim ki, birazdan kendilerinden naklederek zikredeceğim sebeplerden dolayı astronomik hesaplamaya itimad etmeyi kabul etmeyen bizden önceki âlimler, şayet bu gün bu asrımızda bulunsalar ve astronomi ilminin ulaştığı ilerlemelere ve şaşırtıcı kayıtlara şahit olsalardı hiç şüphesiz görüşlerini değiştirirlerdi. Çünkü Allah (c.c.) şeriatın maksatlarını anlama konusunda, kendilerinden sonraki tabilerine bir benzerini vermediği geniş bir düşünce ufkunu onlara vermiştir. Astronomik gözlem ve hesaplar geçmişte olsaydı, buna güvenmek ve itimad etmek için yeterli olacak kesinlik ve doğruluğu olmazdı. Bu durumda, bu hükmü günümüze getirmek uygun olur mu? Belki de bir kimse şöyle söyleyebilir: Kamerî ayların başlangıcını belirleme konusunda astronomik hesaba güvenmeyi kabul etmemenin sebebi, astronomik hesabın doğruluğu ve kesinliği konusunda şüphe etmek değil, İslam şeriatının, hilâlin doğuşunu ve kamerî ayların girişini Hz. Peygamber (s.a.s.)’in diliyle bizzat gözle görmeye bağlamış olmasıdır. Bu ise, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in , İbn Ömer (r.a.)’den gelen şu hadisiyle sabittir: “ Onu yani hilâli görünce oruç tutun, tekrar görünce orucu bırakın. Eğer hilâli göremezseniz o zaman (ayı) takdir edin.”

Yine başka bir rivayette Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Eğer hilâli göremezseniz o zaman ayı otuza tamamlayın.” Bu hadise Buhârî ve Müslim eserlerinde yer vermişlerdir. Müslim’in rivayetinde “Eğer hilâli göremezseniz o zaman otuz olarak takdir edin.” şeklinde yer almaktadır. Bu ise, birinci rivayette mutlak olarak yer alan “takdir etme”nin manasının açıklamasıdır. Buhârî, Müslim ve Nesâi’nin Ebu Hureyre (r.a.)’den yaptıkları bir diğer rivayet ise şöyledir: “Hilâli görünce oruç tutun, tekrar görünce orucu bırakın. Eğer hilâli göremezseniz o zaman otuz gün oruç tutun.” Bu konuda Hz. Peygamber’den gelen rivayetlerin tamamında, oruç tutmak ve orucu bırakmak yeni hilâlin görülmesine bağlanmıştır. Hilâlin görülmesine engel olan bulut, duman veya başka engellerden dolayı gözle görmek imkânsız olduğu zaman, hesaplamak veya takdir etmenin manası, içinde bulunulan ayı yani şaban veya ramazanı otuz güne tamamlamaktır. Dolayısıyla, ayın 29 olduğuna hükmetmek ancak görmekle mümkün olur. Bu konu, illetleri dikkate almadan ve kıyaslarla amel etmeden, hükümlerin taabbudî olarak nass üzerine bina edildiği ibadet konularındandır.

Yukarıdaki görüş, kamerî ayların başlangıcını belirleme konusunda, ilmî araçların gelişmesiyle birlikte astronomik hesapların doğruluğu ve hassaslığı yakin derecesine ulaşsa bile astronomik hesaba itimad etmeyi kabul etmeyenlerin delilidir. Biz deriz ki: Bütün bunlar bizce de kabul edilmektedir ve bu konunun şer’î kaidelerde ve fıkıh usulünde ibadet konularından olduğu ve bu alanın tartışma sahası olmadığı bilinen bir şeydir. Ancak bu, illeti belirtilmeden mutlak olarak bize gelen nasslarda yer alan yükümlülükler için söz konusudur. Nassın bizzat kendisi, kendi kaynağından gelen bir illet ile muallel olarak gelirse bu durumda konu ihtilaflı olur ve konu ibadetlerle alakalı olsa bile bu illetin, nassı anlamada ve varlık ve yokluk yönünden, uygulamada hükümle bağlantısında etkisi olur. Bu konuya sağlıklı bir şekilde bakmak adına şunu söyleriz: Az önce zikredilen Nebevî hadis-i şerif bu konudaki tek nass değildir. Bilakis, oruç ve başka hükümler ve yükümlülüklerin kendisine bağlı olduğu yeni ayın girişini bilmek için hilâli gözle görmeye itimad edilmesi emrinin illetini açıklayan Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sabit olmuş başka rivayetler de vardır. Müslim’in Sahih’inde, “Oruç Kitabı”nın, “Hilâlin Görülmesiyle Oruç Tutma Babı”nda, Ümmü Seleme (r.a.)’den naklettiği bir rivayette Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ay 29 gündür.” Yine aynı şekilde Müslim’in İbn Ömer (r.a.)’den naklettiği bir rivayette Hz. Peygamber: “Biz ümmî bir toplumuz, yazmayı ve hesabı bilmeyiz. Ay (parmakları ile işaret ederek) şöyle, şöyle, şöyledir dedi ve üçüncüsünde başparmağını kapattı. (Sonra tekrar) Ay şöyle, şöyle, şöyledir yani tam otuz gündür.” buyurmuştur. Bu hadisin anlamı şudur: Hz. Peygamber önce ayın 29 gün olabileceğini ifade etmek üzere her iki eliyle ve on parmağıyla üç defa işaret etti ve üçüncüde, dokuz parmak kalması için başparmağını kapattı. Daha sonra aynı şekilde ayın otuz gün de olabileceğini ifade etmek üzere parmaklarını kapatmadan aynı işareti ikinci defa tekrar etti. Yani ay bazen 29, bazen de 30 gün olur. Nesâi de Şu’be’den, o da Cebele b. Suhaym’den, o ise İbn Ömer’den bu hadisin açıklamasını bu şekilde nakletmiştir.

Bu konuda nakledilen rivayetlerin tamamı bunlardan ibaret değildir. Metin bakımından daha bütüncül ve illeti (hükmün kendisine bağlandığı gerekçe) daha açık bir şekilde izah eden ve Hz. Peygamber’den bu konuda gelen ve birbirlerinin cüz’ü olanları birleştiren, Buhârî, Müslim, Ahmed, Ebu Davud ve Nesâi’nin naklettikleri bir rivayette Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur (lafız Buhârî’ye aittir): “Biz, yazmayı ve hesabı bilmeyen ümmî bir toplumuz. Ay şöyle, şöyle, şöyledir.” Yani, bazen 29 bazen de 30 gündür demiştir. Bu müelliflerin hepsi de hadisi oruç bölümünde nakletmişlerdir. Ahmed bin Hanbel ise bunu İbn Ömer’den nakletmiştir. Bu Nebevî hadis, konumuzun özü ve püf noktasıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.), okuma yazma ve hesap bilmeyen ümmî bir toplumdan olduğu için, orucun başlama ve bitişi için hilâli görmeye itibar etme emrini gözle görmeyle illetlendirmiştir. Çünkü kamerî ay bazen 29 bazen de 30 olarak devam ettiği sürece, ayın başlangıcını ve bitişini bilmek için yeni hilâli görmekten başka bir yöntemleri yoktu. Hadis şarihlerinin bu nasstan anladıkları da budur. Hafız İbn Hacer, Fethu’l-Bârî’de “okuma yazma ve hesap bilmeyiz” şeklinde çoğul ifade eden “nun” harfiyle zikretmiştir. Bundan maksat ise, bu konuşmanın kendi huzurlarında yapıldığı Müslümanlardır ve bu Müslümanların çoğunluğuna hamledilir. Çünkü onlar arasında yazma az ve nadirdi. Buradaki hesaptan maksat, yıldız hesabı ve yıldızların hareketleridir. Onlar aynı şekilde bunu da az miktarda biliyorlardı. Dolayısıyla ayın kendi yörüngesindeki hareketin hesaplamanın zorluğunu gidermek için, oruç ve diğer konularda hüküm hilâli görmeye bağlanmıştır. Daha sonra İbn Hacer şunu ilave etmiştir: “Bu toplumdan daha sonra bu hesaplamayı bilenler ortaya çıksa da oruç konusunda bu hüküm devam etmiştir. Zira, siyakın zahiri aslen hükmün hesaba bağlanmasının yasaklanmasına işaret etmektedir.” “Nebevî Hadisi Anlamada Akıl ve Anlayış”[154] adlı kitapta İbn Hacer’in bu ibaresi tartışılmıştır. Aynî de “Umdetü’l-Kari” de aynı şekilde Şari’in, orucu, hilâli gözle görmeye bağlamasını, İbn Hacer’den naklettiğimiz şekilde, yörünge hesabı konusunda zorluğu ortadan kaldırma illetiyle gerekçelendirmiştir. Yine Aynî, bu konuda İbn Battal’ın şu sözünü nakletmiştir: “ Orucun ve ibadetlerin vakitlerini belirleme konusunda, yazmayı ve hesabı bilmeye ihtiyaç duymakla mükellef değiliz. Çünkü ibadetlerimiz, bu hesabı ve benzeri şeyleri bilmekle eşit olan belirli durumlar ve açık alametlerle ilişkilendirilmiştir.”

Kastalanî, “İrşadü’s-Sari Şerhu Buhârî” adlı eserinde İbn Battal’ın sözlerinin benzerini zikretmiştir. Sindî, “Nesaî’nin Sünen”i üzerine yaptığı haşiyesinde, hadiste zikredilen “ümmi” kelimesini şerhederken şöyle demektedir: “(Ümmi’den maksat) hesabı ve yazıyı bilmeme konusunda ümmî olmaktır. Bu yüzden Yüce Allah, gizli olan şemsî aylarla ve yıldız ehlinin hesabıyla bizi mükellef kılmamıştır. Bilakis, açık olan kamerî aylarla bizi mükellef kılmıştır.” Bundan açıkça ortaya çıkmaktadır ki, hilâli görmeye itimat etme emri, hilâli görmenin aslı itibariyle ibadet olması veya bunda taabbudî bir mana olmasından dolayı değil, aksine, astronomi ilmini ve yazıyı bilmeyen ümmîler için kamerî ayın başlangıcını ve bitişini belirleme konusunda o zamanlar kolay ve mümkün olan bir vesile olmasından dolayıdır. Bizzat şer’î nassı anlama konusunda bu ifadenin gereği şudur ki, Hz. Peygamber ve onun Arap olan kavmi o zamanlar, gök cisimlerini gözlemleyebilecek ve bu cisimlerin, Âlim ve Kadir olan Yüce Allah’ın kudretinin, bozulmayacak ve değişmeyecek şekilde düzenlediği muntazam dönüşlerini hesaplayabilecek ve yazıyla kaydedebilecek şekilde hesabı ve yazmayı bilen kimseler olsalardı ve bunun neticesinde de yeni hilâlin ne zaman görüneceğini, gelecek ayın ne zaman biteceğini ve peşinden gelen ayın ne zaman başlayacağını önceden bilselerdi o zaman astronomik hesaba itibar etmek onlar için mümkün olurdu. Aynı şekilde onlar arasından, güvenecek ve sıhhatine itimad edecek ölçüde bir disiplin ve dikkat derecesinde bu ilmi elde edenler için de bu durum geçerlidir. O zaman bu durum, şüphesiz ki, hilâli tespit etmede, kendilerinin doğruluklarını gösteren zahiren âdil oluşlarını tespit etmek için ne kadar araştırma yapsak da, vehimden ve göz yanılmasından veya herhangi bir amaç için ya da şahsî bir menfaat için yalan söylemekten beri olmayan iki şahide güvenmekten daha güvenilir ve daha sağlamdır. Böylece, astronomik hesap yöntemi, hava açık olmadığı ve hilâli gözle görmek zor olduğu zaman, bu durumda bazı muteber mezheplerinde kabul ettiği gibi bir şahide itibar etmekten daha güvenilir ve daha sağlamdır.

Selef âlimlerinden, astronomi ilmi eskiden kesin olmadığı zaman, “Hesap âlimi bu ilimle kendisi için meşgul oluyor.” diyenler olmuştur ki, Tabiinden olan Mutarrif b. Abdullah böyle söylemiş ve Malikîlerden Hattab “Mevâhibu’l-Celil” adlı eserinde ondan bunu nakletmiştir. Aynî, “Umdetü’l-Kâri Şerhu Sahihi’l-Buhârî” adlı eserinde, daha önce açıklaması geçtiği üzere bazı astronomik hesaplardan nakillerde bulunmaktadır. Aynı şekilde İbn Abidin de risalelerinde bunu zikretmektedir. Kuşeyri şöyle demektedir: Şayet hesaplama, örneğin bulut gibi bir engel olmaksızın gözle görülebilecek şekilde hilâlin ufuktan doğduğunu ispat ederse, o zaman bu, şer’î sebebin ortaya çıkmasından dolayı bağlayıcı olmayı ve bizzat gözle görmenin de, bağlayıcılık için şart koşulmuş olmamasını gerektirir. Âlimler, yer altında hapiste olan kişinin, sayının tamam olmasını bilmesiyle veya ictihadla o günün ramazandan olduğunu bilmesiyle kendisine oruç tutmanın gerekli olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Şafiîlerden Kalyûbî, İbâdî’nin şu sözünü nakletmiştir: “Kesin hesap, hilâlin görülmediğini ispat ederse, âdil kişilerin hilâli gördüğünü söylemesi kabul edilmez ve şahitlikleri de reddedilir.” Daha sonra Kalyûbî şöyle demektedir: Bu açık ve nettir ve bu durumda oruç tutmak caiz değildir, buna muhalefet etmek ise inatlaşma ve dikkafalılıktır.

Aynı şekilde, her akıl ve anlayış sahibi için açıktır ki, Hz. Peygamber’in, bulut, sis, vb. gibi hilâli görmeyi engelleyen bir sebepten dolayı hilâl bize görünmediği zaman mevcut ayı 30’a tamamlamayı emretmesinin manası, mevcut ayın gerçekte 30 olması değil aksine, şayet hava bulutsuzsa yeni hilâlin doğmuş olabileceği ve görülmesinin de mümkün olabileceğidir. Bu durumda, ayın son 30. günü olarak itibar ettiğimiz bir sonraki gün gerçekte oruç tutmamız veya iftar etmemiz gereken yeni ayın ilk günü olur. Ancak biz, engellendiği için gözle görmek yoluyla bunu bilemediğimiz ve bundan başka da bir yöntemimiz olmadığı için, gerçekte 29 gün olmasına rağmen şaban ayını 30’a tamamladığımızda şer’an mazur oluruz. Dolayısıyla ramazanın ilk günü oruç tutmayız. Çünkü Kur’an nassıyla sabittir ki “Allah (c.c.) kişiyi gücünün yetmediği şeyle mükellef tutmaz.” Konunun tahlili, aklen ve fıkhen anlaşılması bu şekildedir. Gözle görmek mümkün olmadığı zaman 30’a tamamlamanın manası, bizim bu tamamlamayla önceki ayın sonunu, gelecek ayın başlangıcını ve önceki ayın sonunun 30. gün olduğunu bilme konusunda işin gerçeğini ve hakikatini bilmeye imkan sağlamamız demek değildir. Yeni hilâlin görülmesinin aslı itibariyle İslam’da bir ibadet olmadığı, vakti belirlemek için bir vesile olduğu, yazı ve hesap bilmeyen ümmî bir toplumda mümkün olan tek vesile olduğu ve bu toplumun, bu hükmün kaynağı olan Nebevî hadis nassıyla gözle görmeye itimad etmekle emredilmesinin illeti ümmî oluşları olduğu açık bir hakikat olduğu sürece, yeni hilâlin giriş zamanını önceden bize bildiren astronomik hesaba itimad etmemizi şer’an engelleyen şey nedir? O zaman akılların sisinden başka bir bulut veya sisin ilmimizi engellemesi mümkün değildir.

Mütekaddim âlimlerin hesaplamaya karşı çıkmalarının sebebi şudur: Fakihlerin ve hadis şarihlerinin oruca başlamak ve orucu bitirmek için kamerî ayların başlangıç ve bitişini belirlemede hesaplamaya güvenmeyi kabul etmedikleri ve şeriatin, orucun ve diğer ibadetlerin vakitleri konusunda hesabı veya yazıyı bilmekle mükellef tutmadığını kabul ettikleri, az önce Aynî, Kastallânî, İbn Battal, Sindî ve diğerlerinden naklettiğimiz üzere, bütün bu durumlarda sorumluluğun, yazı yazanların, hesap yapanların ve bunların dışındakilerin, bilme konusunda eşit oldukları açık alametlere bağlandığı kabul edilen bir şeydir. Bunun hikmetinin ise, her zaman ve mekanda şer’î hükmü uygulamanın imkanını sürekli kılmak olduğu açıktır. Ancak, geçmişte durumun nasıl olduğuyla irtibatını ve asrımızda astronomi ilmi ve astronomik hesap konusunun mevcut durumunda uygulanmamasını ortaya koyacak sebebin ve dayanağın ortaya çıkması için bu karşı duruşlarındaki gerekçelerini nakletmemiz yerinde olur. İbn Hacer aynı şekilde İbn Bezîze’den hesaplamaya itibar etmenin “Batıl bir görüş olduğunu, bir varsayım ve tahminden ibaret olduğu için yıldız ilmiyle meşgul olmayı şeriatin yasakladığını ve bu ilimde bir kesinlik ve zannı galibin olmadığını...” nakletmiştir. İbn Hacer ve İbn Bezîze’nin sözlerinden ortaya çıkan şudur ki: Hesaplamaya itibar etmemenin illeti, bu ilmin o zamanlar sırf tahmin ve varsayımdan ibaret olması, bu ilimde bir kesinliğin olmaması ve bu ilmin neticelerinin, ehli arasında ihtilaflı olmasından dolayı mükellefler arasında tartışma ve nizaya yol açmasıdır. Zerkânî, Muvatta şerhinde Nevevî’nin şu sözünü nakletmiştir: “Astronomların hesaplamasına itibar edilmemesinin sebebi, bu hesabın bir tahmin ve varsayım olmasından dolayıdır. Ancak, bu hesapla bilinen kıble ve vakitlerde buna itibar edilir.” Yani, namaz vakitleri konusunda sadece hesaplama yöntemine itibar edilir. İbn Battal bunu teyid eden şu görüşünü de zikretmiştir: “Bu hadis yani ‘yazı ve hesap bilmeyiz’ hadisi, değişim kanunlarına göre yıldızlara itibar etmeyi neshetmiştir. Hilâli görmeye itibar etmede, gerek gözle görmeyi gerekse görme yerine geçen şeyleri hesap ilminde dikkate almamız gerekir. Ancak tahminlerle ve gözle görülemeyen şekilleri ortaya çıkarmakla bilinebilecek şekilde gizli olduğu durumlarda bu ilimden ve bu ilmi üstlenmekten nehyedildik. Şeyhülislam İbn Teymiyye hesaplamaya itibar etmenin caiz olmadığını delillendirdiği yerde şöyle demektedir: “Allah c.c. hilâlin doğuşu için düzenli bir hesap yaratmamıştır. Dolayısıyla insanlar hilâlin hareketini, hesap ilminin bu hareketin istikrarlı olmadığı buna karşılık takribî bir şey olduğu konusunda ittifak ettiği bir düzenlemeyle tespit etmişlerdir. İbn Teymiyye başka bir yerde ise şöyle demektedir: “Bu durum, hilâl konusunda hesaba kitaba itibar etmemeyi gerektiren sebeplerdendir.” Bu manayı, bu konuyla irtibatlandırdığı pek çok yerde de teyid etmiştir. Böylece Şeyhülislam’ın sözünden ortaya çıkan şudur ki, kamerî ayların başlangıcını belirleme konusunda hesaplamaya itibar etmek, yeryüzündeki olayları, şans ve kısmetleri yıldızların hareketlerine ve ictimasına bağlayan arrafların ve müneccimlerin işleri kabilinden kabul edilir. Yine, bu konuyla irtibatlandırdığı uzun bir bölümün sonunda şöyle demektedir: “Yıldız hükümleriyle konuşmak aklen batıl, dinen de haramdır. Çünkü, yıldızların hareketinin her ne kadar bir etkisi olsa da bu müstakil değildir, aksine ruhların ve meleklerin etkisi, aynı şekilde yeryüzündeki tabii cisimlerin etkisi yıldızların etkisinden daha fazladır.” Daha sonra şöyle demektedir: “Arraf, hem lafzen hem de manen müneccim ve diğerlerinden daha umumidir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kim yıldızlardan bir bilgi alırsa sihirden bir parça almış demektir.” (Ebu Davud, Tıb, 3905; İbn Mâce, Edeb, 3726; Nevevî Riyâzü’s-Sâlihîn’de –no: 1669- bunun sahih olduğunu söylemiş; Zehebî de “Kebaîr”de nakletmiştir.) Böylece yıldız ahkamını almanın haram olduğu ortaya çıkmıştır ki, genellikle bunun aklen da imkansız olduğunu ve mütehassıs olan astronomların da bunu kabul ettiklerini açıklamıştık. Böylece onlar için, hilâli görmeye ve ahkama dair sözlerinin (Bundan kastı yıldız hükümleri yani, yıldızların hareketinin olaylar ve şanslar üzerindeki etkisidir.) bir açıdan, aklî delillerle tespit edilmesinin imkansız olduğunun, dinî delillerle de haram olduğunun bilinmesi ortaya çıkmaktadır.” İbn Teymiyye, hilâl konusunda hesaplamaya itibar edilmesini söyleyenlere sert bir şekilde karşı çıkmış onları şöyle eleştirmiştir: “Kim hesap kitap yaparsa, bu hükmü vermekte bu ümmetten sayılmaz, aksine müminlerin yolundan başka bir yola tabi olmuş olur.”

Bu konuda benim görüşüm şudur: Geçen açıklamaların toplamından şu dört mesele açığa çıkmaktadır:

Birincisi: Bu konuda gelen sahih Nebevî hadislerin tamamına bakmak ve bunları birbiriyle bağdaştırmak –ki bunların tamamı oruç ve iftar konusunda varid olmuştur– Hz. Peygamber’in, oruç ayının başlangıcını ve bitişini tespit etmek için Müslümanların, ayın başlangıcı ve bitişi konusunda hilâli görmeye itimad etmelerini emretme sebebinin illetini açığa çıkarmakta ve bu illetin onların yazıyı ve hesabı bilmeyen yani, ellerinde kamerî ay bazen 29 bazen de 30 gün olarak devam ettiği sürece ayın ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini bilebilecekleri doğru bir hesap ve ilim olmayan ümmî bir toplum olmaları olduğunu beyan etmektedir. Bu mefhumuyla, bu ilmin, Yüce Allah’ın değişmeyecek şekilde tesis ettiği sağlam bir astronomik düzeni içermediğine ve bu ilmin bizi her ayda hilâlin doğuş vakitlerini bilmeye ve doğduktan sonra da herhangi bir vakitte, görmeyi engelleyen hava engelleri olmadığı zaman sağlıklı, gören bir gözle görülmesinin mümkün olduğuna ulaştırmayacağına delalet etmektedir. İşte bu durumda hesaplamaya itibar etmeye, Müslümanları hilâli tespit etmenin sıkıntısından ve bazı yıllarda olduğu üzere dünyanın çeşitli bölgeleri arasında orucu tespit etme konusundaki farkın üç güne kadar çıktığı şaşırtıcı boyutlara varan karışıklıktan kurtarmaya dinî bir engel yoktur.

İkincisi: Oruç ve iftar için kamerî ayın başlangıcını belirlemede hesaplamaya itimad etmenin caiz olmadığını ifade eden ve bunu yörünge hesabı (tesyir hesabı) şeklinde isimlendiren ilk fakihler şöyle demektedir: Bu, değişim kanununa dayanır ve tahmin ve sezgi üzerine kurulmuş olan zanni bir şeydir. (İbn Hacer, İbn Battal, İbn Bezize, Nevevî, Sindî, Aynî ve Kastalanî’den naklettiğimiz üzere.) Bu âlimlerin hepsi kendi zamanlarındaki hesaplamanın durumuna göre hükümlerini bina etmişlerdir. Öyle ki, onların zamanında –gök bilimi, yıldız ilmi veya yörünge (tesyir) ilmi ve müneccimlik diye isimlendirilen– güvenilir araçlarla dakik gözlemler yapan astronomi ilmi yoktu. Çünkü o zamanlarda, son derece büyük uzaklıkları aklın tasavvur etmekte zorlanacağı derecede yaklaştıran, yıldızların ve gök cisimlerinin hareketlerini izleyen, bir saniyede bu hareketlerin yüzlerce veya binlerce kısmını kaydeden ve bu cisimlerin dönüşlerini aynı incelikle karşılaştıran büyük cam objektiflerden oluşan büyüteçlerle donatılmış gözlem araçları yoktu. Bu yüzden onlar bunu, değişim kanununa dayanan “tesyir ilmi” (yörünge ilmi) diye isimlendiriyorlardı. Öyle ki, gök cisimlerinin hareketini hesaplayan astronom, eski vakitlerden bir kısmını alıyor ve bu sayıların ortalamasını almak suretiyle vakitlerin düzenlemesini yapıyor ve hesabını bunun üzerine bina ediyor. Bu, bizzat onların sözlerinin bildirdiği üzere değişim kanununun manasıdır. Bundan dolayı onların hesabı, her ne kadar İmam Nevevî gibi bazı âlimler, fakihlerin ittifakıyla namaz oruçtan daha önemli bir İslamî hüküm olmasına ve vücub ve tekid yönünden daha güçlü olmasına rağmen, oruç dışında namaz vakitleri ve kıble yönünü belirlemede onların hesaplamasına itimad etmenin caiz olduğunu açıklasalar da, bu hesaba itimad etmeyi kabul etmeyen bu fakihlerin tanımladığı üzere varsayım ve tahminden ibaret olmuştur. Az önce İbn Battal’ın “Hesap ilminde gözü veya göz yerine geçen şeyleri dikkate almamız gerekir…” sözünü nakletmiştik. Bu, astronomi ilminin günümüzde ulaştığı son derece hassas olan disiplinine işaret etmektedir.

Üçüncüsü: Önceki âlimler aynı şekilde kendi zamanlarında önemli bir sorunla da karşı karşıya kaldılar. Bu sorun bir yönden geçmişte var olan arraflık, müneccimlik, kehanet ve sihir arasında, bir yönden de bunlarla yıldız hesabı (astronomi ilmi manasında) arasında sağlam bir ilişki ve irtibatın var olmasıdır. Bu durumda, yıldız hesabıyla uğraşanların çoğunun aynı şekilde, dinin şiddetle yasakladığı bu batıl olan şeylerle de uğraştıkları görülmektedir. Dolayısıyla, hilâl konusunda hesaplamaya itibar edilmesini söylemekle iki tane zarar ortaya çıkmıştır. Birincisi, bu hesaplama, daha önce manasını açıkladığımız düzenleme yöntemi üzerine bina edilmiş olan tahmin ve varsayım türünden zanni bir şeydir. Dolayısıyla bununla, birtakım engeller ve şüpheler olmasına rağmen gözle görmeyi terketmek makul değildir. İkincisi ki bu daha kötü ve daha vahimdir, insanların; sihirleri, hileleri ve yalanlarıyla insanların akıllarıyla dalga geçmeyi meslek edinen kahin ve müneccimlere itimad etmeye sürüklenmesidir. Bu ikinci zarar, Şeyhülislam İbn Teymiyye’nin hesaplamaya yani hilâlin görülmesi konusunda gözle görme yerine yıldız hesabına müracat edenlere ve müminlerin, kendi yollarından başka yollara tabi olan bu kişilere itibar etmelerine bu derece şiddetle karşı çıkışının izahıdır. Bu ise, İbn Teymiyye’nin, insanların bu kişilere itibar etmesini, kahinlerle ve yeryüzündeki olayları, insanların şans ve talihlerini yıldızların hareketleriyle irtibatlandıranlar ve bu yüzden de müneccimler olarak adlandırılanlarla ilişkili olduğunu açıklaması gerekçesiyledir. Buna delil olarak da Hz. Peygamber’in az önce zikredilen “Kim yıldızlardan bir bilgi alırsa sihirden bir parça almış demektir.” hadisini zikretmiştir. Buna göre Hz. Peygamber’in, kainatın nizamını, Yüce Allah’ın kudretini, hikmetini ve kusursuz bir şekilde ince bir nizam üzere var olan ve Allah’ın c.c. Yüce Kur’an’da yer alan “De ki: Göklerde ve yerde olanlara bir bakın.” ayetinin muhtevasına giren kainatı kuşatan bilgisini açıklayan bir ilmi yasaklaması makul değildir. Dolayısıyla bu hadisin konusu ancak, bu müneccimlerin bu devirde henüz olgunlaşmamış, ilim ve itimad derecesine ulaşmamış olan astronomik hesapla karıştırdıkları bu tür sihirbazlıklar ve batıl şeylerdir.

Dördüncüsü: Uzun zamandan beri astronomi ilminin sahih manasıyla, büyücülük, kehanet ve yıldızların hareketlerinden talihleri keşfetmek şeklindeki örfi manalarıyla müneccimlikten ayrıldığı ve astronomi ilminin yeni gözlem araçları ve yıllarca süren ışık hızı mesafelerinden yıldızların hareketlerini keşfeden kocaman cihazlarla ve bu hareketlerin saniyede yüzlerce veya binlercesini tespit eden kesin olan ince hesaplarla gözlem yapma esası üzere kurulmuş olduğu ve buna binaen dünyanın çevresindeki boşlukta dünyanın etrafından dönen araçları karşılayan sabit istasyonların kurulduğu vb. asrımızda bu gün, astronomi ilminin doğruluğundan ve hesaplarının kesinliğinden şüphe edilmesi ve geçmişte önceki âlimlerimiz (Allah onlara rahmet etsin) zamanındaki basitlik, zannilik ve düzenle kıyas edilmesi mümkün müdür?

Mustafa Ahmed ez-Zerka

Zerka, Mustafa Ahmed, el-Aķl ve’l-Fıķh fî Fehmi’l-Hadîŝi’n-Nebevî.

Ru'yet-i Hilal
HİLÂLİ TESPİT ETMENİN HÜKMÜ
10:23
34:23