Ru'yet-i Hilal

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

FAS’IN SON YAŞADIĞI PROBLEM VE İSLAMÎ/ARABÎ AYLARIN BAŞLANGICI İLE İLGİLİ DOĞRU CEVAP VE SAMİMİ TAVSİYE

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!

Fas Şeriat Mahkemesinin hilâlin tespitinde kullandığı yöntemle ilgili olarak üç yıldır devam eden bir tartışma başladı ve bu da Kral Hazretlerinin Ramazan Derslerinde konu olarak tartışılmak üzere şimdi söz edeceğimiz bu son yaşanan problemi ortaya atmasına sebep oldu. Tartışma giderek hilâllerin şer’î tespit yöntemleri ve bu konuyla alakalı farklı mezheplere mensup âlimlerin görüşlerinin incelenmesine kadar vardı.

Bunun üzerine Kral Hazretleri benden ve bazı âlimlerden, uygulamanın neye göre yapılacağı ve İslam Şeriatının bu konuyla ilgili görüşünü açıkça ortaya koyan bir fetva yazmamı istedi. Ben de o zaman Kral Hazretlerine “Fas’ın Son Yaşadığı Problem ve İslamî Arabî Ayların Başlangıcı ile İlgili Doğru Cevap ve Samimi Tavsiye” diye isimlendirdiğim bu risaleyi yazıp takdim ettim.

Risalenin sonunda, ya astronomik hesap yöntemi veya rivayetleri dikkate alarak İslamî Bayramların tespiti konusunda kesin bir görüş birliğine varmak için bilimsel bir toplantı tertip edilmesi gerektiğini de teklif ettim. Dünyanın her tarafından Müslümanlar bu konuya büyük ilgi gösterdiler. Öyle ki her İslamî toplantıda bu konu gündeme geldi ve âlimlerden bu konuyla ilgili kesin ve net görüş istendi.

Bu günlerde İslamî bakış açısının farklılığı nedeniyle askıda kalan çağımızın bazı problemlerini -ki onlardan biri de dinî bayram günlerinin tevhidi önerisidir- incelemek üzere İslamî bir kongre düzenlenmesi talebiyle Malezya Müslümanlarından oluşan bir heyet Mağrib’i ziyaret etti. Bu konuda veya başka meselelerde Müslümanları bir noktada birleştirmeye vesile olur ümidiyle ve günümüz Müslümanlarının ihtiyaçları ile İslam’ın ruhunu uzlaştırma/buluşturma konusunu inceleyip araştırmayı hep gündemde ve canlı tutmak için de bu risaleyi yazmayı uygun gördüm. İşte şimdi bu risaleyi Allah’tan başarı ve mükâfat bekleyerek ilk yazdığım şekliyle görüş ve değerlendirmelere sunuyorum:

İyi ve güzel işlerin lütfuyla tamamlandığı Allah’a sonsuz hamd, Efendimiz Muhammed Mustafa’ya ve onun aile efradıyla ashabına salat ve selam olsun.

Müminlerin Emiri Kral II. Hasan Hazretlerine:

Zat-ı Alinizin kabulüne şayan olması temennisi ile Fas’ın son yaşadığı problem, İslamî Arabî ayların başlangıcı ve buna bağlı olarak oruca başlama ve orucu sona erdirme (iftar) konusuyla alakalı bu risaleyi takdim ediyorum. Allah biliyor ki, bu çalışmada İslam’ın sembollerini ve Hz. Peygamber (s.a.s.)in düzenlemelerini koruyarak, gerçek ve doğru olanı belirleme ve naslarla çağın gereklerini uzlaştırma noktasında bütün gücümü ortaya koydum. Eğer isabet edip gerçeği bulabilmişsem bu tamamen Allah’ın lütfudur. Yanılıp hata etmişsem de bu benim kusurumdur. Şüphesiz ayın aydınlığında ilk yürüyen ben değilim. Benim başarım Allah’ın yardımı iledir. Ben sadece O’na tevekkül ettim ve sadece O’na yöneliyorum. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi zat-ı alinizin üzerine olsun.

KONU

Fas’ın son karşılaştığı problem sebebiyle zat-ı alinizin ortaya attığı oruç hilâli ve iftarın sübutu konusu, genel anlamda özen ve ihtimamı gerektirdiği gibi, problemin kendi özelinde de özel bir ilgi ve ihtimamı gerektirmektedir. Genel bir bakış açısıyla konunun üç farklı noktadan incelenmesi gerekmektedir:

1. Ayın doğuş zamanından kasıt nedir? Ayın doğuş zamanının farklı olması ayların tespitindeki hükümlere etki eder ve bu durumda dünyanın farklı bölgelerinin kendilerine has bir ru’yeti ve oralarda yaşayanların da kendilerine has bir ru’yetleri söz konusu olur mu? Veya bu durum ahkâma etki etmez ve bu durumda da herhangi bir Müslüman coğrafyada yaşayan bir topluluk hilâli gördüğünde bu durum bütün İslam ülkelerini kapsar ve bağlar mı? Ya da Endülüs ve Horasan gibi birbirine çok uzak bölge ve ülkelerdeki ihtilâf-ı metâli’e itibar edilebilir mi?

2. Uygulama astronomik hesap usulüne göre yapılabilir mi? Öyle ki İslamî/Arabî ay bu usulle tespit edilir ve kadılar da buna dayanarak hilâl görülmese de kamerî ayın başlangıcını tespit edebilirler mi, yoksa bu caiz değil midir ve söylendiği gibi hilâl mutlaka gözle görülmeli midir?

3. Bu da çağdaş Mısır âlimlerinin ortaya attığı bir konudur ki buna göre; hesap usulü ile hazırlanan resmî ya da gayrıresmî birçok takvim ortaya çıkmıştır. Bu hesap nedir? Acaba guruptan sonra hilâlin ufukta görülebilir olması esasına dayanan “şer’î hesap”mıdır? Yoksa ayın başlangıcını tespitte ay ve güneşin kavuşumu (aynı doğrultuya gelmesi) esasına dayanan bir hesap mıdır? Buna göre güneşin batışından sonra ayın da battığı ilk gece, ayın görülmesi imkânsız da olsa o ayın başlangıcı sayılacaktır.

Meselenin özel açıdan ele alınması ise, Fas’ın son yaşadığı problemin ortaya konulması ve Mağrib’deki uygulama muktezasınca buna bir cevap verilmesidir. Beklentiyi karşılaması için önce bu konudan başlayacağız sonra diğer noktalara da kısaca değineceğiz.

BİRİNCİ BÖLÜM

Son yaşanan problem: Fas’ta Karaviyyun’daki gözlem odasında bulunan dürüst, güvenilir bir muvakkit, Karaviyyun’un minaresinden ramazan hilâlini görür ve durumu kadıya bildirir. Sonra âdil ve güvenilir olarak bilinen âdil bir şahıs da kadıya gelerek kendisinin de hilâli muvakkitin gördüğü yerden başka bir yerde gördüğüne dair şahitlik yapar. Bunlarla birlikte Müslüman halktan iki kişi de farklı yerlerde hilâli görürler. Dolayısıyla bu gurup dört kişiden oluşur: Muvakkit, güvenilir âdil şahıs ve halktan iki Müslüman. Kadı muvakkitin şahitliğini kabul etme konusunda tereddüt gösterir. Çünkü bir defasında bir vakit çizelgesi hazırlamış ve perşembe günü akşamı cuma gecesi ramazan hilâlinin görüleceğini haber vermişti. Ancak güvenilir ve dürüst iki âdil şahıs muvakkiti tezkiye etti ve kadı da tezkiyelerini kabul etti. Böylece ru’yet iki âdil kişinin gözlemine dayanmış oldu. Bunun üzerine kadı, muvakkitin yanında ramazanın başlangıcını ilan etti ve durumu İslam İşleri Bakanlığına bildirdi, Bakanlık da Kral Hazretlerine (Allah yardımcısı olsun) bildirdi. Kral Hazretleri de (Allah kendisini korusun) Bakanlığa, Âlimler Konseyi ile konuyu istişare etmesini emretti. Bakanlık Kadı’nın kararının doğruluğunu teyit edince Kral Hazretleri, ramazan ayının başlangıcının ülkesindeki bütün Müslümanlara ilan edilmesine izin verdi.

Soru: Kadı’nın tereddüt göstermesi şahidin şahitliği ile ilgili bir şüphe sayılıp şahitliğinin kabul edilmesine mani olur mu olmaz mı? İki âdil şahsın tezkiyesi dikkate alınabilir mi ki, bu da belki de söylendiği gibi bir anlamda (yeni usul ve yöntemleri bir tarafa bırakıp) eski/klasik usul ve yöntemleri uygulama sayılır mı sayılmaz mı? İki âdil şahsın varlığına rağmen, Adalet Bakanlığınca ayrıca âdil şahısların tayinine hükmeden kanuni düzenleme, kadının tezkiyesine ve buna binaen de şahitliğin kabul edilmesine imkân tanır mı tanımaz mı?

Cevap: Mağrib’de Kadıların yazılı şer’î hükümler dışında uymakla yükümlü oldukları diğer şer’î hükümler, yargı sisteminde açıkça ifade edilen uzmanlık alanları çerçevesinde, Kral Hazretleri tarafından kendilerine verilen yetki uyarınca, İmam Malik b. Enes’in mezhebindeki tercih edilen görüş, meşhur olan veya fiilen uygulanan hükümlerin dışında, başka bir şey olamaz.

Kaldı ki hiçbir düzenlemenin kapsamına girmeyen salt dinî konularda, uygulama nasıl ise ona göre hareket edilir. Bu arada bunları kontrol etmek ve yönetmekle görevli uzmanların uzmanlıklarıyla ilgili olarak bu konuda hiçbir kanuni düzenleme de yoktur.

Bu durumda geriye kadının yapacağı sadece bir şey kalmaktadır. Kendi bilgisine dayanarak şahsi tezkiye eder, âdil sayar ya da saymaz. Aynı zamanda kadı, dinî uzmanlık alanına giren her konuda kendi bilgisine istinaden veya huzurunda iki âdil şahsın ispatı ile ilgili şahsın şahitliğini geçerli de sayabilir ki, bu durumda âdil şahısların tayininin Adalet Bakanınca gerçekleştirileceğine hükmeden kanuni düzenleme kadıyı bağlamaz. Çünkü buradaki adalet değişmez bir niteliktir. Güven esasına dayalı bir görev değildir. Kaldı ki kadı Devlet Başkanının naibidir. Huzurunda adaleti sabit olan kişinin âdil olduğunu, ramazan hilâlinin görüldüğünün doğru olduğu şer’î neticesini ikrar ve ilan görevini, müminlerin emiri adına icra etmektedir.

Bir başka açıdan vakit tayini; Kral Hazretleri adına Evkaf Bakanlığının tespiti ile gerçekleşen resmî İslamî bir görevdir. Bakanlığın bu konuda dayanak aldığı kişinin (Muvakkit) görevi ise namaz vakitlerini gözlemlemek, vakti geldiğinde ezan okuması için müezzine izin vermek, oruç, iftar ve diğer dinî bayramların hilâllerini gözlemlemektir. Muvakkit de normalde vakit tayini ve düzenleme konusunda uzman kişilerden seçilir. Her ay için, özellikle de ramazan ayı için bir vakit çizelgesi hazırlamak muvakkitin görevidir. Hilâlin görüldüğünü haber verir ve bunu da kendisini görevlendiren kişiye bildirirse görevini yerine getirmiş demektir. Malum olduğu üzere ona bu görevi İslam Ümmeti adına müminlerin emiri vermiştir. Sırf bu görevi ona vermiş olması bile onun doğru ve güvenilir bir kişi olduğunu gösterir. Buna göre hilâli gözlemleme, namaz vakitlerini tespit edip müezzine ezan ve kamet izni verme konusunda âdil ve güvenilir sayılır. Dolayısıyla uhdesine verilmiş olan görevle ilgili adaletinde en küçük bir tereddüde ya da şahitliğinin kabulü konusunda en küçük bir şüpheye kesinlikle yer yoktur. Bu görevle ilgili temel dayanak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in uygulamasından alınmıştır. Hadis ve siret âlimlerinin ifadesine göre Hz. Peygamber (s.a.s.)’in müezzinleri vardı. Hz. Bilal de bunlardan biriydi. Hz. Bilal’in müezzinliğe ilaveten bir de muvakkitlik görevi vardı. Onlar uyurlar, Hz. Bilal sabah namazı vaktini gözetler ve vakit gelince de ezan okurdu. Medine-i Münevvere’de hepsi Hz. Bilal’in ezanına göre hareket eden dokuz mescit vardı. Çok şükür bizdeki uygulama da aynı bu şekildedir. Karaviyyun’da ya da Mağrib şehirlerindeki büyük camilerde bulunan muvakkitler ezan okunmasına izin verirler. Büyük camide ezan okununca diğer mescitler de ona uyarlar.

Efendim gördüğünüz gibi muvakkitin güven ve doğruluk esası üzerine kurulu dinî bir görevi vardır. Çünkü onun bulunduğu şehirlerin hepsinde müezzinler onu esas alırlar. Bu anlamı itibariyle muvakkit âdildir, tezkiyeye ihtiyacı yoktur. Çünkü müminlerin emirinin (bakanı vasıtasıyla) ona böyle bir dinî görevi tevdi etmesi onun için yeterli bir tezkiyedir.

Buna ilaveten güvenilir, âdil iki şahsın tezkiyesi de buna eklenirse muvakkit artık her türlü şüphe ve kuruntudan uzak olmuş olacaktır. Olması gereken ise, başkası tarafından bu görev yapılmadığı halde, yükümlü olduğu görevini yerine getirdiği müddetçe, muvakkit hakkında en ufak bir tereddüdün ortaya çıkmamasıdır.

Muvakkitin zaman çizelgesi hazırlayarak hilâlin falan gece görüleceğini ifade etmesi ise masum bir şeydir. Çünkü bu uhdesine verilmiş olan bir görevi yerine getirmesi demektir. İnsanlarda aslolan suçları sabit oluncaya kadar suçsuz sayılmalarıdır. Salt suizan üzerine hüküm bina etmenin bir manası yoktur. Özellikle âlimler açıkça ifade etmişlerdir ki, bu mübarek şeriatin kolaylık ve suhulet yönünün en bariz göstergesi, Ebu İshak eş-Şatıbî’nin dediği gibi, ince eleyip sık dokumayı terk etmektir. Nitekim Allah Teâlâ buyurur ki; “Eğer onlara karışıp (birlikte yaşar)sanız (sakıncası yok). (Onlar da)sizin kardeşlerinizdir. Allah bozucuyu yapıcı olandan ayırır. Allah dileseydi sizi zora sokardı.” “Allah sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.)” “Allah dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi.” Âlimler, büyük ya da küçük bir şehirde, bulutlu ya da açık bir havada, tek bir cihetten olmaksızın (farklı farklı yerlerde) iki âdil kimse tarafından hilâl görülürse bunların şahitliğinin kabul edileceği ve bununla amel edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. İhtilaf ise, büyük bir şehirde, açık havada hilâlin tek bir cihette görülmesi durumunda söz konusudur. Meşhur olan görüşe göre bu durumda da bunların şahitliği kabul edilir. Çünkü Malikî Mezhebine göre mutlak olarak şahitlik kabul edilir ki, meşhur olan görüş de budur. Sahnun’a göre açık/bulutsuz havada ve büyük şehirde olmadığı sürece şehadetleri kabul edilir. Lahmî ise büyük şehir ile küçük şehrin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği kanaatindedir.

Uygulamanın iki âdil şahsın tezkiyesi ile gerçekleştirilmesi bir anlamda klasik/eski usul ve yöntemlerin uygulanması sayılacağı meselesine gelince, bu durum bu olayla tam olarak örtüşmemektedir. Çünkü bu iki âdil şahıs muvakkitin hem şehadeti tahammül hem de eda ederken âdil olduğuna şahitlik ediyorlar. Yani bunlar muvakkitin hilâli gördüğünde de gördüğünü tebliğ ettiği anda da, hatta bundan önce de âdil olduğuna şahitlik etmektedirler. Kaldı ki ifade ettiğimiz üzere, bu muvakkitin böyle bir tezkiyeye ihtiyacı da yoktur.

Kadı’nın ilk etapta tereddüt göstermesi ise onun vicdanına kalmıştır, kendisine sorulmalıdır. Fakat biz buna gerek olmadığını düşünüyoruz. Yine de kadı her şeye rağmen iki âdil şahsın tezkiyesini kabul etmekle, tereddüdünden vazgeçmiş, muvakkitin âdil olduğunu kabul etmiş ve arkadaşı sebebiyle şehadetini güvenilir bulmuştur.

SONUÇ

Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur ki, ramazan hilâli her zaman olduğu gibi bu defa da aynı usulle sabit olmuştur. O da Müslüman halktan iki şahidin ilavesiyle iki âdil şahidin ru’yeti ile gerçekleşmiştir ki, bana göre bu iki şahsın âdil olduğunu şaibeli hale getirecek bir şey sabit olmadıkça bunlar âdildir. Çünkü bütün Müslümanlarla ilgili temel ilke, hepsinin âdil ve güvenilir olduğudur. Bütün kanunlarda da temel ilke, suçsuzluk prensibine dayanıyor olmalarıdır. Dolayısıyla Ramazan orucunu 1385/1965 yılının 24 Aralık Cuma gününden başlayarak tutmamız gerektiği konusunda hiçbir şüpheye yer yoktur.

Eğer “Hava bütün bölgede açık olmasına rağmen başkası hilâli görmedi de neden sadece bu şahıslar gördü? Bu her ne kadar şüpheyi gerektirmese de tereddüt etmeyi gerektirir” denirse şöyle cevap veririz: Şüphe bir yana, burada tereddüdün bile affedilir bir tarafı yoktur. Çünkü havanın açık olması hilâlin görülebilir olduğunu ifade eder. Zaten bu iki âdil şahıs ve diğer iki Müslüman da fiilen hilâli görmüşlerdir. Dolayısıyla hilâli görmemiş olan birinin bunlara hilâl yoktur demesi doğru değildir. Tam da burada şairin şu beytini zikretmek lazım:

Eğer sen hilâli görmediysen hilâli bizzat gözleriyle görenlere teslim ol/boyun eğ.

Anladığım kadarıyla bunlar, hilâli birden çok yönde/cihette görmüşlerdir. Dolayısıyla bunların şahitliğinin makbul olduğu konusunda hiçbir ihtilaf olamaz. Ancak eğer muvakkitler perşembe günü gecesinde hilâlin görülmesinin imkânsız olduğunu açıkça ifade etselerdi, belki bu durumda şüphe edilebilirdi. Oysa durum bunun tam aksine cereyan etmiştir. Karaviyyun muvakkitlerinden birinin de aralarında olduğu bir gurup muvakkit, hilâlin o gece görüleceğini bildirmişlerdir. Bu konuda Karaviyyun gözlem odası eskiden beri hep önemli olmuştur. Bu arada bazı muvakkitler de hilâlin görülmesinin zor olduğunu ifade etmişlerdir ki, bu durum gerçekleşmemiş ve hilâl aynı mekânda görülmüştür.

Eğer “Fas’ta hilâl gerçekten görüldüyse, görülebileceği diğer yerlerde, mesela Yeni Fas’ta neden görülmedi?” denirse şöyle deriz: Kendimizi bildik bileli, kadıların, şehrin paşasının, ileri gelenlerinin ve âlimlerin katıldığı büyük tören ve festivaller hep Karaviyyun’da yapılır. Bu saydığımız insanlardan bazıları hilâli gözleme işiyle meşgul olurken, diğerleri de hilâl gözlemleme görevi verilen diğer merkezlerle iletişim halinde olurlardı.

Karaviyyun’daki gözlem odası ile ilgili olarak en ufak bir entrika söz konusu olmadığına göre, buraya hilâli gözlemleyebilecek daha çok sayıda âdil kişi gelmediğine göre burada suç, başkaları yapmıyorken bu özel görevi yerine getiren kişinin değildir. Kral Hazretlerinin de gereğinin yerine getirilmesini istediği halde birçok sorumlunun görevlerine özen göstermiyor olmalarını tartışacak değiliz. Bugün bütün birimlerde var olan ihmal ve ağır davranma, Kral Hazretlerinin de sürekli şikâyetçi olduğu ve düzeltmek için çeşitli önlemler aldığı bir durumdur. Görevinde ihmalkâr davrananların, görevinin gereğini yapan ve bu sebeple hesaba çekilmeleri hiç de uygun olmayan kişilere sorumluluğu yüklememeleri gerekir.

Kaldı ki daha önce de ifade ettiğimiz üzere hilâli görenlerin hepsi hilâli Karaviyyun’dan veya tek bir taraftan/cihetten de görmüş değillerdir.

Öyleyse asıl mesele şudur: Sizin de ifade ettiğiniz gibi, orucun vacip olması için hilâlin bu usulle sabit olması eğer yeterli ise acaba bu durum Mağrib’de uygulamada olan Malikî Mezhebinin gereklerine uygun mudur değil midir?

Cevap: Bu durum Mağrib’deki mevcut uygulamanın muktezasına uygundur. Bu aynı zamanda içinde İmam Malik, Sahnun ve Lahmî’nin de bulunduğu Malikî âlimlerinin görüşüne, meşhur olan görüşe göre hilâlin açık havada görülmüş olması veya uygulanan bazı yöntemlere bizzat uygunluk arz etmesi açısından uygundur.

DELİLLER

Bâcî Münteka’da şöyle der: Ru’yet genel olabilir özel olabilir. Devamında da “Özel ru’yet ise hilâli az bir topluluğun görmesidir. Bu da iki şekilde olur: Gökyüzü ya bulutlu olur ya da açık olur. Eğer bulutlu ise, âdil iki şahsın şahitliğinin caiz olacağı noktasında ihtilaf yoktur. Hava açık ise, İmam Malik’e göre yine bu iki şahsın şahitliği caizdir. İmam Azam’a göre ise hilâl bu iki kişinin şahitliği ile sabit olmaz.” Sahnun da bu görüştedir.

Şefşavini “eş-Şumus ve’l-Akmar ve-Zübdetü Şeriati’n-Nebiyyi’l-Muhtar” adlı eserinde şöyle der: Ru’yet usullerinden ikincisi, iki âdil şahsın hilâli gördüklerine dair, devlet başkanının huzurunda şahitlik yapmasıdır. Bu durum bulutlu bir havada gerçekleşmiş ise, bu iki kişinin şahitliğine dayanılarak icma ile oruç ve bayram sabit olur. Eğer şehir büyük ve hava da açık olsa, meşhur olan görüşe göre yine bu iki kişinin şahitliği ile sabit olur. Sahnun ise Ebu Hanife’nin de dediği gibi, bu durumda bu iki kişinin şahitliğiyle sabit olmaz demiştir. Bu görüş İbni Cüzeyy’in el-Kavaninü’l-Fıkhîyye adlı eserinden alınmıştır. Tettâî “Nazm-u Mukaddimeti İbni Rüşd”e yazdığı şerhte der ki: (Hilâlin sabit olma usullerinden) ikincisi, hilâli gördüklerine dair iki âdil şahsın güçlü bir şekilde şahitlik yapmasıdır. Öyle ki bu iki şahıs hilâli büyük şehirde de görmüş olsalar, kendilerinden başka kimse de görmemiş olsa, hatta ister bulutlu havada ister açık havada görmüş olsalar fark etmez, bunların ru’yetleri yeterlidir. Birincisi (yani bulutlu havada görmüş olmaları) ittifakla kabul edilir. İkincisi (yani açık havada görmüş olmaları) ise Muhtasar sahibinin konuyla ilgili sadece farklı görüşlere yer vermesiyle birlikte yine de meşhur olan görüşe göre kabul edilir.

Meyyare el-Fasî Tahir b. Aşur’un eseri üzerine yazdığı büyük şerhinde der ki: Hava bulutlu da olsa açık da olsa, küçük şehirde iki âdil kişinin ru’yeti ile hilâl sabit olur. Büyük şehirde ise havanın bulutlu olması durumunda sabit olur. Şayet hava açık olur ve bu iki şahıs (kalabalık guruptan) çoğunluktan ayrı görüş bildirirse bu durumda üç görüş vardır: Müdevvene ve Yahya b. Amr’a göre şahitlikleri kabul edilir. Sahnun’a göre şahitlikleri reddedilir. Üçüncü görüşe göre ise, eğer bu şahısların hepsi tek bir noktaya (yere) bakmışlar ise şahitlikleri reddedilir. Aksi durumda ise (kabul edilir ve hilâlin görüldüğü) ilan edilir. Bu görüşü Lahmî ifade etmiştir.

Maliki Mezhebine ait kitaplar hep bu minval üzeredir. Hepsi de büyük şehirde, genel açık bir havada, iki âdil şahıs münferiden hilâli görmüşlerse, meşhur olan görüşe göre şahitlikleri kabul edilir, buna dayanılarak oruç vacip olur hükmünü ortaya koymuşlardır. Bu meşhur görüşün dayandığı delil ise Ebu Davud ve Nesaî’nin rivayet ettiği şu hadistir. Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurmuştur ki: “İki âdil şahıs hilâli görürse buna dayanarak oruç tutun, bayram yapın, kurban ve hac ibadetleri gibi ibadetlerinizi yaparak Allah’a yaklaşın.” Yine Ebu Davud’un Rebî b. Hiraş’tan rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ashabından bir adam demiştir ki: “İnsanlar ramazanın son gününde ihtilaf ettiler. İki bedevi Hz. Peygamber (s.a.s.)’in huzuruna gelip yemin ederek, hilâlin dün gece görüldüğüne dair şahitlik ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) insanlara bayram etmelerini emretti.” Halef bu hadisi rivayet ederken “ve insanların musallaya çıkmalarını emretti” ifadesini de eklemiştir.

Nesaî’nin Abdurrahman b. Zeyd b. Hattab’dan rivayet ettiğine göre Abdurrahman b. Zeyd b. Hattab (Ramazanın başlangıcı ile ilgili olarak) yevm-i şek’te insanlara hitap ederek şöyle demiştir. Şüphesiz ki ben Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ashabıyla bir arada bulundum ve onlara (çeşitli konularla ilgili bazı sorular) sordum. Onların bana anlattığına göre Hz. Peygamber (s.a.s.) “Hilâli gördüğünüz zaman oruç tutun ve (oruca aykırı şeylerden) uzak durun. Eğer hava kapalı olursa (ramazanı) otuza tamamlayın. İki şahit (hilâli gördüklerine dair) şahitlik ederse oruç tutun (oruca başlayın, bayram yapın.” Ahmed b. Hanbel’in rivayetinde ise “İki Müslüman (hilâli gördüklerine dair) şahitlik yaparsa oruç tutun ve bayram yapın.” tarzındadır.

Ebu Davud, Ebu Malik b. el-Eşcaî’den rivayetle Hüseyn b. Haris el-Cedelî’nin şöyle dediğini nakletmiştir: Mekke Emiri insanlara hitap etti ve dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.s.) bize hilâli gördüğümüzde (oruç, bayram, hac vb.) ibadete başlamamızı emretti. Eğer hilâli göremezsek ve iki âdil şahit (hilâli gördüklerine dair) şahitlik ederse biz de buna dayanarak ibadete başlarız. Hüseyn b. Haris’e “Mekke emiri kimdir?” diye sordum, bilmiyorum dedi. Daha sonra yanıma gelerek “Muhammed b. Hatib’in kardeşi Haris b. Hatib’dir dedi. Sonra Emir (sözlerinin devamında): “Sizin aranızda Allah ve Rasulünü benden daha iyi tanıyan, bu hadisi bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.)’den duyan biri var” dedi ve eliyle bir adama işaret etti. Yanımda duran yaşlıya “Emirin işaret ettiği bu adam kimdir?” dedim, “O Abdullah b. Ömer’dir, gerçekten de bu konuda Emirden daha bilgilidir.” dedi. (Bunun üzerine Abdullah b. Ömer) “Hz. Peygamber (s.a.s.) bize bu şekilde emir buyurdular.” dedi. Dârekutnî bu hadisin isnadı muttasıl ve sahihtir demiştir. Mağrib’deki uygulama da buna göre yapılagelmiştir.

HİLÂLİN BİR ÂDİL ŞAHSIN ŞAHİTLİĞİYLE SABİT OLMASI

Bütün bunlar devam edegelen uygulamaya mebnidir ve hilâlin görülmesi bir tür şahitliktir. Eğer değilse, Malikî âlimleri ve diğer âlimlerin birçoğu buna, bu haber kabilinden bir şeydir, şahitlik değildir derler. Çünkü hilâli gören kişi ancak gördüğünü haber verir, başka bir şey yapamaz. Dolayısıyla buna göre âdil bir şahsın ru’yeti, ayın başlangıcını ispat için yeterlidir. el-Mazirî’nin açıkça ortaya koyduğu, Karafî’nin sekiz yıl üzerinde çalıştıktan sonra teyid ettiği, rivayetle şehadet arasındaki fark özetle şudur: Aslında rivayet de şehadet de bir tür haberdir. Ancak haber verilen şey genel bir konu olup belirli bir şahsa özel değilse buna rivayet denir. Mesela “Ameller niyetlere göredir. Şuf’a bölünmeyen mallarda söz konusudur” dediğimiz gibi. Fakat âdil bir şahsın hâkimin huzurunda “bunun şundan 1 dinar alacağı var” demesi belirli bir şahsı ilzam ifade eder, onun dışındakileri ilgilendirmez. İşte bu da mahza şahitliktir. Tam da bundan sonra birçok şüphe ve ikilem başlar ve şahitlik ile rivayetten mürekkep bir kısım ortaya çıkar. Bunun da çeşitleri vardır. Fakat bunlardan bizi ilgilendiren kısmı; her kavim kendi ru’yetini gerçekleştirmek durumunda mıdır değil midir ihtilafı ile birlikte orucun genel bir emirle şehrin bütününü veya taşrada yaşayanların tamamını kapsayan, belirli bir aya has (bir ibadet) olmaması açısından, ramazan hilâlinin görüldüğünün haber verilmesi kısmıdır. Bu durum, hükmün umumi ve belirli bir şeye has olmaması açısından bir rivayettir. Fakat bu hüküm, bir önceki ya da bir sonraki yılla ilgili olmayıp bizzat bu seneyle ilgili olması açısından da umumi olmayıp hususiyet arz eder hale dönmüştür ve şahitliğe benzemektedir. (Bu anlamı itibariyle) birbirine benzer iki şey ortaya çıkmış olur ve fikir ayrılığı (ihtilaf) başlar. İhtilaf durumunda ise iki benzer şeyden birini diğerine tercih etmek mümkündür. (İşte) Fıkıh ta (bu noktada) iki farklı görüşe yönelmiştir. Bu birbirine benzeyen iki şeyden birini eğer hadis veya kıyas desteklerse, ona yönelmek gerektiği açıkça ortaya çıkmış olur.

İbnu’ş-Şâd der ki: Ağır basan görüşe göre hilâl meselesinin hükmü, tek kişi ile yetinilmesi açısından rivayetin hükmü ile aynıdır. (Haddi zatında bu) gerçek anlamda rivayet de değildir aynı zamanda şehadet de değildir. Belki olsa olsa haberin diğer bir türüdür. Bu, şer’î hükümlerin sebeplerinden birinin varlığını ifade eden bir haberdir ki, dünyevi hükümlerle ilgili nihai kararlarda husumete sebep olan bir ihtimalin burada da husumete sebep olabileceği açıktır. Bilindiği üzere hem Karafi hem de İbnu’ş-Şâd ikisi de Malikîdirler. İkincisi (yani İbnu’ş-Şâd) Sibte’lidir. Birincisi ise (yani Karafi) Mısırda dünyaya gelmiş bir Mağrib’lidir, Sınhacî’dir. Mısırda Malikî’lerin müftüsü olan Şeyh Muhammed Ali b. Eş-Şeyh Hüseyin, şerhi İbnu’ş-Şâd’a ait olup Furuk’un hamişinde basılmış olan Tehzibu’l-Furuk adlı eserinde bu iki âlimin görüşlerine aynen katıldığını ifade etmiştir.

Ru’yet konusunda haber-i vahid’in kabul edilmesi gerektiğini söyleyen imamlardan biri de İmam Şafiî’dir. Şafiî bu konuda sabit olan hadislere ilaveten bir de ezana kıyas ederek delil getirmiştir. Zira (burada) haber veren kişi tek kişi olduğu halde onun haberi kabul ediliyor ve namaz da buna dayanılarak kılınıyor. Tek kişinin haberinin kabul edildiği müezzin ile Ramazan hilâlini haber veren kişi arasında ne fark var ki burada tek kişi(nin verdiği haber) kabul edilmiyor? Malikî âlimleri buna “mutlak ifadelerin kapsamındaki bazı fertler işitilen (haber, hadis vb.)ile istisna edilebilir” diye cevap vermişlerdir. Daha önce zikrettiğimiz “iki âdil şahıs hilâli gördüklerine dair şahitlik ettiğinde oruç tutun, bayram yapın, (hac, kurban vb. ibadetlerle) Allaha yaklaşın hadisi, orucun farziyeti için iki âdil şahsı şart koşmaktadır. Kanun koyucunun iki âdil şahsı şart koştuğunu açıkça belirttiği bir durumda, tek bir âdil şahsın şehadeti ile oruç tutmamız gerekmez demişlerdir. Karafi bunu eleştirerek “bu her ne kadar güzel bir değerlendirme ise de, mezkûr hadis iddia konusu olan şeye mefhumuyla delalet eder mantukuyla delalet etmez. Çünkü hadisin mantuku iki şahidin ru’yeti ile oruç farz olur derken, mefhumu, şartın mefhumu açısından bir kişinin şahitliği yeterli değildir der. Eğer bu, sadece şart açısından delil olarak kullanılıyorsa, bu durumda, İmam Malik ve diğer âlimlerden nakledilen bir görüşe göre, kıyas-ı celi lafzın mantukundan önceliklidir deriz. Dolayısıyla bu durumda kesin olarak mefhumdan da öncelikli olmalıdır. Çünkü Kadı Ebu Bekr ve diğerleri “Mefhum mutlak olarak delil olamaz, çünkü gerçekten çok zayıftır. Bu nedenle kıyas-ı celi bununla ortadan kalkmaz.” demişlerdir.

Öyleyse mezhep içinde ve dışında ihtilafın varlığıyla birlikte, (ru’yet-i hilâl) konusunda birçok Malikî âlimi ve Şâfiî’nin de kabul ettiği, tercih edilen görüş, kıyas/ana ilke ile örtüşen haber-i vahid’in kabul edilmesidir. (Bu noktada) tek kişi bizzat kendi gözlemini haber verse bu kişinin şahitliğiyle oruç tutulması konusunda da ihtilaf edilmiştir. İmam Malik bu şahsın şahitliğiyle oruç tutulmasını yasaklarken İbnu’l-Maceşûn bu (şehadeti) onaylamış (ve oruç tutulabilir demiş)tir.

HİLÂLİN HABER-İ VAHİT İLE SABİT OLABİLECEĞİNİN DELİLLERİ

Darimî, Ebu Davud, Darekutnî, Hakim ve Beyhakî gibi âlimlerin hepsinin, İbni Vehb, Yahya b. Abdillah b. Salim, Ebu Bekr b. Nafi, Babası ve İbni Ömer tarikiyle sahih bir isnatla naklettiklerine göre İbni Ömer demiştir ki: “İnsanlar hilâli gözlemlemeye çalışıyorlardı. Ben Hz. Peygamber (s.a.s.)’e hilâli gördüğümü haber verdim. (Bunun üzerine) Hz. Peygamber (s.a.s.) oruca başladı (oruç tuttu) ve insanlara da oruç tutmalarını emretti.” Hakim bu hadisin sahih olduğunu, Müslim’in şartlarına uyduğu halde Müslim tarafından nakledilmediğini ifade etmiştir.

Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbni Mace, Darimî, Darekutnî, Hakim ve Beyhakî farklı tariklerle İbni Abbas’ın şöyle dediğini nakletmişlerdir: “Bir bedevi Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gelerek hilâli gördüğünü söyledi. Hz. Peygamber (s.a.s.) ona “Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şahitlik eder misin diye sordu”. Bedevi “Evet” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) “Ey Bilal insanlara ilan et yarın oruç tutsunlar.” buyurdu.

Hakim’in İbni Abbas’tan rivayet ettiğine göre (bir defasında insanlar) ramazan hilâli konusunda şüpheye düştüler ve (nihayet) sahura kalkmamaya ve oruç tutmamaya karar verdiler. Birden Medine dışındaki kayalık bölgede yaşayan bir bedevi geldi ve hilâli gördüğüne dair şahitlik yaptı. Hz. Peygamber (s.a.s.) de Bilal’e insanların sahura kalkıp oruç tutmalarını emretti. Hâkim (bu hadisin) sahih olduğunu ancak Buhârî ve Müslim tarafından nakledilmediğini söylemiştir.

Beyhâki Abdurrahman b. Ebi Leyla’dan şöyle dediğini nakletmiştir: (Bir gün) Bera b. Azib ve Ömer b. Hattab (r.a.) ile birlikte Bakî’deydik. Hz. Ömer hilâle baktı. O sırada binekli bir adam çıkageldi. Hz. Ömer hemen onu karşılayarak “Nerden geliyorsun” dedi. Adam “Mağribden” dedi. Hz. Ömer “hilâli gördün mü” diye sordu. Adam “evet” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer “Allahu ekber, Müslümanlara bir adam bile yeter” dedi.

RU’YET-İ HİLÂLİN İKİ KİŞİNİN ŞAHİTLİĞİ İLE SABİT OLMASI

Âdil tek bir kişinin verdiği habere ilaveten, güvenilir âdil kimseler olmasalar da iki Müslümanın mücerret haber vermesiyle, ru’yetin sabit olacağını birçok hadis destekleyip onaylamaktadır. Zira daha önce ifade edilen İbni Abbas hadisi de buna işaret etmektedir ki, bir bedevi Hz. Peygamber (s.a.s.)’in huzuruna gelip hilâli gördüğünü haber vermişti, Hz. Peygamber (s.a.s.) de ona Müslüman olup olmadığını sormuştu. O da Allah’tan başka ilah olmadığına Muhammed’in Onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik edince, Hz. Peygamber (s.a.s.) insanların sahura kalkıp oruç tutmaları için (hilâlin görüldüğünü) ilan etmesini Bilal’e emretmişti. Hadis göstermektedir ki Hz. Peygamber (s.a.s.) bu bedevi hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığı halde sadece ona Müslüman olup olmadığını sormuş ve Müslüman olduğunu öğrenmekle yetinmiştir. Bu da göstermektedir ki, kim olduğu ve konumu bilinmeyen herhangi bir Müslümanın hilâli gördüğüne dair rivayeti kabul edilir. Yani mecâzî anlamda böyle bir kişinin hilâli gördüğüne dair şahitliği kabul edilir demektir. Bu da bu dinin kolaylık yönüyle birebir örtüşen bir durumdur.

İki kişinin (şahitliğine) gelince, bunların (şahitliğinin geçerli olduğuna da) Ebu Davud’un bir sahabeden rivayet ettiği daha önce geçen şu hadis delil olmaktadır: “Ramazanın son günü ile ilgili olarak insanlar görüş ayrılığına düştüler. İki bedevi gelip yemin ederek, dün akşam hilâli gördüklerine dair şahitlik ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) insanlara oruca son vermelerini ve musallaya çıkmalarını emretti. Hem de bu iki bedevinin kim olduklarını ve durumlarını araştırmadı. Bu da Hz. Peygamber (s.a.s.)’in uygulamalarında, bütün Müslümanların masum ve doğru sözlü oldukları ilkesine göre hareket ettiğini gösterir.

İKİNCİ BÖLÜM

Burada ilk ele alınacak konu, ayın doğuş zamanının aynı ya da farklı farklı olması konusudur. Bu mesele, hesap usulüyle veya müneccimin ifadesiyle amel edilemeyeceği, sadece “Hilâli görünce oruç tutun ve yine görünce bayram edin.” hadisi uyarınca amel edilebileceği esası ve ön kabulüyle ortaya konulmaktadır. Acaba bu hitap, nerde olurlarsa olsunlar ve bir kısmı hilâli nerde gözlemlerse gözlemlesin, bütün Müslümanlara mı yöneliktir, yoksa her bir ülke müstakil olarak hilâli gözlemlemeli midir? Malikîler bu konuda üç farklı görüş ortaya koymuşlardır:

Birincisi; Halîl’in “el-Muhtasar” ve “et-Tavzih”te ifade ettiği, Hattab ve Derdir’in de kabul ettiği görüştür. (Buna göre) iki âdil kişinin herhangi bir yerde hilâli gördüğünü ifade eden haber, haberin ulaştırıldığı bütün ülkeleri mutlak olarak kapsar. Bu ülkeler birbirine yakın da olsalar uzak da olsalar fark etmez. Hatta birbirlerine gerçekten çok uzak olsalar bile durum fark etmez.

İkincisi ise; Kesinlikle ihtilâf-ı metâli’e itibar edilir. Öyle ki şayet hakim bilinen usul ve yöntemlerle hilâlin ru’yetinin sabit olduğunu ilan etse veya bu haberi ulaştırsa bu hüküm ancak kendi yönetimi altında olan kişileri ilgilendirir, diğerlerini kapsamaz. Bu görüş İbnu’l-Mâcişûn’dan rivayet edilmiştir.

Üçüncü görüşe göre ise; Endülüs ve Horasan gibi birbirine çok uzak olan yerler, ayın doğuş zamanının farklılığı açısından ayrı ayrı değerlendirilir. Dolayısıyla ihtilâf-ı metâli’ dikkate alınır ve Endülüs’ün ru’yeti ile Horasan’da amel edilmez. Bu görüş İbni Abdilberr’in üzerinde icma olduğunu ifade ettiği görüştür. Fakat İbni Abdilberr’in icmalarının çok abartılı olduğu bilinmektedir. İbni Abdilberr’in buradaki icmadan kastı, mezhebin kendi içindeki icmadır ki, o da İbni Arefe, İbni Cüzeyy ve Şeyh Uleyş gibi Malikî fakihlerinin kabul ettiği görüştür. Bu görüş aynı zamanda merhum şeyhim Sayın Razî es-Sinani’nin fetva olarak verdiği görüştür.

MALİKÎLERİN DELİLLERİ

Baci, el-Münteka’da Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “hilâli gördüğünüzde” ifadesini şerh ederken der ki: Ru’yet genel olabilir, özel olabilir. Ru’yetin genel olması, hilâli çok kalabalık ve büyük bir topluluğun görmesidir ki, bundan dolayı zaruri bilgi tahakkuk etmiş olur. Bu ru’yetle, hilâli gören görmeyen herkese oruç ve bayramın vacip olacağı konusunda hiçbir ihtilaf yoktur.

el-Hattab el-Muhtasar’ın şerhinin ikinci cildinde şöyle der; ramazanın sabit olduğuna dair hüküm şu iki usulle kendisine ulaşan herkesi kapsar. (Bu iki usul de) iki âdil şahsın şahitliği veya yalan üzere ittifak etmeleri imkânsız olan kalabalık bir topluluğun haber vermesidir. (Ru’yetin sabit olduğuna dair) nakledilen bu şehadet ister halife gibi genel bir yöneticinin huzurunda gerçekleşmiş olsun veya meşhur olan görüşe göre de isterse özel bir yöneticinin huzurunda gerçekleşmiş olsun fark etmez.

Aynı sahifede el- Hattab yine der ki; “Hilâlin görüldüğüne dair yapılan bu şehadet özel bir yöneticinin huzurunda yapılmışsa, bu ancak onun yönetimi altında olan kişileri kapsar (ilgilendirir).” el-Hattab’ın ifadesinden şu da anlaşılmaktadır ki, iki kişinin hilâli görmüş olması veya yalan üzere ittifak etmeleri imkansız olan kalabalık bir gurubun görmesi, ru’yetle amel edilmesi noktasında eşittir. Bu eğer genel yöneticinin huzurunda sabit olmuşsa ittifakla böyledir, özel yöneticinin huzurunda sabit olmuşsa meşhur olan görüşe göre yine böyledir.

İbnu Arefe Ebu Ömer’in şöyle dediğini nakleder: Âlimler ru’yetin hükmünün Endülüs ve Horasan gibi birbirine uzak yerlere ulaşıp (etki edemeyeceği) konusunda icma etmişlerdir (görüş birliğine varmışlardır.) İbnu Cüzeyy de “el-Kavanin”de İbnu’l-Maceşûn’un aksine Şafiî’nin görüşüne uygun olarak, “Bir belde (ülke) halkı eğer hilâli görürse bu diğer beldeleri (ülkeleri) de bağlar. Ancak Hicaz ve Endülüs gibi birbirine gerçekten çok uzak beldeleri ise icma ile bağlamaz.” demiştir.

Bu görüşün bir benzeri Cenûn’un “Şerhu’z-Zürkani”ye yazdığı haşiyede ve Şeyh Uleyş el-Maliki el-Mağribi’nin “Minehul-Celil” adlı eserinde de ifade edilmiştir.

el-Muhtasar’ın ez-Zürkanî ile bir arada olan metni şöyledir: Bir beldede iki âdil şahsın şehadeti veya yalan üzerine ittifak etmeleri imkânsız olan kalabalık bir gurubun haber vermesiyle hilâlin sabit olduğu hükmü diğer beldelere de nakledilirse, oruç emri onları da kapsar.

Aynı şekilde el-Bacî “el-Münteka”da der ki: Basra halkı ramazan hilâlini görse sonra bu haberi Küfe, Medine ve Yemen halkına ulaştırsa, İbnu’l-Kasım ve İbnu Vehb’in “el-Mecmua”da İmam Malik’ten naklettiklerine göre onların da oruç tutmaları gerekir. Eğer tutamazlarsa (tutamadıklarını) kaza etmeleri gerekir.

Basra Küfe’nin doğusundadır. Yemen ve Medine de Basra ile aynı enlemde değildir.

Mısır Hükümeti, Şiî fıkhı ve dört mezhep âlimlerinden oluşan bir heyet toplamıştı. Bunlardan her biri İslam ülkelerini oruç ve bayramda tevhit etme konusunda birer rapor hazırladılar. Malikî mezhebinin raportörü bilinen ihtilaf noktalarını ve (yukarıda naklettiğimiz) delillerin benzeri delilleri naklettikten sonra sözlerine şöyle devam etti:

Hâlil’in Muhtasar’ındaki ifadesine göre bu konuda fetva ne ise ona göre hareket edilir (onunla yetinilir). Keza el-Hattab da “Hüküm kendisine ulaştırılan herkesi kapsar, meşhur olan görüş budur.” demiştir. İşte dikkate alınması gereken görüş de budur. İster genel yöneticinin huzurunda, isterse özel yöneticinin huzurunda, ister iki âdil şahsın şehadeti, isterse yalan üzere ittifak etmeleri mümkün olmayan kalabalık bir topluluğun hilâli gördüklerine dair verdikleri habere dayanarak olsun, eğer ru’yet sabit olursa ihtilâf-ı metâli’ dikkate alınmaz. Bu görüşü el-Hattab “et-Tavzih”te İbni Abdisselam’dan nakletmiştir. İbni Abdilberr’in anlattığı ibni Arefe’nin naklettiği, İbni Cüzeyy, el-Emir ve Uleyş’in de aynı kanaatte olduğu, Dusûkî’nin de meylettiği görüş, fetva noktasında meşhur olan görüşe aykırı olamaz (meşhur görüş karşısında bir değer ifade etmez). Ayrıca burada Malikî mezhebince geçerli sayılan, İbni Abdilberr’in dediği gibi bir icmadan da söz edilemez. Çünkü bu icma meşhur olan görüşe terstir. Hatta (İbni Abdilberr’in söylediği bu icma) mutlak olarak hükmün herkesi kapsıyor olmasına, et-Tavzih ve el-Muhtasar gibi kitaplarda ifade edilen, ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmeyeceği hükmüne de terstir. Hatta bu icmaın tam karşısında yer alan ve âlimlerin ittifak dedikleri asıl icmaya da terstir. Malikî Mezhebi, ne İbni Abdilberr’in icmalarına ne de İbni Rüşd’ün ittifaklarına asla itimat etmemiştir.

İslam İşleri Bakanı olduğum dönemlerde Kral Hazretleri (Allah yardımcısı olsun) bana fakihlerle bu konuda istişare bulunma görevi vermişti. Âlimlerin çoğu ru’yetin mutlak olarak İslam ülkelerinde yaşayan halkın tamamını kapsayacağını ifade etmişlerdir. Bunlardan biri de Marakeş Edebiyat Fakültesi Dekanı Üstad Rahali el-Farûkî’dir. Fakültenin bazı fakihleri ve Titvân uleması da onunla aynı görüştedir. Fas Şeriat Fakültesi Dekanı Sayın Cevad es-Saklî’ye göre ise, doğuda yaşayanların ru’yeti batıda yaşayanları kapsar. Ancak tersi olamaz.

Sayın Razi es-Sinanî Horasan ve Endülüs gibi birbirine uzak olan bölgelerde ihtilâf-ı metâli’e itibar edilir görüşünü destekleyen bir yazı kaleme almıştır.

Bu da Marakeş’li üstad İbni Abdürrâzik’ın “el-Azbü’z-Zülal” adlı yayınlamış olduğu kitabının muhtasarından bir bölüm. Şöyle diyor:

Bütün bunlardan ortaya çıkmaktadır ki hilâl bir beldede görüldüğünde bu durum diğer beldeleri de kapsar. Bu diğer beldeler hilâlin görüldüğü beldenin doğusunda da olsa batısında da olsa, kuzeyinde de olsa güneyinde de olsa fark etmez. Bu beldeler genel yöneticinin yönetimi altında da olsa özel yöneticinin yönetimi altında, aynı bölgede de olsa farklı farklı bölgelerde de olsa fark etmez durum aynıdır. Benim bildiğim kadarıyla İbnu’l-Kasım ve ibnu Vehb’in İmam Malik’ten rivayet ettiği görüşe uygun olduğundan, mezhebimizin meşhur olan görüşü de işte budur. Aynı zamanda şu da sabittir ki bir beldenin ru’yetinin herhangi bir beldeye nakli, aralarında çok aşırı uzaklık olmaması halinde mümkündür. Aksi taktirde ru’yetin nakli icma ile mümkün değildir. İbni Abdürrâzik, aralarında çok aşırı uzaklık olduğu için, Kuzey Afrika Ülkelerinin bayramlar ve tatiller itibariyle tevhidinin imkânsız olduğunu kitabında açıkladığını ifade etmiştir. Hatta daha doğrusu farklı İslam ülkelerinin bu manada tevhidinin imkânsız olduğunu söylemiştir.

MALİKÎLER DIŞINDAKİ DİĞER MEZHEPLERİN GÖRÜŞLERİ

Şafiîlere gelince (onların görüşlerini) İbni Hacer el-Heytemî “Tuhfe”de şöyle nakleder: İmam Şafiî’ye göre, ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmeyeceği kanaatinde olan bir hâkim (ru’yetin sabit olduğuna dair) bir hüküm vermediği müddetçe, ihtilâf-ı metâli’ dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla hâkimin verdiği hüküm muktezasınca amel etmek herkesi bağlar. Çünkü hâkimin bu hükmü ihtilafı da ortadan kaldıracağından, hâkimin bu hükmü uyarınca o gün ramazandan sayılır.

Hanbelîlere gelince Seyyid Abdülazim Bereke ve Abdülhakim Ali Mustafa şöyle yazmışlardır: Yakın da olsa uzak da olsa hilâlin herhangi bir yerde görüldüğü sabit olmuşsa, ayın doğuş zamanı farklı da olsa bütün insanların oruç tutması gerekir. Hilâli görmemiş olanlara uygulanacak olan hüküm hilâli görenlere uygulanan hükmün aynısıdır. Çünkü “İçinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçlu geçirsin” ayeti ile Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kendisine “Her sene bu ayı oruçlu geçirmeni Allah mı sana emretti?” diye soran bedeviye “evet” demesi umum ifade eder. Ramazan orucunun farziyeti konusunda da Müslümanlar görüş birliği içindedirler. Bu günün ramazan ayına ait olduğu güvenilir insanların şahitliğiyle sabit olmuştur. Öyleyse bu gün oruç tutmak bütün Müslümanlara farzdır. Zira ramazan ayı iki hilâl arasındadır. Borcun vadesinin gelmesi, talakın ve azad etmenin gerçekleşmesi, adağın vacip olması gibi diğer hükümler açısından da bu günün ramazana ait olduğu sabit olduğuna göre, bu gün oruç tutulması nass ve icma ile vaciptir. Birbirine yakın bölgelerde olduğu gibi burada da son derce yerinde bir delil hilâlin görüldüğünü ifade ettiğinden dolayı oruç tutmak farzdır. Küreyb hadisine gelince, anlaşılan o ki, onlar Küreyb’in tek başına söylediği bu söze itibarla bayram yapmamışlardır ki, biz de aynısını söylüyoruz. Esas ihtilaf noktası ramazanın ilk gününün kaza edilmesi gerektiği konusu olmasına rağmen, bu hadiste yoktur.

Hanefîlere gelince, onların konuyla ilgili ifadelerinden anlaşılan ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmeyeceğidir. “Kenz” müellifi “ihtilâf-ı metâli’ dikkate alınmaz” der. “Tenviru’l-Ebsar” müellifi “ihtilâf-ı metâli’ muteber değildir” der. “Dürr” müellifi “zahiru’r-rivaye’de böyledir, âlimlerin çoğu bu görüştedir, fetva da bu yöndedir” demiştir. Hanefîlerde, Bedâi’ müellifinin ifade ettiği, beldeler arasındaki mesafenin yakın olması durumunda, ayın doğuş zamanının farklılığının dikkate alınmayacağını ifade eden bir görüş de vardır.

Kemal İbnu’l-Hümam “Tercih edilen görüşe göre ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmez.” demiştir.

İmamiye ve Zeydiyeye gelince, onlar da aynı şekilde ihtilaf etmişlerdir. Mehdi ve Zeydilerden bir gurup ise, hilâlin görüldüğüne dair şehadetin ve oruç hükmünün bütün beldeleri kapsayacağı görüşünü tercih etmişlerdir. Şevkani “itimad edilmesi gereken görüş budur” demiş, İmamiyeden bir gurup da bu görüşe katılmıştır. Sanânî “ Sübülü’s-Selam”da “Doğruya en yakın görüş, bir beldenin ru’yetinin o beldeyi ve o belde ile aynı yönde bulunan beldeleri bağlayacağı görüşüdür.” demiştir.

GÖRÜŞLERİN ORTAK PAYDASI VE ÖZETİ

Mezheplerin tamamını dikkate aldığımızda, bütün mezheplerin yakın mesafede (birbirine yakın olan ülkelerde) ihtilâf-ı metâli’in dikkate alınmamasını tercih ettiklerini, uzak mesafede (birbirine uzak olan ülkeler açısından) ise ihtilaf edip farklı görüşler beyan ettiklerini görüyoruz. Malikî, Hanefî ve Hanbelî mezheplerinin meşhur olan görüşü, mutlak olarak ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmeyeceğidir. İbni Abdilberr’in söz ettiği icma ise doğru değildir. Zira bu konuda ihtilaf vardır ve meşhur olan görüş de İbni Abdilberr’in tercih ettiği görüşün tersidir.

KİŞİSEL GÖRÜŞÜM

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, “Hilâli görünce oruç tutun ve tekrar gördüğünüzde bayram yapın.” hadisi umum ifade ettiği için, ben de cumhurun dediği gibi ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmeyeceği kanaatindeyim. Zira Şari’, ayın doğuş zamanının aynı ya da farklı farklı olması gibi detaylara hiç girmeden, oruç emrini ru’yete dayandırmıştır. Hatta şu da bilinmektedir ki içtima, bölgelerin ve yönlerin değişmesiyle asla tekrar etmeksizin, zaman itibariyle aynı anda gerçekleşmektedir. Dolayısıyla bu konuda hiç şüpheye yer kalmayacak bir biçimde, ay aynı aydır, hilâl aynı hilâldir ve hilâlin ilk günü aynı gündür.

Allame es-Silâvî der ki: Güneşin bir yılda kat ettiği yörüngesinde, güneşin ve ayın aynı derecede içtimaı, yönlerin ve ülkelerin değişmesiyle kesinlikle tekrar etmeyen tek bir şeydir. Meridyenlerin değişmesiyle değişen doğuş ve batışla zeval gibi nisbî/rölatif bir olay değildir. Buna göre içtimaın henüz Koç Burcunun başlangıcında (koç burcuna girerken), gece ve gündüz sürelerinin eşit ve her ikisinin de 12’şer saat olduğu bir dönemde, Fas’ta tam gece yarısı iken gerçekleşmiş olduğunu, (süre olarak da) mesela içtimadan itibaren ru’yetin mümkün olabileceği en az süre 18 saattir dediğimizi varsayalım. Fas’ta ru’yet zamanı -ki bu güneşin batış vaktidir ve bu süreye denk gelmiştir- geldiğinde artık süre geçmiştir ve Fas halkı açısından bu gün hilâlin görülmesi kesinlikle mümkün değildir. Artık onlar hilâli ancak ertesi gün görebilirler. Zira Mekkelilerin gurup vakti kesin olarak Fas’ın gurubundan daha önce olduğundan, içtimadan sonra Faslıların ru’yet zamanı olan gurup vaktine kadar yaklaşık 15 saat geçmiş olacak. Çünkü Mekke ile Fas arasındaki meridyen farkı yaklaşık 45 derecedir. Bu da 3 saate tekabül eder.

Meslektaşım İbni Abdürrâzik hocası merhum Sayın Muhammed el-Âlemî’nin “Takribu’l-Baîd” adlı eserinde “Doğuda yaşayanların ru’yet konusunda, ne meridyen itibariyle, ne de ülkelerinde ayın doğuş zamanı itibariyle bizden önce olmaları mümkün değildir.” dediğini nakleder. Mağribli çağdaş birçok astronomi âlimi bu konuda sözü gereğinden fazla uzattılar. Oysa hepsi de Mağribdeki son astronomi âlimi Sayın Muhammed el-Âlemî’nin bu konudaki görüşüne dayanmaktadırlar.

Eleştirildikleri nokta, doğuda önceden gerçekleşmiş olan bir ru’yet iddiasındaki birtakım hataları yayarak, uzak bölgelerde ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmesi gerektiğini söylüyor olmalarıdır. Bununla birlikte biz kendilerine diyoruz ki: “Hadi konu sizin dediğiniz gibi astronomi ile ilgili olsun. O zaman asıl incelenmesi gereken konu şudur: Şari’ orucu dünyanın neresinde olursa olsun, her tarafta ru’yete dayandırmış mıdır dayandırmamış mıdır? Biz ru’yetin doğuda bizden önce olamayacağını tartışmıyoruz. Ru’yetin gerçekleşmesinin mekân itibariyle imkânsız olduğu hükmü varsa, ru’yetle amel edilmeyeceği konusunu da tartışmıyoruz. Bizim söylediğimiz sadece şudur: Gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu ifade eden astronomik hesaplama usulünün bu hükmü ile çelişmeyen, hata ve saptırmanın söz konusu olmadığı bir ru’yet, nerede gerçekleşmiş olursa olsun, bütün Müslümanları oruçla yükümlü tutmaya yeter.

Görüşümüzün Delilleri

Söylediğimizin delili şudur: Allah ramazan orucunu herkese farz kılmıştır. Ramazan ayı da iki hilâl arasındaki günlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Hilâli gördüğünüzde oruç tutun.” buyurmuştur. Bu nedenle hilâl görüldüğünde oruç tutmak gerekir. Allah Teâlâ da “İçinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin.” buyuruyor. Ayetteki “” ifadesi muhakkik müfessirlerin görüşüne göre “” bulunmak, ulaşmak veya “” bilmek manasına gelir.

Burada esas dikkat edilmesi gereken nokta, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “oruç tutun, bayram yapın” dediği muhatap kitledir. Hiç şüphe yok ki bu hitap bütün ümmetedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) sanki ümmete “hilâl görüldüğünde her biriniz oruç tutun bayram yapın” demektedir. Yoksa “hiç kimse hilâli bizzat kendisi görmeden oruç tutmasın, bayram yapmasın” anlamında bir şeyin akla gelmesi mümkün değildir. Böyle olsaydı belki de hiç kimse bunu yapabilecek durumda olmayabilirdi. Sahabeden hiç kimse Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hilâli bizzat kendisinin gördüğünü rivayet etmemiştir. Tam tersine hangisi mümkünse, bir ya da iki bedevinin veya bir ya da iki sahabînin ru’yetine dayanarak oruç tutmuştur. Bu da göstermektedir ki, kendilerine meşru yollarla haber ulaştırılan kişiler açısından ayın girdiğini ispat için, hilâli bazı Müslümanların görmesi yeterlidir. Bu konuda asıl delil Allah Teâlâ’nın “İçinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin.” ayetidir. Bazı müfessirlerin aksine buradaki aydan kasıt hilâl değildir. Çünkü Araplar “” demezler, “ “ derler. Dolayısıyla doğru olan “” ifadesinin “” (ulaştı) anlamında kullanılmasıdır. Yani (bu ayet şunu ifade etmektedir): “İçinizden ayın girişine yetişmiş olan, ulaşmış olan onu oruçla geçirsin.” Şeyh Muhammed Abduh der ki: Kur’an’ın namaz vakitlerini belirlememiş olmasındaki hikmetin bir benzeri olmak üzere, Allah Teâlâ bizzat bu ifade ile anlatmış ve hepiniz oruç tutun dememiştir. Çünkü Kur’an Allah Teâlâ’nın bütün insanlığa olan genel hitabıdır. O biliyor ki, normal gün ve ayların olmadığı, tam tersine, kutup bölgeleri gibi, bir senenin tamamının bir gündüz ve bir geceden oluştuğu yerler de var. Kuzey kutbunun gecede olduğu esnada ki bu senenin yarısıdır, güney kutbu gündüzde olur veya bunun tersi olur. Gündüz ve gecenin süresi kutuplara olan uzaklığa göre kısalır veya uzar. Ne dersin acaba Allah kutuplarda veya kutuplara yakın bölgelerde yaşayan birini, bir sene süren bir günde, biri fecir doğduğunda diğeri zevalden sonra vb. olmak üzere beş vakit namazla yükümlü saymış mıdır? Ramazan ayı olmadığı halde bu kimseyi ramazanı tespit ederek oruç tutmakla yükümlü kılmış mıdır? Asla. Kur’an’ın beşer telifi, insan ürünü olmayıp Allah katından geldiğinin en büyük delillerinden biri, çok açık bir biçimde, onu getiren kişinin yaşadığı zaman veya yaşadığı mekânla (yerle) sınırlı olmayan genel bir hitapla yetinmiş olmasıdır. Şayet Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kendi değerlendirmesi olsaydı, Kur’an’daki her şey kendi zamanı, kendi ülkesi ve bizzat tanıdığı, buraya yakın yerlerin durumlarına uygun olurdu. Çünkü Araplar yeryüzünde sayı itibariyle günleri ve ayları kendi günleri ve ayları gibi, geceleri de aynı şekilde olan başka yerler olduğunu bilmezlerdi. Kur’an’ı indiren, gaybı bilen, bütün beldeleri ve gök cisimlerini yaratan Allah, bütün insanlara, boyun eğip gereğini yapabilecekleri tarzda hitap etmiştir. Mesela namaz kılma emrini mutlak bırakmış, Hz. Peygamber (s.a.s.) de, yeryüzünün önemli bir kısmını oluşturan, dünyanın orta kısmındaki ülkelerin durumuna göre namaz vakitlerini açıklamıştır. İslam yukarıda söz ettiğimiz kutup bölgelerinde yaşayan insanlara ulaştığında, onlarında içtihatla namaz vakitlerini takdir etmeleri veya Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Allah’ın bu mutlak emrine getirdiği izaha kıyas etmeleri mümkündür. Oruç da böyledir. Allah orucu sadece ramazana ulaşan ve o ayı idrak edenlere farz kılmıştır. Bu anlamda normal bir ayın söz konusu olmadığı yerlerde yaşayanların ramazan ayına çok kolayca bir süre takdir etmeleri mümkündür. Fakihler, uzun geceleri ve kısa gündüzleri olan ya da uzun gündüzleri ve kısa geceleri olan beldeleri tanıyıp bildikten sonra ancak takdir konusundan söz etmeye başladılar. Takdirin hangi beldeye göre yapılacağı noktasında da ihtilaf ettiler. Bir kısmı teşriin gerçekleştiği Mekke ve Medine gibi orta bölgelerde yer alan şehirlere göre takdir edilir derken, diğer bir kısmı da kendilerine en yakın orta bölgeyi baz alarak takdir edebilirler demişlerdir.

Öyleyse ayetteki “” ifadesinden kasıt ayın tam olarak tahakkuk ettiği yerde bulunuyor olmaktır. Kim bu aya ulaşır ve ru’yet kendisine tebliğ edilirse ya da bizzat kendisi hilâli görürse kesinlikle oruç tutması gerekir. Bu anlamda bir aya ulaşamayan kişi ise namaz vakitlerini takdir eder ve kendisine en yakın mutedil bölgelerin ru’yetine tabi olur.

Hz. Peygamber (s.a.s.), “Hilâli gördüğünüzde oruç tutun tekrar gördüğünüzde bayram yapın.” ifadesinde, hitabın sadece o dönemde Medine’de yaşayan Müslümanlara yönelik olduğunu düşünmek asla mümkün değildir. Zira (böyle düşünülmesi durumunda) ru’yet ancak hilâli gören kişinin yaşadığı beldedeki insanları bağlar demekte mümkündür. Bunu hiç kimse söylemediğine göre, ayın doğuş zamanı dikkate alınsın veya alınmasın, genel yöneticinin veya özel yöneticinin ru’yete dair ilanı kendisine ulaşan herkesi ru’yetin kapsayacağı konusunda bütün âlimler ittifak etmiş demektir.

Hz. Ömer (r.a.) veya diğer sahabilerden hiç kimsenin, hilâlin görüldüğünü haber vermek için elçiler gönderdiğine dair elimizde belge yoktur denemez. Çünkü biz diyoruz ki şayet Hz. Ömer (r.a.) zamanında bunu yapmaya yarayacak araçlar olsaydı kesinlikle yapardı. Mesela Hz. Ömer (r.a.) zamanında radyo veya telgraf olsaydı, dünyanın dört bir yanında bunların ulaşacağı herkese bir an önce ilan ederdi.

Uzak mesafeleri yakınlaştırma konusunda günümüzde dünyanın ulaştığı bu gibi imkanlar şayet önceden olsaydı, âlimler ru’yetin umumi olup olmadığı konusunda kesinlikle ihtilaf etmeyeceklerdi.

Bu söylediğimizi Hakim’in “el-Müstedrek”te ibni Ömer (r.a.)’den rivayet ettiği, Buhârî ve Müslim’in şartlarına uyduğu halde nakletmedikleri şu hadis net olarak ortaya koymaktadır: Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurmuştur ki: “Allah hilâlleri vakit ölçüsü olarak yaratmıştır. Bu nedenle hilâli görünce oruç tutun, tekrar gördüğünüzde de bayram yapın. Eğer hava kapalı olursa otuza tamamlayın ve iyi bilin ki, aylar kesinlikle otuzu aşmaz.”

Bu hadis göstermektedir ki ay ya 29 gündür veya 30 gündür, bundan fazla olamaz. Şayet hilâl ayın 29’unda görülmüşse, hem oruç hem de bayram konusunda buna göre hareket edilir. Eğer hava kapalı olur da hilâli göremezsek bu durumda süre takdir etmemiz gerekir. Bunun anlamı şudur: Ru’yet ve (ibadeti) eksiksiz yapma konusunda imkânlar sınırlı değildir.

Takdir meselesine gelince bu farklı şekillerde anlaşılabilir: Havanın kapalı olması halinde ramazanın 29 güne düşürülmesi olarak anlaşılabilir. Bu durum Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “sayıyı 30’a tamamlayın ifadesinin aksidir. Dolayısıyla havanın kapalı olduğu gece, yeni ayın başlangıcı olmuş olur. Bu görüş “yevm-i şek”te oruç tutulmasını öngören Ahmed b. Hanbel ve bir gurup âlimin görüşüdür.

Allah Teâlâ’nın “ Yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir eden Allah’tır.” ayetinde olduğu gibi, hesap ve menzillere göre takdir edilmesi tarzında da anlaşılabilir. Bu görüş Mutarrif b. Abdillah, İbni Kuteybe, İbni Süreyc ve bir gurup Şafiî âliminin görüşüdür.

Ya da sayıyı eksiksiz bir biçimde 30 olarak takdir edin tarzında anlaşılabilir. Bu görüş İmam Malik, Ebu Hanife, İmam Şafiî ve Selef âlimlerinin çoğunluğunun görüşüdür.

Bacî der ki: Hz. Peygamber (s.a.s.) “Hava kapalı ise takdir edin ifadesiyle, ayı 30 güne tamamlayarak, ayın süresini tespit edin.” demek istemiştir. Çünkü ay ru’yetle 29 gün olabilir. Fakat takdir edilmesi durumunda 30 günden aşağı olamaz. Bu Ebu Hureyre’nin hadisinde böyle ifade edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Eğer hava kapalı olursa şaban ayını 30’a tamamlayın.” buyurmuştur. Rebi b. Hiraş’ın hadisinde de “Hilâli görmedikçe veya sayıyı (30’a) tamamlamadıkça oruç tutmayın.” diye ifade edilmiştir. Davûdî’nin ifade ettiğine göre “Hz. Peygamber (s.a.s.)’in takdir edin ifadesinden, ayın menzillerini takdir edin” manası da anlaşılabilir denilmiştir.

Hadisin farklı rivayetlerini getirme ve “takdir edin” ve “sayıyı 30’a tamamlayın” ifadelerinin ortak paydasını bulma noktasında sözü daha fazla uzatmak istemeyiz. Bütün bunların dayanağının şu olduğunu bilmek bize yeter: Hilâl sabit olmuşsa ru’yetle amel etmek gerekir. Eğer hava kapalı ise takdir etmek suretiyle amel etmek gerekir. Tabii ki, süreyi takdir edecek olan bizzat hâkimdir. Hilâlin sabit olduğunu ya da henüz sabit olmadığını o ilan eder. İlan etmesi durumunda da bu her ne kadar hakiki anlamda bir hüküm değilse de bu da bir hüküm mesabesindedir. Çünkü din işlerinde hâkimin hüküm koyması söz konusu değildir. Hâkim hilâlin sabit olduğunu ilan eder ve ilanını da bütün İslam beldelerine ulaştırırsa, herkesin oruç ve bayram konusunda buna uyması gerekir. Hilâlin huzurlarında sabit olması ve bunu ilan etmeleri halinde kendilerine tabi olunacağı noktasında bütün Müslüman yöneticilerin eşit sayılacağı gerçeği ile birlikte, Müslümanların yaşadığı ülkeleri tek ülke gibi değerlendirdiğinden ve bütün Müslüman beldelerde dinî davranış birliğine vesile olacağından, benim gönlümün de meylettiği ve tatmin olduğum görüş budur.

Uygulama Usulü

Ru’yete dayalı tek bir uygulamadan söz ediyorsak bunun uygulama yolu, Müslüman hükümetlerin bu konuda ittifak etmeleri, dışişleri, elçilikler ve konsoloslukların da bu haberi düzenleyip Müslümanların yaşadığı beldelere bildirme/duyurma görevini üstlenmeleri şeklinde olabilir. Herhangi bir şer’î mahkeme veya onun yerine kaim müftülük ya da evkaf bakanlığı gibi bir heyet, hilâlin sabit olduğunu ilan ettiğinde, bunu telgrafla re’sen ve belirli aralıklarla değiştirilen elçiler vasıtasıyla dışişlerine bildirir. Bu durum her Müslüman devletin elçiliklerinde veya konsolosluklarında ilave dinî bir birim oluşturulmasını da gerektirebilir. Elçilik ya da konsolosluk açamayan bir devlet, diğer Müslüman devletlerin temsilcilerinden birini, bu konudaki işlerini takip etmek üzere seçebilir.

İslamî ibadetlerdeki birliğin, dünyanın ulaştığı ilmî/bilimsel gelişmelerden yararlanması gerekir. Ancak bu şekilde Allah’ın şeriatının her zamana ve mekâna uygun olduğu gerçeğini ortaya çıkarabiliriz. Sağlam karakterli Müslümanların ilerlemesi de İslamî çalışma araçlarının ilerlemesinin yolunu açıp, zeminini hazırlayacaktır.

ASTRONOMİ VE HİLÂLLERİN TEVHİDİ

Her şeyden önce astronomi konusuna kendimi çok fazla vermediğimi itiraf ediyorum. Bu konuda benim elimde katkı sağlayacağım bir şey yok. Bu nedenle bu konuda uzmanlara müracaat etmem gerekiyor. Burada nakledebileceğim en iyi şey Ezher Üniversitesi Astronomi hocası Ebu’l-Ulâ el-Benna’nın konuyla ilgili yazdığı yazıdır. Diyor ki: Astronomi ilminin bu konuyla ilgili söyledikleri, yeryüzü ve ona bitişik olan atmosfer tabakası ve bu tabakada güneşin günlük hareketi esnasında yeryüzünde ortaya çıkardığı ışık veya gölge vb. şeylerden ibarettir. Yani bu konu astronomik coğrafyanın bir bölümüdür. Çünkü “gün” dediğimiz zaman periyodu ile ilgilidir ve bu periyodun nelerden oluştuğunu incelediğimizde, iki bölümden oluştuğunu görürüz. Bunlardan biri “gündüz ”dür. Gündüzü oluşturan şey, yeryüzüne bitişik olan atmosfer tabakasının bir bölümünden güneş ışıklarının yükselmesidir. İkincisi ise “gece”dir. Bunun kaynağı da yerin kütlesinin gölgesinin yere bitişik olan atmosfer tabakasının diğer taraftaki bölümüne düşmesidir. Bu iki parça (gece ve gündüz) her 24 saatte, dünyanın etrafında, doğudan batıya yani dünyanın kendi ekseni etrafında batıdan doğuya doğru olan dönüşünün tersine ardarda dönerler. Yani gece ve gündüzden oluşan bu “gün”ün, yeryüzü çevresinde döndüğü, akıp gittiği bir yörüngesi vardır. Bu dönüşün süresi de günün süresine eşittir. Bu ister güneşin batıda batmasıyla başladığı kabul edilen “şer’i gün” olsun isterse öğlen vakti başladığı kabul edilen “astronomik gün” olsun isterse de gece yarısı başladığı kabul edilen “sivil gün” olsun değişmez aynıdır.

Günün neden bu şekilde (Şer’i, Astronomik, Sivil) tarzında farklı taksimata tabi tutulduğunu incelediğimizde bunların günün başlangıç zamanıyla ilgili olarak konulmuş terimler olduğunu görürüz. Astronomi âlimleri çok eskiden beri, astronomi ile ilgili iş ve işlemlerin düzenlenmesinde, günün başlangıç zamanının öğlen olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Yani onlara göre astronomik gün öğlenden başlayıp diğer öğlene kadar devam eden gündür. Şer’î günün başlangıç zamanı ise bizzat Şari’in öngördüğü ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “hilâli görünce oruç tutun…” hadisi uyarınca (akşam guruptan sonra)dır. Sivil günün başlangıç zamanına gelince bütün dünya devletlerinin kabul ettiği ve yeryüzünde yaşayan bütün insanlar için günün başlangıç zamanı kabul ettikleri gece yarısıdır. Bu ülkeler daha sonra, astronomi âlimlerinin de destek ve yardımlarıyla, bu bir günlük periyodun başlangıç zamanını, yeryüzünde belirli bir yerle ilişkilendirme konusunda da ittifak ettiler. Buna göre “gün” başlangıç zamanı itibariyle oradan başlayıp, diğer güne başlamak için yine aynı yere tekrar geldiğinde son bulur. Burası günün başlangıç yeri yani sivil günün bir günlük turunun başlangıcı kabul edilir. Bunun için de İngiltere’deki Greenwich’ten geçen meridyeni seçtiler. Bu meridyen Greenwich’in doğu ve batısında, Büyük Okyanustan 180 dereceden geçen ve tarihin değişim çizgisi dedikleri meridyendir.

Sayın el-Benna daha sonra ikinci soruya cevap verdi:

Eğer bütün devletler sosyal problemlerini çözmek ve böylece yaşam, ticaret vb. alanlarda hayatlarını düzene sokmak için, bütün astronomi âlimlerinin yardımıyla sivil günün başlangıç zamanı ve yeri konusunda ittifak etmişlerse ve Şari’de İslamî, dinî günün başlangıç zamanını belirlemiş, başlangıç yerini ise Müslümanlar kendi durumlarına göre seçip belirlesinler diye bırakmış ise ki, bundan başka bir şeyin akla gelmesi mümkün değildir;

O zaman yapılması gereken nedir? Müslüman yöneticilerin bu gün, sosyal sivil problemlerini çözme konusunda ittifak ettikleri gibi, dinî sosyal problemlerini çözmek için de, şer’î günün bir turunun başlangıç yerini belirlemek amacıyla bir araya gelmeleri gerekir. Çünkü sayıları yirmiyi aşan bu Müslaman yöneticilerin hepsi Asya kıyılarından başlayarak Batı Afrika kıyılarının en uç noktasına kadar devam eden (bir coğrafyada) iki kıta (Asya ve Afrika) ile sınırlıdır. Yani Greenwich’in doğusundaki 120. meridyen ile batısındaki 15. meridyen arasındadır. 24 saatlik bir zaman diliminin 9 saati de günün gece ve gündüzden oluşan iki parçasıyla dünya etrafında doğudan batıya olan turu için yeterlidir.

Eğer bunu bilirsek, İslamî yönetimlerin en doğudan başlayarak, hiç ayrılığa düşmeden tek bir günde ittifak etmeleri için, İslamî günün turunun başlangıç noktasının bu meridyenden başlamasının tabii olacağı kesin kanaatine varmış oluruz. Çünkü haftanın günü ve tarih, bütün İslam dünyası için, doğudaki en uzak İslam Ülkesi olan Filipin, Endonezya ve Malaya’da Greenwich’ten 8 saat önce, Irak ve Pakistan’dan 5 saat önce, Mısır ve Sudan’dan 6 saat önce, Tunus’tan 7 saat önce ve batıdaki en uzak İslam beldesi olan Marakeş’ten 9 saat önce başlamaktadır.

Oruç tutulması ya da bayram yapılması gerektiğine dair ilanın günün bu kadarlık bir bölümü kadar gecikmesi, bu hükümetlerin tamamının aynı tarih ve aynı günde ortak olmalarına hiç engel değildir. Şöyle ki, şayet hilâlin henüz görülebilir duruma gelmemiş olması sebebiyle, ancak en batıdaki İslamî yönetim olan Marakeş’te görülebileceği farz edilse ve orada da görülse, (hilâlin görüldüğüne dair)şahitler de şahitlik yapsa ve kadılar ayın başladığını ispat etse, hükümetleri de resmî telsizle kendilerinden daha doğuda bulunan bütün İslamî yönetimlere telgrafla bildirse, bu telgraf en doğudaki en uzak yönetimlerden olan Filipin, Endonezya ve Malaya’ya, guruptan yaklaşık 9 saat sonra ulaşmış olur. Yani Marakeş’te guruptan sonra hilâlin görüldüğü ve ramazanın başladığı heberi Endonezya’da guruptan ancak 9 saat sonra duyulmuş olacak demektir. Bu da Endonezya’nın ekvator çizgisine yakın ve gecelerinin sürekli 12 saat olmasından dolayı, zarureten güneşin doğuşundan 3 saat kadar önce yani onlara göre fecirden 1,5 saat kadar önce haberi almaları anlamına gelmektedir. Bu süre de sahur yapmaları ve Marakeş’le birlikte aynı gün oruca niyet etmeleri için yeterlidir. Endonezya dışında Marakeş’in doğusunda kalan Irak, Mısır ve Cezayir gibi ülkelerde ise çok rahatlıkla sahur yapılıp aynı gün oruca niyet edilebilir.

Günün bir turunun kalan bölümünde yer alan Amerika gibi ülkelerde gün birliğinin sağlanması ise çok daha kolaydır. Çünkü Marakeş’ten bu haber ilan edildiği esnada onlar bir önceki günün gün doğuşu, öğlen veya ikindi vaktinde bulunuyorlar. Bu haberi duyduklarında, bu yeni günü hiç tarihini ve ismini değiştirmeksizin karşılayabilirler. Amerika’dan sonra gelen diğer ülkelerde, Güney Amerika, Kuzey Amerika ve bunların batısında, tarih değişim çizgisine kadar olan bölümde de durum aynıdır.

Yılın bazı günlerinde gündüz veya gece 24 saatten fazla sürdüğü için günlük namazların bir kısım alametlerinin yok olduğu kutup bölgelerinde yaşayanlar ise, aynı boylamda bulunan meşhur başkentlerde ayın başlangıç zamanına göre kendi aylarını takdir ederler. Mesela Kahire ile aynı boylam doğrultusunda bulunan kutup bölgeleri, ya vakitlerin tahakkuk ettiği kendilerine en yakın ülkelerde güneşin batış saatini esas alarak ya da ekvator çizgisinde bulunan yani gece ve gündüzün eşit olduğu ülkelerde güneşin batış saatini esas alarak Kahire’de ayın başlangıç zamanını kendi bölgelerinin başlangıç zamanı sayabilirler.

HESAP USULÜYLE AMEL EDİLEBİLİR Mİ?

Fakihlerimizin konu ile ilgili görüşlerini tekrar naklederek meseleyi uzatmak istemiyoruz. Karafî’nin “el-Furuk”ta 102. farkta ifade ettiğinden anlaşıldığına göre, Şafiîlerin ve Malikîlerin bu konuyla ilgili farklı ikişer görüşleri vardır. Her iki mezhepte de meşhur olan görüşe göre hesap usulüne itibar edilmez. Şayet Astronomi ilminin yıldızların seyri ile ilgili yaptığı hesap, hilâlin güneşin ışıklarından kurtulup çıkacağını ifade etse de (buna dayanarak) oruç tutmak gerekmez. Arkadaşlarımızdan güvenilir bir âlim, şayet devlet başkanı hesap usulüne göre hareket etse ve bu usulle de hilâli tespit etse, her ne kadar hilâllerin, güneş ve ay tutulmalarının hesap usulüyle tespiti kesinlik arz etse de, selefin bu görüşün tam tersi bir görüşte ittifak etmesi sebebiyle buna tabi olunmaz demiştir. Bunların arasındaki fark şudur: Allah güneşin zevalini öğlen namazının girişi için bir sebep saymıştır. Diğer vakitler de böyledir. Ancak bizatihi hilâlin güneşin ışıklarından çıkışını, kurtuluşunu oruç için bir sebep saymamıştır.

Şeyh Halil’in “müneccimin sözüyle değil (müneccimin sözüne hayır!)” ifadesi ve bu ifadeye şarihlerin yazdıkları talikler herkesçe bilinmektedir. Onları burada tekrar ifade etmekle konuyu uzatmak istemeyiz. Özetle (bu konuda görüş beyan eden) bütün mezhep âlimlerinin görüşleri içerisinde, meşhur olan ve çoğunluğun ifade ettiği görüş hesap usulüyle amel edilemeyeceği görüşüdür. Onlar bu görüşlerini Buhârî ve Müslim’in Abdullah b. Ömer’den rivayet ettiği şu hadis-i şerifi anlama ve değerlendirmelerinden çıkarıyorlar: “(Hz. Peygamber (s.a.s.) biz ümmî bir topluluğuz. Yazı yazmayı da bilmeyiz, hesap yapmayı da. Ay şu kadardır diye üç kez iki eliyle işaret etmiş ve üçüncüsünde başparmağını kapatarak 29 demek istemiştir. Tekrar iki eliyle, bu defa başparmağını kapatmadan üç defa ay şu kadardır diye işaret etmiş ve 30’un tamamını kastetmiştir.” Bundan kasıt da şudur: Aylar bu ikisinden başkası olamaz. Ay ya 29 gündür veya 30 gündür. Yoksa hesap ve yıldız uzmanlarının dediği gibi değil. Çünkü onlara göre ay sürekli 29 gündür, bu kadar. kamerî yılın 354 gün ve bir günün 1/5 ve 1/6’sından oluşan günlerini, ayların sayısı olan 12’ye böldüğümüzde, her ay 29 küsur gün olmuş olur. Kaldı ki, ay güneşle her ay bir defa aynı doğrultuya gelir. Hesap usulüne itibar edenlere göre, buradan ayrıldığı zaman ayın başlangıcıdır ve tekrar aynı konuma gelinceye kadar (ay devam eder.) Bu kavuşum anı gündüz de gerçekleşebilir gece de gerçekleşebilir. İşte Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu dikkate almamış, şayet hilâl görülebilmişse kavuşumdan sonraki andan itibaren 29. günün bitimine kadar olan zamanı eski aydan saymıştır. Eğer hilâl görülememişse de 30. günün tamamlanmasına kadar olan süreyi eski aydan saymıştır. Bu açıklamaları Takiyyüddin es-Sübkî “el-İlmü’l-Mensur” adlı eserinde ifade etmiştir.

Hadis fiili bir durumu ortaya koymaktadır. O da şudur: Arap toplumunun büyük bir çoğunluğu, ayların tespitinde hesap ve okumaya dayalı bir sistemi edinmelerine kendilerini elverişli hale getirecek hesap ve okumadan habersizdir. Bu nedenle Şari’, ayın tespitini ru’yete dayandırarak kolaylaştırma yönünü tercih etmiştir. Fakihler de uygulamayı bu illet çerçevesinde değerlendirmişler hatta İslam toplumundan ümmilik vasfı kalksa bile hesap usulüyle amel edilemeyeceğini ifade etmişlerdir. Hafız (İbni Hacer) “el-Feth”de (Fethu’l-Bari) der ki: Bu konuda çok az şey biliyorlardı. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.s.) yıldızların seyrini takip etme çaba ve gayretindeki zorluk ve meşakkati ortadan kaldırmak için oruç vb. konularda hükmü ru’yetle ilişkilendirmiştir. Öyle ki daha sonra bu konuda bilgi sahibi olanlar çıksa da, oruçla ilgili bu hüküm devam edegelmiştir. Hatta hadisin siyakı, hükmün hesapla ilişkilendirilmesini kesinlikle reddetmektedir. Bu konuyu, daha önce geçen hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.) “eğer hava kapalı olursa sayıyı 30’a tamamlayın” ifadesiyle açıkça ortaya koymuş ve Hz. Peygamber (s.a.s.) kesinlikle “hesap ehline sorun” dememiştir. Bunun hikmeti de şudur: Havanın kapalı olması durumunda (sayıyla amel edilmesi noktasında) yükümlülerin hepsi eşittir. Dolayısıyla ihtilaf etmeleri ve uyuşmazlığa düşmeleri kesinlikle söz konusu değildir. Bu noktada yıldızların seyrinin hesabı konusunda uzman olanlara müracaat edilmelidir görüşünde olan bir gurup da çıkmıştır. Bu gurup Rafiziler’dir ve bazı fakihlerin de onlara muvafakat ettikleri (onlarla aynı görüşü paylaştıkları) nakledilmiştir. Baci “Selef-i salihin’in bu konuda icma etmiş olmaları onlar aleyhine delildir.” demiştir. İbnu Bezîze: “Bu batıl bir görüştür. Çünkü Şeriat burçlar ve yıldızlarla ilgili birtakım ilimlere dalmayı yasaklamıştır. Zira bu alan sezgi, varsayım ve tahminden ibarettir. Burada kesinlik olmadığı gibi zann-ı galip te yoktur. Kaldı ki şayet bu konu bu alanla ilgili olsaydı gerçekten büyük sıkıntı olurdu. Zira çok az kişi dışında bu alanı bilen yoktur.” demiştir.

SONUÇ

Sonuç, bütün mezheplerde meşhur olan görüş; hesap usulüyle oruç, iftar ve bu ikisi dışındaki dinî tatil ve bayramlarda amel edilemeyeceği görüşüdür. Bu görüşün bu şekilde yaygın olmasının sebebi ise; (1) Hadiste kastedilenin, oruç konusunda mutlak olarak hesap usulüyle amel edilemeyeceği ve durumlar değişse bile ru’yetin tek şer’î belirti/emare olduğunun hadisten net olarak anlaşılması; (2) Müneccimliğe bulaşmış olan Babillilerin ve eski ümmetlerin düştükleri kötü duruma düşme korkusu, yıldızlara tapınma ve yıldızlarla sihir yapma ile gözlem ve hesabı bilim yararına, yılların ve hesabın doğru, tutarlı olması için kullanmayı birbirine karıştırma; (3) Abbasiler döneminden önce ilk asırlarda, ezici çoğunluğun hatta belki bütün toplumların astronomiden yararlanmak için o alana vukufiyetten uzak olmaları.

Bugün artık durumlar değişti fakat her dönemde görüşlerini geliştiren Allame İbni Dakiki’l-Îd gibi çok az âlim dışında, âlimlerimizin çoğu hala öncekilerin söylediklerini söylemeye devam ediyorlar. İbni Dakiki’l-Îd “Şerh-u Umdeti’l-Ahkam”da der ki: Ben, müneccimlerin dediğine göre, hesap usulüyle tespit edilen ayın ru’yetle tespit edilen aydan bir veya iki gün önce olmasından dolayı, ayın güneşle aynı doğrultudan kurtulmasıyla oruca başlanacağını ifade eden hesap usulüne itimat edilemeyeceği görüşündeyim. Çünkü bu Allah’ın meşru kılmadığı yeni bir sebep ihdas etmek demektir. Ancak eğer hesap usulü, bulut gibi bir engel olmasaydı aslında hilâlin net görülebilir bir biçimde ufuktan doğduğunu ifade ederse, şer’î sebebin gerçekleşmiş olmasından dolayı (bu habere) göre oruç tutmak gerekir. Zira bağlayıcılık açısından hilâlin hakiki olarak görülmüş olması şart değildir. Çünkü âlimler, yer altında zindanda hapsedilmiş olan kişi hilâli görmese ve kendisine hilâli gören birisi haber de vermese, şayet hesapla veya bazı belirtilerden hareketle ictihad ederek sayının tamam olduğunu tespit ederse oruç tutmalıdır diye ittifak etmişlerdir.

Bu âlimlerden bir diğeri de Şeyhu’l-Ekber Muhyiddin b. Arabi el-Hatimî’dir. “el-Fütühatü’l-Mekkiyye” de der ki: Havanın kapalı olması sebebiyle hilâlin görülememesi konusunda âlimler ihtilaf ettiler. Çoğunluk sayı 30’a tamamlanır dedi. Eğer hilâl ayın başında görülememişse, önceki ay 30’a tamamlanır ve ramazanın başlangıcı (eski ayın) 31. günü olmuş olur. Eğer hilâl ramazan ayının sonunda görülememişse, insanlar 30 gün oruç tutarlar. Bazıları demiştir ki; eğer görülemeyen hilâl ayın başındaki hilâl ise devam eden ikinci gün oruç tutulur ki bu gün de yevm-i şekk’tir. Bir diğer gurup ise, bu konu güneş ve ayın yörüngelerindeki dönüş hesabı ile ilgilidir demiştir. Bu görüş İbnu Şıhhîr’in görüşüdür ve ben de bu görüşteyim.

Öyleyse hesap usulüne itibar edilmesi gerektiğine dair görüş, tabiinin ileri gelenlerinden Mutarrif b. Abdillah b. eş-Şıhhîr’in, kendisinden nakledilen bir rivayete göre İmam Şafiî’nin, İbn Süreyc’in ve Muhammed b. Mukatil er-Razi’nin görüşüdür. Bazı Malikîler de bu görüştedir. Bu aynı zamanda İmamiyeden İbni Tavus’un da görüşü olup kendisine ait olan “Ferecü’l-Mehmum fi-Nehci’l-Helal ve’l-Haram min İlmi’n-Nucum” adlı eserinden anlaşıldığına göre İmamiyeden bir guruptan bu şekilde rivayet edilmiştir. el-Âmilî de “el-Hablü’l-Metin” adlı eserinde (bu kanaatte olduğunu) ifade etmiştir. İbnu Ebi’l-Hadid de “Şerh-u Nehci’l-Belağa” adlı eserinde bu görüşe yönelmiştir.

Gördüğüm kadarıyla bu görüşü İbnu Arabi el-Hatımî İbnu’ş-Şıhhîr’den nakletmiş kendisi de bu görüşte olduğunu ifade etmiştir. Bu görüşün gerekçe ve dayanağı yaygınlaşmış ve Allame İbni Dakiki’l-Îd de bu görüşü tercih etmiştir.

Son dönem âlimlerinden arkadaşım merhum Allame Üstad Şeyh Ahmed Şakir, kendinden önce bu görüşte olan imamların yazdıklarından deliller getirerek, hesap usulüyle amel edilmesi gerektiğine dair bir risale yazmıştır.

Mağribli Ahmed b. es-Sıddîk el-Ğumari de “Tevcihu’l-Enzar li-Tevhidi’l-Müslimin fi’s-Savmi ve’l-İftar” adıyla yazdığı eserinde, iki şartla hesap usulüyle amel edilebileceğini söylemiştir. Hilâlin hesap usulüyle sabit olduğunu haber verenlerin, hata etmediklerine inanılan hesap uzmanı kalabalık bir gurup olması, bunların bu şekilde bir araya gelmelerinden de hesapta hata olmadığı konusunda güçlü bir kanaat ve bilginin hâsıl olması, ikincisi de bu durumun hava açıkken değil de kapalı iken gerçekleşmiş olması.

Sayın Ebu’l-Ulâ el-Benna ise, kıble yönüyle ilgili genel çizelgeler hazırlayabilen, hilâlin görülebileceği bütün önemli ülkelerde (merkezlerde) Ru’yet-i hilâl ile ilgili iş ve işlemleri düzenleyen, yeryüzündeki bütün Müslümanlara yönelik olarak beş vakit namazın vakitleriyle ilgili genel çizelgeler hazırlayabilen, kamerî ayın başlangıcını hesap etmek için hilâlin konumunu esas almayan ve bu genel çizelgelerden bağımsız olarak hazırlanan takvimleri yasaklayan (engelleyen), İslam Şeriatine göre çalışan bir hesap sistemi üretilmesi görüşünü tercih etmiştir.

Ayrıca bu sistem, hilâle göre düzenlenmiş bu zaman çizelgesinin uluslararası bir hüvviyet kazanması için, yayınlayacağı takvimde, batıdaki en uzak İslamî yönetim olan Marakeş’te hilâlin görülmesinin mümkün olduğu zaman başlangıcı ile kesin olarak görüleceği zaman başlangıcını dikkate alması gerekir. Öyle ki hesap usulü, henüz gerçekleşmemiş olmakla birlikte ru’yetin mümkün olacağı durumu açıkladığında, ayın başlangıcının mesela pazartesi veya salı olabileceğini ifade eder ve işi fiili ru’yete bırakır. Takvimin ilk ayının ilk sayfasında da bu konuya dikkat çeker.

KİŞİSEL GÖRÜŞÜM

Ben “Biz okuma bilmeyen hesap bilmeyen ümmî bir topluluğuz.” ifadesinin gerekçeye dayalı bir ifade olduğu kanaatindeyim. Çünkü o dönemde dünyadaki Araplar, özellikle de Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde yaşayanlar, yaptıkları hesapların sonuçlarını kesin sayacak bir bilgi derecesine sahip değildiler. Hatta eski astronomi âlimlerinden kalan metinlerden de anlaşılacağı üzere, İslam’dan önce Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hayatına kadar, ayın başlangıcını ispat için yapılmış olan ilk astronomik hesaplamalar, eksiksiz ve hatasız olmayan zannî şeylerdi. Ama artık günümüzde Müslümanların astronomi ile ilgili bilgi düzeyleri çok ilerledi. Abbasiler döneminden itibaren âlimlerimiz, bu alanla meşgul olup derinliklerine dalıyorlar. Buna bir de çağdaş çalışmalar eklendi. Artık hesap usulünün sonuçları zannîdir demek mümkün değildir. Hatta matematik ne kadar kesin ise bunlar da o derece kesindir. Buna göre; mademki hüküm gerekçeli olarak çıkmıştır, yani illeti vardır, mademki bu illet de ortadan kalkmıştır, yani biz artık ümmî bir topluluk değiliz, tam tersine artık okuyabilir ve hesap yapabilir hale geldik, o zaman aynen usul kaidesinde de “İllet varlık ve yokluk itibariyle malulle beraberdir.” diye ifade edildiği gibi, aslında bu hadis bizi hesap usulünü uygulamaya yönlendiriyor. Durumlar değiştikten sonra bile hüküm varlığını sürdürür iddiası, delilden yoksun olduğundan dikkate alınmaz. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.s.) hadiste “Eğer hava kapalı olursa takdir edin” buyurmuştur. Hadisi şerh edenler bu ifadeyi “Hesap usulünden yararlanarak takdir edin” tarzında şerh etmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir başka rivayette de “Sayıyı 30’a tamamlayın” buyurmuş ve hesap bilen kişinin durumuyla hesap bilmeyen kişinin durumunu cemetmiştir. Dolayısıyla ümmet, ilmî eksikliği halinde, insanlara kolaylık olması için salt ru’yete dayanarak hareket eder. Ancak eğer ümmet ilmî açıdan ilerler ve bu konuda uzman olan kişiler hesap usulüyle takdir etme araçlarını/vasıtalarını ümmete sunarsa, o zaman “O, ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir.” ayetini hayata geçirmek için aynen namazlarda uyguladıkları gibi oruçta da hesap usulünü uygulamaları gerekir.

Evet, aynen Allame İbni Dakiki’l-Îd’in yaptığı gibi gerekçeyi, illeti iyi tespit etmemiz gerekir. Bu durumda diyoruz ki; Bizim dayandığımız hesap usulü, bulut vb. bir engel olmasaydı hilâlin ufukta net olarak görülecek şekilde doğduğunu ifade ediyor. Bu da Şer’î sebebin gerçekleşmiş olmasından dolayı oruç tutmayı gerektirir. Hakiki ru’yet şart değildir. Müneccimlerin dediğine göre, ayın kavuşumdan sonra o doğrultudan ayrılışının hesap edilmesi halinde, hesap usulüyle tespit edilen ayın ru’yetle tespit edilen aydan bir veya iki gün önce olacağı görüşüne katılmıyorum. Çünkü bu Allah’ın bu konuda meşru kılmadığı yeni bir sebep ihdas etmek demektir. Dolayısıyla ben merhum İmam İbni Dakiki’l-Îd’in görüşüne tamamen katılıyorum.

Yeni (çağdaş) araştırmalar, bu merhum selefi âlimin bakış açısının doğruluğunu ispat etmiştir. Bu araştırmalar her kavmin veya devletin hangi astronomik hesaplama usulünde uzmanlaştığını göstermektedir. Maveraünnehir bölgesinde yaşayanlar ile bazı Yahudiler, hakiki kavuşumun astronomik hesaplanması denilen, güneş ve ayın zahiri, hakiki hareketleriyle ilgili astronomik hesap konusunda uzmandılar. Bazı devletler vasati içtima veya vasati hilâli (yani her ayın 29 gün 12 saat 44 dakika ve 3 saniye olarak kabul edildiği usul) hesaplamakla yetinirlerdi. Araplar ise herhangi bir hesap bilmeksizin, bizzat hilâli veya bazı yıldızları gözlemlemekle yetinirlerdi. Bazı Araplar ise başlangıç zamanının gece ya da gündüz olmasını dikkate almaksızın, bir içtimadan diğer içtimaa kadar devam eden ve küsurları tama iblağ etmeksizin her ayın sürekli 29 küsur gün olduğu ortalama hesapla ayı belirlemeye çalışırlardı. Bazıları ise küsurları tama ekleyerek, muharremi 30 saferi 29 vb. sayıyorlardı. Üstad el-Benna der ki: İslam gelince Hz. Peygamber (s.a.s.) hilâlin hakiki konumuyla başlamayı emretti. Diğer (hilâlin hakiki kavuşum konumu ve vasati kavuşum konumu) ile başlamayı yasakladığı gibi (vasati hilâl konumu) ile başlamayı da yasakladı ve ashabına hilâli aramalarını emrederek “hilâli gördüğünüzde oruç tutun…) buyurdu. Böylece ayları birbirine yaklaştırıp denkleştirme esasına dayandığı için, ayın tespitinde yıldızların gözlenmesi usulünü de iptal ettiği gibi, ayın tespitinde hakiki kavuşum veya vasati kavuşum hesabı usulünü de, bu usulün ayın çoğunlukla ru’yetten bir gün önce bazen de iki gün önce başlatıyor olmasından dolayı, iptal edip geçersiz saymıştır.

el- Benna der ki: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Biz yazı ve hesap bilmeyen ümmî bir topluluğuz” ifadesine göre, ru’yet zamanını hesap ile belirlemek dünyanın hiçbir yerinde bilinmiyordu. Konuyla ilgili haberlerine ve hadislerin gösterdiğine göre, bazı belirsizliklerle birlikte veya çok açık ve net bir biçimde ru’yetin nasıl gerçekleşeceği, ru’yetin yeri ve zamanını belirleme işi çok iyi bilinmiyordu. Bu ancak Abbasiler döneminde mümkün olmuştur.

İmam Ebu İshak eş-Şatıbî’nin de yaptığı gibi, ayetin kapsamını daraltıcı bir yorumla Araplarla sınırlı kabul etmek ve buna dayalı olarak ta şeriatin de ümmî olduğu ifadesine gelince, “Makasıdü’ş-Şer’iati ve Mekarimuha” adlı kitabımda, daha fazlasına ihtiyaç duyulmayacak kadar detay bir biçimde gereken cevabı verdim. Dileyen oraya müracaat edebilir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM–ÇAĞDAŞ TAKVİMLER

Burada Üstad el-Benna’nın Ezher Heyetinin kamerî aylarda ve bayramlarda birlikteliği sağlayacak vasıtaları göstermek için yaptığı çalışmalarla ilgili olarak yazdığı ve kitabının sonunda yayınladığı çok kıymetli araştırmaya tekrar gelmek istiyorum. Sözü çok fazla uzatmamak için bu küçük risalede, üstadın kıymetli araştırmasında değinilmesi gereken noktaları özetlemekle yetineceğim.

1. el-Halebi, ez-Zu’bi ve el-Cünayini takvimi gibi, kadastro idaresi vb. kurumlarca gözden geçirilip düzenlendikten sonra hükümet takviminde yayınlanmasına izin verilen kamerî Arabî ayların hesabı, ayın kavuşum konumunu esas alır. Yani her ne kadar ay güneş battıktan sonra ufukta bir dakikadan fazla kalmasa da, hemen kavuşumu takip eden gece ayın başlangıcı sayılır.

Astronomik hesap usulünün bu türü, kamerî ayların başlangıcını tespit etmek için, İslam’dan önceki dinlerde kabul edilip uygulanıyordu ve bu usul ayın hakiki içtimadan bir gün önce veya bir gün sonra olmasını dikkate almazdı. Bu yöntemin kuralları çok mahirane bir biçimde düzenlenip, hakiki ictimaya tamamen uygun hale dönse de, İslam’ın gelmesiyle Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “hilâli görünce oruç tutun” hadisi uyarınca kavuşum pozisyonu yerine hilâlin konumunun esas alınması sebebiyle, bu düzenleme bu yöntemi fesholup iptal olmaktan kurtaramamıştır.

2. Oruç ve iftar konusundaki kafa karışıklığı ve düzensizliğin sebeplerinden biri, Arabî ayların başlangıcının kavuşum konumu esas alınarak ilan edilmesidir. Aynı şekilde bu kargaşa ve düzensizliğin bir diğer sebebi de, ru’yetle ilgilenen kadıların ve âdil şahısların, her ayla ilgili olarak hilâle has nitelikler, hilâlin konumu ve zamanı ile ilgili bilgilerinin olmamasıdır.

3. Şayet bir guruptan diğerine kadar devam eden şer’î günü dikkate alarak söyleyecek olursak, hilâl ancak ayın 30. gecesi veya 30. günün gecesinde aranabilir. Ancak bir öğlenden diğer öğlene kadar devam eden astronomik gün itibariyle söyleyecek olursak da hilâl sadece 29. günün akşamı aranabilir.

4. Ayın hilâl pozisyonu kavuşum pozisyonundan önce olamaz. Tam tersine kavuşum pozisyonu hilâl pozisyonundan 1 veya 2 gün öncedir. Buna göre ru’yetle veya önceki ayın 30’a tamamlanmasıyla tespit edilen kamerî ayın başlangıcı, kavuşumla başlayan ayın başlangıcından önce olamaz. Tam tersine hilâlin görülmesini takip eden gece, kavuşumu takip eden geceden 1 veya 2 gece sonradır.

5. Şer’î ayın 28 gün olması imkansız olduğundan, ru’yetle başlayan ayın 31. günü ru’yet işlemine son verilir. Dolayısıyla ayın 30. gününün gecesi hilâlin aranması için taayyün etmiş olur. Güvenilir bir ru’yet hesabına gerçekten çok ihtiyacımız var.

el-Benna bu noktaların teknik açıdan tahlilini uzun uzun anlatmıştır. Daha fazla bilgi için oraya müracaat edebilirsin. Allah’ın izniyle gerçeği net olarak ortaya koyacaktır.

SONUÇ

Şari’ “Biz okuyamayan, hesap bilmeyen ümmî bir topluluğuz.” ifadesiyle hakiki kavuşum pozisyonu ve vasati pozisyonu geçersiz saydığı gibi, vasati pozisyon ve hilâl pozisyonu ile başlamayı da iptal etmiştir. Ayları birbirine yaklaştırma/denkleştirme işleminden dolayı, ayın tespitinde yıldızların gözlemlenmesini iptal ettiği gibi, ayı çoğunlukla ru’yetten 1 gün bazen de 2 gün önce başlatan vasati veya hakiki kavuşum hesabıyla da ayın belirlenmesini iptal etmiştir. Buna göre kavuşum pozisyonuna dayanan günlük takvimlerin yayınlanması da bunlara güvenilmesi de uygun değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “ biz ümmî bir topluluğuz” ifadesiyle bunları geçersiz saymıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) bulut vb. bir engel olmasaydı hilâlin net olarak görülecek şekilde ufukta doğduğunu ifade eden hilâlin hakiki pozisyonu ile başlamayı ise iptal veya ilga etmemiştir. Bu bir anlamda Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Hava kapalı olursa ayı takdir edin.” ifadesinin neyi kastettiğini anlatmaktadır ki, bu eğitim görmüş tahsilli ümmetle ilgili olan kısmıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in gönderildiği dönemde insanlığın bulunduğu seviyeyle aynı seviyede olanlar ise, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “sayıyı 30’a tamamlayın” ifadesinin muhatabı konumundadırlar. Her iki durumun da kendisine özel şer’î hükmü vardır. Buradan anlıyoruz ki “biz ümmî bir topluluğuz” ifadesi, astronomi dünyasına bir başkaldırı olup, doğru hesaba uygun düşmeyen usulü iptal etmiş, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in her zaman yaptığı gibi doğru bilginin bulunduğu yere önem atfederek, ümmetin yönelmesi gereken usulü ortaya koymuştur.

SON BÖLÜM

Efendim, ister Fas’ın son yaşadığı problem özelinde olsun isterse de genel anlamda oruç ve iftarın kendisiyle sabit olduğu asıl mevzuda, zat-ı alinizin saygın ders meclisinde ortaya attığınız asıl konuyla ilgili araştırmamın vardığı sonuçlar işte bunlardan ibarettir.

Efendim gördüğünüz gibi ben kesin olarak şunlara kaniyim:

1. Bir veya iki âdil şahsın şehadeti, bu şahısları yalanlayan herhangi bir şey olmaması şartıyla ru’yetle amel edilmesi için yeterlidir ki, bu yalanlama iki şeyden biriyle olabilir: ya bilgilerine ve hesaplarına güvenilen astronomi âlimlerinin, bu günün akşamında ru’yetin imkansız olduğuna dair kararlarıyla veya ramazan hilâlinin görülmesinin üzerinden 30 gün geçmiş olduğu halde henüz şevval hilâlinin görülmemiş olmasıyla. Buradaki âdil kişi, herhangi bir suç işlediğine dair mahkeme kararı bulunmayan (sabıkalı) veya güvenilirliği konusunda hiçbir bir şüphe bulunmayan herhangi bir Müslüman ferttir.

2. Astronomi açısından ru’yetin mümkün olduğu bir İslam beldesinde şer’î olarak kullanılan yöntemlerle ru’yetin gerçekleştiğine dair haber bütün dünyaya ulaştırılırsa, bu haber oruç, iftar ve dinî bayramların uygulanmasını gerektirir. Haberin ulaştırıldığı ülkeler arasındaki mesafeler yakın da olsa uzak da olsa ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmez.

3. Uzmanlıklarına güvenilen usta vakit ve hesap uzmanları ru’yetin gerçekleştiğini veya bulut vb. bir engel olmasaydı hilâlin görülecek şekilde ufukta doğmasıyla ru’yetin mümkün olacağını ifade etmeleri halinde, İbni Dakiki’l-Îd’in de dikkat çektiği üzere ru’yetin fiilen gerçekleşmesi gerekli değildir.

4. Mağribde yayınlanan veya doğudan ithal edilen birtakım takvimler kaos ve karışıklığa sebep olmaktadırlar. Çünkü bu takvimler Şari’in ilga ettiği kavuşum pozisyonunun hesabını esas almaktadırlar. Bu durumda yapılması gereken Hz. Peygamber (s.a.s.)’in büyük ıslahı ve düzenlemesiyle belirlediği, hilâl pozisyonunun hesap edilmesi esasına dayanan takvimlerin yapılmasıdır.

ÖNERİ

Bütün bunlar için ben Kral Hazretlerine, Mağribli ve Doğulu astronomi âlimlerinin katılımıyla, aşağıdaki konuları incelemek üzere bir konferans düzenlemesini teklif ediyorum.

1. İslam şeriatine göre çalışan bir astronomik hesap sistemi üretilmesi

2. Bu sistemin bir gereği olarak, İslam ülkelerinde astronomik hesap usullerini uygulayacak, hata ve yanlışta anlaşıp ittifak etmelerinden emin olunan uzman görevliler belirlenmesi

Bu görevliler, İslam ülkelerinde esas alınan yıllık takvimlerin çıkarılabilmesi için, hilâl pozisyonunu dikkate alan hesap çizelgeleri hazırlamayı güvence altına almak üzere, faaliyetlerini organize etmek için merkeziyetçi olmayıp dönüşümlü olarak toplanırlar ve muhtelif İslam cemaatlerini temsil eden şer’î bir kurulun altında, bir düzen içinde faaliyet gösterirler. Şüphesiz kavuşum pozisyonu hesabını esas alan takvimlerin varlığını sürdürmesi İslam’a aykırıdır. Zira bu takvimler Allah Teâlâ’nın “Haram ayları ertelemek ancak inkarda daha ileri gitmektir ki bununla inkar edenler saptırılır. Allah’ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip böylece Allah’ın haram kıldığını helal kılmak için, haram ayı bir yıl helal bir yıl haram sayıyorlar.” ayetiyle sakındırdığı erteleme usulünü ihtiva etmektedirler ve bunlar ayı şer’î başlangıcından bir veya iki gün önce başlatmaktadırlar.

3. Bundan sonra artık bu işten sorumlu olan kişiye, tercih ettiğimiz hesap usulü muktezasınca amel edilmesi veya hilâl pozisyonunu esas alan bu takvimleri ve ayın 30. gününün gecesinde ru’yetin gerçekleşeceği veya gerçekleşmesinin mümkün olduğuna dair bu astronomi âlimlerinin tespitlerine dayanarak hilâlin aranmasına nezaret etmek kalmaktadır.

4. Her halükarda yine de ben, dünyadaki bütün Müslüman idarecilere ve müminlerin emirine, İslam kardeşliğinin çağımızda en görkemli görüntüsünü ortaya çıkarmak, oruç, iftar, dinî tatil ve bayramlarda Müslümanların birliğini sağlamak için ortak çalışma gerçekleştirmelerini tavsiye ediyorum

Allah zat-ı âlinizin ömrünü uzun etsin ve sizi İslam ve Müslümanların iyilik ve yararına olan her konuda muvaffak kılsın.

8 Ramazan 1385/Rabat
Allâl el-Fâsî

Prof. Dr. Allâl el-Fâsî. (Fas Diyanet İşleri Eski Bakanı)

Tercüme: Nurettin Muhtar Acar, DİB, Başkanlık Vaizi.

Ru'yet-i Hilal
FAS’IN SON YAŞADIĞI PROBLEM VE İSLAMÎ/ARABÎ AYLARIN BAŞLANGICI İLE İLGİLİ DOĞRU CEVAP VE SAMİMİ TAVSİYE
10:23
34:23