Ru'yet-i Hilal

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

HADİSLER VE MODERN İLİM AÇISINDAN KAMERÎ AYLARIN TESPİTİ

ÖZET

Bu makale ayın hesap ve ölçüm ile tespit edilmesi meselesini her iki görüşü benimseyenlerin delillerini sunup bunları değerlendirmeye tabi tutarak ele almaktadır. Bunu yaparken de ayın, hesap ve ölçüm ile tespitinin, İslam’ın ilk dönemlerinde kesin bilgi oluşturan ve kolay uygulanabilir olmayan “asıl yöntem” olduğunu açıklayacaktır. Hava saf ve berrak olduğu takdirde ru’yet, kapalı olduğu durumda ise ayı otuza tamamlama, ayın tespiti için kolay uygulanabilen yöntem/vesilelerdir. Ancak günümüzde artık “asıl” yönteme dönmek kaçınılmazdır. Çünkü artık bu asıl olan yöntemi uygulamak hem daha kolay hem de ayın doğup doğmadığını tespitte her hâlükârda kesin bilgi verir hale gelmiştir. Çünkü ne şer’î açıdan ne de ilmî açıdan bu iki durum aralasında fark yoktur.

Bu araştırma konuyla alakalı astronomik bilgileri, şahitliğin mümkün olmadığı durumları, şahitlik ve otuza tamamlama uygulamasıyla ilgili problemleri ve hesaba güvenmenin avantajlarını açıklamak gibi hususları ele almaktadır.

Bu araştırma neticesinde hesaba güvenmenin zorunlu olduğu, ihtilâf-ı metâli’e itibar edilmesi gerektiği, bir bölgede hilâlin tespit edilmesinin o bölge ile aynı meridyende bulunan diğer bölgeler ve o meridyenin batısındaki bölgeler için de evleviyetle geçerli olduğu neticesine varılmıştır. Böylece şer’î manada aynı gün içerisinde bütün dünyada yeni aya girilmiş olacaktır.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Salat ve selam Hz. Muhammed (s.a.s.)’in, âlinin ve bütün ashabının, kıyamet gününe kadar en güzel şekilde ona tabi olanların üzerine olsun. Bu girişten sonra:

Bu araştırma, kamerî ayların başlangıcının özellikle de ramazan ve şevval aylarının belirlenmesinde söz konusu olan ihtilaf gibi gerçek bir probleme çözüm arayacaktır. Hiç şüphe yok ki, bu ihtilafa sebebiyet veren bir hata söz konusudur. Peki, bu hata nerede gizlidir? Ve bu hatadan kurtulmamız nasıl mümkün olacaktır?

Bu meselenin iki yönü vardır. Bir yönü, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinden kaynaklanan şer’î tarafı, diğeri ise yer kürenin ve ayın hareket kanunlarına ve bunların güneş karşısındaki konumuna dayanan astronomik yönüdür.

Astronomi, uzun asırlar boyunca İslâmî bir ilim dalı olmuş, bu ilmin birçok kuralını, usûlünü ve kanunlarını Müslümanlar vaz’ etmiştir. Şer’î ilimler ile tabiî ilimler arasında herhangi bir çatlak söz konusu değildir. Astronomi ilmi de tabiî ilimlerden biridir. Nitekim bu medeniyet biri “Bidâyetü’l Müctehid” gibi fıkıhta diğeri de “Külliyât” gibi tıpta meşhur olmuş olan kitapların sahibi fakih ve hekim İbn Rüşd Hafîd gibi, bir taraftan fıkıh diğer taraftan da tıp okutan İbn Nefis ed-Dımeşkî gibi şahsiyetlere sahiptir. Bu iki âlimin dışında bunun pek çok örneği mevcuttur.

Daha sonra bu uzmanlık alanları arasındaki irtibatın kesildiği asırlar geldi ve bunların her biri şer’î ilimler de dahil olmak üzere kendi içlerinde branşlaşmaya yöneldi. Böylece şer’î ilimler ile tabiî ilimler arasındaki uyum zorlaştı. Avrupa’da olup biteni anlatmaktan ve onları taklit etmekten öteye gidemeyen tabiî ilimler ile İslam arasında bir problem ortaya çıktı. Bu durum, çöküş döneminde İslam ümmetinin başına gelen en önemli kültürel problemlerden biriydi.

Eğer biz bu ümmeti yeniden ayağa kaldırmak istiyorsak, bu ilimler arasındaki yıkılan köprüyü yeniden inşa etmek zorundayız. Hayatın her alanında vahşi saldırılara maruz kalırken bu araştırmayı ümmetin kültürel kenetlenmesinin yeniden teminine katkı yapmasını umut ederek kaleme alıyorum.

Meseleyi özel bir araştırma gerektiren fıkhî noktaya çok dalmadan hem Hz. Peygamber’in hadisleri hem de astronomi açısından ele alacağım. Nitekim fiilen bu meseleyi fıkhî açıdan ele alan pek çok araştırma/makale kaleme alınmıştır.

Muvaffak kılacak olan Allah’tır. Güvenilecek tek varlık da O’dur.

AY NE İLE SABİT OLUR?

Hiç şüphe yok ki, ay normal durumlarda ru’yet ile sabit olurken havanın kapalı olması durumunda ise bir önceki ayın otuza tamamlanmasıyla sabit olur. Nitekim Hz. Peygamber döneminden içinde bulunduğumuz asra kadarki uygulama da bu yöndedir. Peki, ay hesap ve takdir/ölçüm ile sabit olur mu? Bu mesele ile ilgili olarak meşhur iki görüş vardır:

1. Ay hesap ve ölçüm ile sabit olmaz. Kadim ve modern dönem cumhur ulema bu görüştedir.

2. Ay hesap ve ölçüm ile sabit olur. Bu görüşü ilk asırlarda az sayıda âlim benimsemiştir. Fakat bu görüş taraftarları nesilden nesile artmaktadır.

Birinci Görüşü Benimseyenlerin Delilleri ve Delillerin Değerlendirilmesi

Birinci görüşü benimseyen âlimlerin delilleri şunlardır:

1. İbn Ömer’in Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet etmiş olduğu şu hadis: “Biz ümmî bir ümmetiz; yazma ve hesaplama bilmeyiz, ay şu kadar ve şu kadardı (Râvî dedi ki:) Resûlullah bununla bir ay bir defa yirmi dokuz, bir defa otuz gündür, demek ister gibi mübarek parmaklarıyla işaret buyurdu.[243]

İbn Hacer el-Askalânî bu hadis hakkında şöyle demiştir: Bu hadis ayın hareketlerini hesap etmenin getireceği zorluğu ortadan kaldırmak için oruç tutma hükmünü ru’yete bağlamıştır.[244]

Kurtubî de bu hadise yorum yaparak şöyle demiştir: Allah Teâlâ oruç ibadetinin vaktini bilme noktasında bizi hesap ve kitap bilmekle mükellef tutmamış aksine oruç ibadetimizi, hesabı bilenlerle bilmeyenlerin vaktini anlama noktasında eşit olacağı açık alametlere, gözlenebilir/zahir durumlara bağlamıştır.[245]

Buna göre hadis zorluğu/haracı nefyedip kaldırmakta fakat nehyetmemektedir. Hadis-i şerif İslam ümmetinin o dönemde tabiat ilimlerinde özellikle de astronomi ilminde gelişmiş olmasını nefyetmektedir. Hesabın nehyedildiğine dair hadiste herhangi bir ifade söz konusu değildir. Eğer böyle olmasaydı bu hadise göre, genel olarak matematik ilimleri ve özel olarak da gökyüzündeki cisimlerin hareketlerini hesap eden astronomi ilmi ile meşgul olmak tahrimen mekruh olurdu ki, hiç kimse hadisten bu hükmü çıkarmamıştır.

Hatta bu şekilde anladığımız takdirde hadise göre okuma yazmanın öğrenilmesi de tahrimen mekruh olurdu. Çünkü hadiste “/yazma bilmeyiz” ifadesi geçmektedir. Bu sonucu da hiç kimse bu hadisten çıkarmamıştır. Ayrıca böyle olması durumunda bu hadisin, genel olarak ilim öğrenmeyi emreden bütün diğer ayet ve hadislere muaraza etmesi söz konusu olurdu.

2. Ebû Hureyre (r.a.)’nin Hz. Peygamber’den rivayet etmiş olduğu: “Ramazan hilâlini görünce oruç tutunuz. Şevval hilâlini görünce de bayram ediniz.”[246] bu hadise göre hilâlin mutlaka görülmesi gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü hadis, oruç ibadetini hilâlin görülmesine göre düzenlemiştir. Allah bizi bununla mükellef tutmuştur.

Bu görüşü benimseyenler ramazan ayının sabit olması için ru’yetin şart olduğunu kabul etmişlerdir. Bu ayı tespit edecek diğer yöntemlere ise itibar etmemişlerdir. Ancak bu görüş birkaç açıdan tenkide tabi tutulmuştur. Buna göre;

a. İkinci görüşü benimseyenlerin delilleri serdedilirken zikredilecek olan malum hadislere göre havanın bulutlu olması durumunda şaban ayının otuza tamamlanmasıyla ramazan ayının sabit olacağı ifade edilmiştir. Dolayısıyla bu otuzuncu günün batmasıyla birlikte ramazan ayının başlaması için ru’yetin şart olmadığı ittifakla sabittir. Çünkü bu durumda hilâlin mevcut olduğunda şüphe yoktur. O halde itibar, ru’yetin mümkün olması durumunda hilâlin kesin olarak tespit edilmesinedir. [247]

b. Bu hadise yaklaştıkları gibi “Gecenin bu doğu taraftan belirdiğini gördüğünüzde, oruçlunun iftar vakti girmiştir.”[248] hadisi gibi diğer başka hadislere yaklaşmamaktadırlar. Müslümanlar uzun zamanlardan beri herhangi bir yadırgama olmaksızın hesap ve ölçüye göre oruç tutup, iftar etmekte, fecrin doğuşunu ve güneşin batışını bizzat gözleme ihtiyacı hissetmeksizin bu şekilde davranmışlardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ve onu takip eden ilk dönemlerde de bu şekilde oruç tutulup iftar edilmiştir. Dolayısıyla ramazan hilâli için ru’yeti şart koşanlar iftar için bizzat güneşin batışının görülmesini/ru’yeti niçin şart koşmuyorlar?

c. Pek çok şer’î nasta olduğu gibi burada da hadis umumi bir durumu/galip durumu anlatır gibi aktarılmıştır.[249] Bunun sebebi de Hz. Peygamber (s.a.s.)’in zamanı için ru’yet yönteminin uygulanabilir olmasıdır. Zira o dönemde değil kesin bilgiyi, zann-ı galibi dahi oluşturacak astronomik hesaplar yapma imkânı söz konusu değildi.

3. Astroloji ilmindeki hesabı Zeyd b. Halid (r.a.)’in Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet etmiş olduğu şu hadis yasaklamıştır: “Her kim Allah’ın rahmeti, Allah’ın rızkı ve Allah’ın fazlı ile üzerimize yağmur yağdı dediyse, işte o, bana imân etmiş, yıldıza kâfir olmuştur. Her kim de filan yıldız(ın batıp doğması) ile üzerimize yağmur yağdı dediyse, işte o yıldıza îmân etmiş, beni ise inkâr etmiştir.”[250]

İbn Bezize şöyle demiştir: Şeriat astroloji ilmi ile meşgul olmayı yasaklamıştır. Çünkü bu ilim hiçbir kesinliği olmayan ve zann-ı galip dahi ifade etmeyen birtakım sezgi ve tahminlere dayanmaktadır. Nitekim bir iş yıldızların bu hareketlerine bağlanmış olmasına rağmen vuku’ bulmayabilir.[251]

Delil olarak kullanılan bu hadis de aynı şekilde yıldızların hareketlerini hesap etme ilminin öğrenilmesine, ramazan ayının sübutu noktasında bu ilme itimat edilmesinin yasaklanmasına delalet etmez. Zira bu hadis yıldızların hareketlerinden yola çıkarak istikbale dair birtakım iddialarda bulunan müneccimliği, yıldızların insan hayatına etkisinin olduğunu, insanın istikbalinin, yıldızların onun doğduğu tarihteki burcuna göre belirlendiği iddialarını yasaklamaktadır.

4. Hesap zannîdir ve bu hüccet olarak kullanılamaz. Nitekim biraz önce zikri geçen İbn Bezîze de aynı şeyi söylemiştir. Bu hesap işleminin zannî olduğunun delili de buna göre yayınlanan takvimlerin arasında ayların başlangıcı ile ilgili olarak birlikteliğin olmaması, bu konuda ihtilaf etmeleridir.

Bu delil İslam’ın ilk asırlarında doğru olarak kabul edilebilirdi. Fakat asırların geçmesiyle birlikte astronomi ilmi büyük bir aşama kaydetmiştir. Günümüzden yüz yıllar öncesinde bile artık bu ilim zann-ı galip ifade edecek bir nitelik kazanmış daha sonra kamerî ayların başlangıcı noktasında bu ilmin verileri biraz sonra açıklayacağımız üzere kesin bilgi ifade eder hale gelmiştir.

5. Hesabın dikkate alınmasında insanlar için “teklif-i malâ yutâk” söz konusudur. Nevevî şöyle demiştir: Bu hadiste –“o halde ölçün” hadisi– kastedilen şeyin müneccimlerin hesabı olmasının caiz olmadığını söylemişlerdir. Çünkü insanlar bununla mükellef tutulurlarsa onlar için bir zorluk söz konusu olur.[252] Nitekim biraz önce zikredildiği üzere İbn Hacer ve İbn Bezîze de aynı görüştedir. Zira her beldede, her köyde astronomi uzmanının bulunması mümkün değildir.

Bu söz, iletişim vasıtalarının çok yavaş olduğu, ramazan ayının başladığına dair haberin uzak memleketlere saatler veya bütün bir gün boyunca ulaştırılmasının mümkün olmadığı dönemler için doğrudur. Fakat yaşadığımız asır; radyo, televizyon, telefon, faks, internet asrıdır ve böyle bir haberin istenilen yere ulaştırılmasında herhangi bir meşakkat yoktur. Hatta günümüzde ayın başlangıcı için hesap yapmak her bölgeden bizzat gözlem yapmaktan daha kolaydır. Dolayısıyla astronomi ilminde az sayıda uzman kişinin İslam âleminde bulunması yeterlidir. Bunların hepsi ramazan ayının başlangıcını belirler ve anında bütün insanlara bu bilgiyi ulaştırabilirler.

Yukarıdaki delilleri aktardıktan sonra şunu ifade etmek gerekir ki, ru’yetin şart olduğunu savunan bu görüş sahiplerinin delillerinin bazısı aslında doğru değildir. Bazıları da günümüzde mutlak olarak tatbik edilemeyecek derecede, çok eski zamanlar için geçerli olan belli durumları anlatmaktadır.

İkinci Görüşü Benimseyenlerin Delilleri ve Bu Delillerin Değerlendirilmesi

Ru’yetin bizzat şart olmadığını, hesap ile ramazanın başlangıcının tespit edileceğini söyleyenlerin delilleri şunlardır:

1. “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun…”[253] ayeti.

2. İbn Ömer’in Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet ettiği şu hadis: “İslam beş temel üzerine bina kılınmıştır: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik etmek. Namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Allah’ın evi Kâbe’yi haccetmek ve ramazan orucunu tutmak.”[254]

Bu iki delilden hareketle şu şekilde bir gerekçelendirme yapılmıştır: Muhakkak ki Allah Teâlâ, ramazan ayının sabit olmasıyla beraber bütün ramazan günlerini oruçlu geçirmeyi bize farz kılmıştır. İlk önceleri ru’yet daha sonra da bir önceki ayın otuza tamamlanması bunun tespiti için en sağlıklı yöntem idi. Fakat günümüzde ise hatadan uzak olması hasebiyle ramazan ayının tespiti için hesap ve ölçüm en üstün yöntemdir. Aşağıdaki deliller de bu görüşü tekit etmektedir.

3. İbn Ömer (r.a.)’in Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Biz ümmî bir ümmetiz; yazma ve hesaplama bilmeyiz, ay şu kadar ve şu kadardır; yani ya yirmi dokuz, yahut da otuz gün çeker.”[255]

Âlimler, bu hadisin ayın tespiti konusunda hesap ve ölçünün asıl yöntem olduğuna delalet ettiğini söylemişlerdir. Çünkü bu yöntem Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında uygulanması zor olan bir yöntemdi. Bu yüzden alternatif yönteme sığınmışlardır ki, bu da ru’yettir. Aksi halde ise “Biz ümmî bir ümmetiz; yazma ve hesaplama bilmeyiz.” ifadelerinin zikredilmesinin ne anlamı olabilir? Ayın ru’yete göre tespit edilmesindeki illet ümmetin o dönemde astronomi ilmine dair malumatının olmamasıdır. Hükmün varlığı veya yokluğu illete bağlıdır. İllet varsa hüküm var, illet yoksa da hüküm yoktur. Ancak günümüzde asıl yöntemi/hesap ve ölçüyü tatbik etmek kolay iken aslın yerine bedel olarak konulanı neden uygulayalım?[256]

4. İbn Ömer’in Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet ettiği şu hadisi de delil olarak kullanmışlardır:

“Ramazan hilâlini gördüğünüz vakit (oruca niyet edip) oruç tutunuz. Ve şevval hilâlini gördükten sonra da iftar (yânî bayram) yapınız. Eğer üzerinize hilâl gizlenir ise, onun miktarını hesap edin.”[257]

Âlimler bu hadiste zikredilen “hesap edin/takdir edin” ifadesinin anlamı ile ilgili olarak üç görüşe ayrılmışlardır:[258]

a. Ahmed b. Hanbel ve onun görüşünde olanlara göre hava bulutlu iken onu yirmi dokuz olarak takdir edin.

b. Ramazan ayını, ayın konumuna göre takdir edin. Yani onun tespitinde hesap ilmine itimad edin. İbn Süreyc ve daha başka âlimler bu görüştedir.

c. Cumhurun görüşüne göre ise onun sayısını otuza tamamlayın.

Benim kanaatime göre bu görüşlerden tercihe şayan olanı aşağıda zikredeceğim sebeplerden dolayı ikinci görüştür. Buna göre;

İlk olarak; bu hadisin anlamı deccâlin kalacağı süreyi bildiren hadis gibidir. Zira bu hadise göre deccal kırk gün kalacaktır ve o bir gün de bir sene gibi olacaktır. (Yâ Resûlallah! Bu bir sene gibi olacak günde, bir günün namazı bize kâfi gelecek mi? dedik. 'Hayır! Onun için günün miktarını takdir edin!' buyurdu.[259]) Hiç şüphe yok ki, gün boyunca bir senenin namazı kılınacağı için bütün namazların vakti hesaba göre belirlenmelidir manası çıkmaktadır.

İkinci olarak; bütün rivayetleri toplayıp senetleri şecere olarak resmedip aşağıdaki kıyaslamaları yapınca şu sonuca ulaştım: Salim’in İbn Ömer’den rivayet ettiği ve Abdullah b. Dinar’ın İbn Ömer’den rivayet ettiği tariklerin hepsindeki raviler “/ miktarını takdir edin” şeklinde rivayet etmişlerdir. Nitekim Buhârî, Müslim, Muvatta, Nesâî, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel’de de bu şekildedir. Bu rivayetle ilgili bazı senetler hakkında ise “esahhu’l esânid” ifadesi kullanılmıştır.

Ancak “/otuza tamamlayın” rivayeti hakkında ise raviler İbn Ömer’den rivayet eden Nafi’den sonra ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluğu Buhârî, Müslim, Muvatta, Darimî ve Ahmed b. Hanbel’de olduğu gibi “” şeklinde “otuz/” kaydı olmaksızın rivayet etmiştir. Bu rivayetlerin sayısı on bir tanedir. Müslim ve Ebû Davud’da olduğu gibi Nafi’den “” şeklinde yapılan rivayetlerin sayısı ise ancak üç tanedir.

İşte bundan dolayı “” rivayeti ravilerin sayısı ve zabtlarının sağlamlığı bakımından daha sahihtir.

5. Hesap eskiden zannî bilgi ifade ediyordu. Hatta belki zannîden de daha aşağıydı. Fakat zamanımızda artık kesin bilgi ifade eder hale gelmiştir. Zira Güneş, Ay ve diğer gök cisimleri, birtakım değişmez sabit kanunlara göre düzenli bir şekilde hareket etmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.”[260] Yani ayetteki mübalağa sığasının katmış olduğu anlama göre ince, sağlam ve kesin bir hesaba göre hareket etmektedir. Yine Allah Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri şöyle buyurmaktadır: “Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner. Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.”[261]

Kadim zamanlardan beri insanlar güneş sisteminin hareket kanunlarını öğrenmek için çaba sarf etmişlerdir. Binlerce seneden beri bilim adamları bu konuda ilerleme kaydetmeye başladılar. Fakat onların hesapları zannî idi. Bu bilim adamları her geçen gün hesaplarını düzeltmeye devam ettiler ve nihayet günümüzde artık bu hesaplar son derece dakik bir hale geldi. Hatta salisesine kadar kamerî ayları hesap eder hale geldiler. Bunların ellerindeki bilgiye göre ortalama bir kamerî ayın 29 gün 12 saat 44 dakika 2 saniye ve saniyenin %87 kadar olduğu hepsi tarafından ihtilafsız bir şekilde kabul edildi. İşte durum böyle iken astronomi hesapları zannîdir demek mümkün müdür?

Bundan dolayı ayın ortaya çıkışı gün, saat, dakika ve saniye olarak yüzlerce seneden beri bilinmektedir. Günümüzde de bu hakikat aynı şekilde varlığını devam ettirmekte olduğu gibi geçen onlarca senelerdir bu veriler ilan edilmiş ve yayınlanmış bir haldedir.[262] Aynı şekilde elimizde internet ortamında bilgisayar programları mevcuttur. Bu, gayb’a dair bilgi vermek anlamına gelmemektedir. Bu durum kâinatın değişmeyen sabit birtakım kanun ve kuralları olduğuna delalet etmektedir.

Takvimler arasındaki farklılıklar ile ilgili olarak da şu söylenebilir ki, bunun sebebi uzmanların ihtilaf etmesi değildir. Zira bu takvimler ne uzman kişiler tarafından ne de ilmî merkezler tarafından yayınlanmaktadır. Bu takvimler üzerinden yüzlerce yıl geçmiş olup birçok hatalar barındıran birtakım eski zaman cetvellerini ve kitapları bilen birtakım mukavvimler tarafından yayınlanmaktadır. Her ne kadar bazı medya organları yanılarak ve hata ederek –ki bu medyanın değişmez vasfıdır– bu kişileri astronomi âlimi olarak lanse etseler de bunlar modern astronomi ilmi okumamış kimselerdir. Bu hata, tıpkı halk arasında doktor olarak bilinen ama tıp eğitimi almamış bir kimse ile bu eğitimi almış gerçek tıp doktorunun karıştırılması gibi bir şeydir. Özellikle de laboratuvar ilmi ile diğer tıbbî cihazlar son derece geliştikten sonra hastalığın teşhisinde halk tıbbı ile modern tıbbın farkı gibi.

Bu ilmin dakikliğini tekit eden unsurlardan biri de bu ilim sayesinde kamerî ayların başlangıcının tespit edilmesinden onlarca kat zor olmasına rağmen güneş ve ay tutulmalarını çok ince hesaplamalarla bilinmesidir. Astronomi âlimleri güneş ve ay tutulmalarının zamanlarını onlarca hatta yüzlerce yıl öncesinden gün, saat ve dakika olarak, nerede ne kadar süre ile devam edecek, tamamen mi yoksa kısmen mi bir tutulma gerçekleşecek şeklinde tespit etmektedirler. Bu konuları takip edenlerin bileceği üzere bu olaylar da tam tespit edildiği gibi gerçekleşmektedir.[263] O halde daha ne zamana kadar bu görmezlikten gelinecek? Bu görmezlikten gelmek niye? Niçin bazı kimseler İslam’ı modern ilmî hakikatlerin karşısında bir yere konumlandırmak istiyorlar? Avrupa’da kilisenin kendisini konumlandırmış olduğu yere - ki bu daha sonra dinin tamamen hayattan koparılmasına sebep olmuştur- niçin İslam’ı koymak istiyorlar? Bu kimin menfaatinedir? Hâlbuki İslam ilim dinî olarak özellikle de kesin bilgi verdiği durumlarda hesap ve ölçünün dikkate alınmasını yasaklamamış, bunların önemine işaret etmiş hatta ikinci görüşte olanların delilleri aktarılırken zikredildiği üzere bunu emretmiştir.

İşte hilâlin gizlenmesiyle ilgili iki hadis ( ve  ) ancak bu şekilde tam olarak anlaşılabilir. Zira bu iki hadis arasında herhangi bir muaraza söz konusu değildir. Bu iki hadis de duruma göre tatbik edilebilir. Eğer hesap zannî ise veya ümmet hesap konusunda ümmî ise şer’î hüküm, bu durumda yapılması gerekeni tamamlamaktır. Ancak eğer hesap kesin veya kesine yakın bilgi veriyorsa bu durumda istenen şey ölçümdür. Bu görüşü benimseyen ilk kişi muhtemelen hicrî üçüncü asrın büyük fakihlerinden İbn Süreyc’tir.[264] Bundan dolayı İbnü’l Arabî “” hadisindeki hitabın bu ilmi bilenlere yönelik olduğu görüşünü İbn Süreyc’ten nakletmiştir.[265]

Böylece her iki görüşe sahip olanların delillerinin değerlendirilmesiyle hesap ve ölçmeyi esas kabul eden görüşü benimseyen ikinci görüşün, ümmiliğini izale eden günümüz İslam ümmeti için daha tercihe şayan olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira günümüzde astronomi ilmi ayın ve dünyanın hareketlerini kesin bir şekilde hesap eden bir ilim haline gelmiştir.

ÖLÇÜM HEM AYIN İSPATINDA HEM DE NEFYİNDE Mİ? YOKSA SADECE NEFİYDE Mİ GEÇERLİDİR?

Bazı âlimler ölçümle ilgili olarak nefiy ve isbat halleri arasında fark görmüşlerdir. Birinci kısım “Hadislerdeki tatbikata uygun olarak normal havada ancak ru’yet ile; bulutlu havalarda ise ikmal/ayı otuza tamamlama ile ayı tespit ederiz.” derler. Onlar yalnızca hesabın ru’yeti imkânsız gördüğü durumla ilgili şahitliklerin nefyinde kullanılabileceği görüşündedirler.

Bu görüş ümmetin astronomi konusundaki bilgisizliğinden sıyrıldığı ve hesapların bazı şahitliklerin imkânsızlığına delalet ettiği son dönemde ortaya çıkmıştır. Bu görüşü –hesapların nefiy konusunda kat’î olup tespit noktasında kat’î olmadığı– ilk dillendiren hicrî sekizinci asrın ilk yarısında yaşayan Takiyyüddin es-Sübkî’dir.[266] O şöyle demiştir: Bir diğer husus hesabın, ru’yetin imkânsızlığına delalet etmesidir. Eğer bir kişiden veya haberi yalan ve hata ihtimali taşıyan daha fazla sayıdaki insandan böyle bir haber alırsak bu şehadet kabul edilmez. Çünkü hesap kat’î olup şehadet ve haber zannîlik taşımaktadır. Zannî bilgi, kat’î olana; değil takdim edilmek, ona muaraza dahi edemez. Şahitlik edilen şeyin beyyine olabilmesi için hissî, aklî ve şer’î bakımdan mümkün olması gerekir. Şeriat ise imkânsız olan bir şey getirmez. [267]

Sübkî’nin ayı hesapla tespit etmemesinin sebebi şudur: Ayın başlangıcı için hesap ancak mümkün olanı gerektirir. Mücerred olarak mümkün olan bir şeyin üzerine ise hükmün terettüp etmesi zorunlu değildir. Ayların tespiti ile namaz vakitlerinin tespiti arasındaki fark, ayların tespitinde hata ihtimalinin, çoğunlukla kesin ya da kesine yakın bilgi edinilen namaz vakitlerine göre daha fazla olmasıdır.[268] Sadece nefiy konusunda hesabı dikkate almasının sebebi, onun asrında astronomi ilminin -yedi asır önce- tespit konusunda kat’î olmayıp sadece nefiy noktasında kat’iyyet ifade etmesi ya da Sübkî’nin böyle bir kanaat taşımasıdır. Bu sebeple Sübkî, hesap ilmi, çağımızda olduğu gibi kat’îyet ifade ettiğinde ayın tespitinde de ona güvenilebileceği görüşünde olanlardan sayılır.

Müteahhir âlimlerden Ezher Şeyhi Muhammed Mustafa el-Meraği[269] de yukarıdaki gibi düşünmektedir. Şeyh Ali Tantavî’nin görüşü ise şöyledir: Ru’yet hakkındaki şahitlik, şahidin vehmi veya yalancı olma ihtimali de taşıdığından kat’î değildir. Hadisle amel (hilâli görünce oruca başlayın) ile astronomi ilminin gerçeklerini cem eden Sübkî’nin görüşünün özeti, ilk olarak astronomi âlimlerine o gece hilâlin görülmesinin mümkün olup olmadığını sormamız, eğer olumlu cevap verirlerse hilâli görmeye çalışmamızdır. Eğer hilâlin görülmesinin mümkün olmadığını söylerlerse şahitlerin şehadetini reddederiz. Bu fetvayı okuyanların hem sünnetle ameli hem de ilmî hakikatlere tabi olmayı kapsayıcı nitelikte olan Sübkî’nin görüşünü değerlendireceklerini umuyorum. Aynı şekilde ehl-i ilim ve kalem erbabının da bunu konuşmalarını diliyorum.[270]

Yukarıda bahsi geçen üç âlim yargı işi ile uğraşan, işin uygulama yönünü iyi bilen ve şahitlerin çok garip şahitlikleri ile karşılaşmış kişilerdir. Bu görüşü Mısır ve Ürdün’ün yanı sıra diğer İslam devletlerindeki birçok mahkeme de benimsemiştir. Günümüzün birçok âlimi de bu görüştedir. Bu mutlak olarak hesabı dikkate alanla onu mutlak olarak reddeden görüşlerin de birbirine yaklaştırılması gayretidir.

Şüphesiz bu görüş, hesabı mutlak olarak reddeden ve doğumundan tam bir gün önce olsa bile hilâli gördüğüne şahitlik eden kimsenin şahitliğini kabul eden görüşten doğruya daha yakındır.

Bu görüşün özellikleri şunlardır:

1. Daha önce zikredilen iki görüşü birbirine yaklaştırır.

2. Bu görüş gerçekte hem tespit hem de nefiy noktasında hesabı kullanma konusunda bir merhaledir.

3. İslam âleminin bu gün yaşadığı probleme bir çözüm mahiyetindedir. Çağımızda asıl problem, hesap ilminin varlığını tespit etmesine rağmen bulut ya da başka sebeplerle hilâlin görülmemesi değildir. Yıllardır süregelen problem henüz doğmadan önce hilâlin görüldüğüne şahitlik edilmesidir.

Fakat biz bu konuyu dikkatle incelediğimizde onu şer’î ya da ilmî olarak destekleyen bir dayanak bulamadık. Şer’î nasslar hesap ve takdir uygulamalarında tespit ve nefiy bakımından herhangi bir ayrım yapmamıştır. Özellikle “Eğer üzerinize hilâl gizlenirse onun miktarını hesab edin.” hadisi, ayın tespiti için ölçümü emretmekte olup şahitliğin nefyinden bahsetmemektedir. İlmî olarak da ayın başlangıcının tespit ya da nefiy bakımından hesabı arasında, hesabın kat’iyet ve hassasiyeti bakımından herhangi bir fark yoktur.

Aşağıdaki sebeplerle günümüzde tercihe şayan görüş, eşit bir şekilde tespit ve nefyin her ikisinde de ölçüm ve hesaba itimat etmektir.

1. Çünkü Asrısaadette uygulaması kolay olmayan hesap, asıldır. Hilâl görüldüğünde oruca başlama emri hadis-i şerifte belirtildiği üzere 'Biz ümmî bir ümmetiz; yazma ve hesaplama bilmeyiz.' asıl olan hesabın yerine bedel olarak konulmuştur.

2. Günümüzde hesap kat’î iken genellikle ru’yet konusundaki şahitlik ve ikmal zannîdir. Yukarıda sayılanların tamamı ayın tespiti için bir yöntem olup her zaman en güçlü olanını tercih ederiz.

3. “Eğer üzerinize hilâl gizlenirse onun miktarını hesab edin.” hadis-i şerifini uygulamak için.

Bu görüşü benimsediğimiz takdirde hem şer’î nasları göz önünde bulundurmuş, hem de onları kâmil bir şekilde anlamış oluruz. Aynı zamanda modern ilmî gerçekleri de ihmal etmez onları da kabul etmiş oluruz. Bu görüşü tabiûnun büyüklerinden Mutarrif bin Abdullah,[271] hicrî üçüncü yüzyılda yaşamış fukâhanın büyüklerinden Ebu’l Abbas bin Süreyc, İbn Kuteybe ed-Dineverî[272] ve hesabın kat’î olması kaydıyla Sübkî benimsemiştir. Sübkî “Şaban ayının günlerini otuza tamamlayın.” hadisini yorumlarken şöyle demektedir: Bu hadis, hesap ru’yetin olabilirliğine delalet ettiğinde orucun vacip veya caiz olduğunu söyleyenlere bir reddiye olarak düşünülebilir. Ancak bunu kabul etmememizin gerekçesi şudur: Hadis ru’yet olmaksızın ayı otuz güne tamamlayarak oruç tutmanın gerekliliğine delalet edince, buradaki kastedilen mananın hilâlin görülebilirliğinin mümkün olması ve hilâlin doğmuş olması olduğunu anlarız. Hilâlin görülebilirliğinin mümkün olması ve doğmuş olması bazı vakitlerde otuzuncu gece hilâlin görülmesi ile hâsıl olur. [273]

Sübkî bir başka yerde ise “Hilâli göremediğimiz zaman hesaba itimat etmek ve hilâlin doğduğuna hükmetmek daha güçlü bir yoldur.” demektedir. [274]

Günümüzde bu görüşü savunanların başında Şeyh Ahmed Şakir gelmektedir. O, ümmet ümmilikten sıyrılıp okur-yazar ve hesabı bilir konuma ulaştığı için sabit olan kesin bilgilere müracaat etmesi ve hilâllerin tespitinde sadece hesaba itimat edilmesi gerektiği üzerinde durur. [275]

Mekke-i Mükerreme’de toplanan Mecmeu’l-Fıkhî’l-İslamî’de Şeyh Mustafa ez-Zerkâ bu görüşü benimsemiş ancak bu görüş, oyların çoğunluğunu elde edememiştir.[276]

Doktor Yusuf el-Kardavî şöyle demektedir: Bu gün ayların tespiti için kesin hesabı dikkate almayı kıyası evla kabilinden kabul etmek gerekir. Sünnet bize kendisinde şüphe ve ihtimal bulunan en düşük yönteme tutunmamızı emretmiştir ki o da ru’yettir. Ancak bununla daha kuvvetli, daha mükemmel ve maksadı daha iyi gerçekleştiren yolları reddetmez.[277]

Astronomik Bakış

Ay, dünyanın etrafında elips şeklindeki bir yörünge içerisinde döner. Bundan dolayı bazen dünyaya yaklaşır ve yerberi noktasında[278] bulunurken bazen de uzaklaşır ve yeröte noktasında[279] bulunur. Dünyaya yaklaştıkça, yeryüzünün çekim gücüne daha az maruz kalmak ve ona çarpmamak için ay daha hızlı hareket eder. Uzaklaştıkça da bu çekim gücünün tamamen dışında kalmamak ve yörüngesinden çıkmamak için yavaşlar. Bunların hepsi Allah’ın koymuş olduğu ince bir sistem ve sonsuz hikmet içerisinde olup biter. Bu sistem, Kepler kanunu[280] olarak bilinmektedir.

Dünya da aynı şekilde elips şeklindeki yörüngesinde aynı kanuna göre güneş etrafında dönmektedir. Böylece her yıl 21 Haziran ve 21 Aralık tarihlerinde dünya güneşe en uzak noktada ve en yavaş hızında olur. 21 Mart ve 23 Eylül tarihlerinde ise güneşe en yakın konumda bulunur ve bu tarih en hızlı hareket ettiği tarihtir.

Güneş, dünya ve ayın hepsinin merkezinin aynı bulunması, “iktiran/İçtima /kavuşum’” diye isimlendirilir. Bu durumda ayın dünyaya bakan yüzü güneşten ışık almadığı için karanlık olur. İşte bu esnada ayın hiçbir şekilde görülmesi mümkün değildir. Bu durum aynı zamanda “el-muhâk/kaybolma” diye de isimlendirilir. Ayın hiçbir parçasının görülmemesi, tabiri caiz ise ayın yok olup kaybolması sebebiyle bu isim verilmiştir.[281]

İçtima ortalama olarak 29 gün, 12 saat, 44 dakika, 2 saniye ve saniyenin %87’si kadar sürede meydana gelir.[282] Bu da ortalama olarak bir kamerî aydır. Yani kamerî ay ortalama olarak 29,53 gündür.[283]

Yılın aylarının çoğunluğunun 29 günden fazla olması imkânsızdır. Uzun yıllar boyunca senelerin çoğunluğunda herhangi bir ayın veya ramazan ayının 29 gün olması da mümkün değildir. Çünkü ortalama bir kamerî ay 29,5 günden daha fazladır. Ayın 29 gün olma ihtimali %47 iken 30 gün olma ihtimali %53’tür. İşte bu sebepten dolayı hava kapalı olduğu zaman Hz. Peygamber ayın otuza tamamlanmasını emretmiştir. Zira ayların çoğu otuz gündür.

İşte bundan dolayı âlimler içtimanın ne zaman gerçekleşeceğini gün, saat, dakika hatta salise olarak kesin bir şekilde bilmektedirler. Tüm bunlar geçen onlarca yıldır bilinmektedir. Bu bilgiler ilan edilmiş ve yaygınlık kazanmıştır. İşin uzmanları ve konuya ilgi duyanlar bunları bilmektedir.[284]

Bu içtima bütün dünya için aynı anda olmaktadır. Yani ihtilâf-ı metâli’e göre farklı olmaz. Onun zamanı da biraz önce zikredildiği üzere kesin olarak bilinmekte, uzmanlar bu konuda herhangi bir fikir ayrılığına düşmemektedirler.

İçtima, Greenwich saatine göre gece yarısından önce gerçekleşirse bu takdirde astronomik ayın başladığı kabul edilir. Ancak bu şer’î ayın girdiği anlamına gelmez. Çünkü bu durumda hilâlin görülmesi imkânsızdır. Bu yüzden şer’an ayın başlaması için güneşin batımından sonra yeni hilâlin ru’yeti veya en azından ru’yet imkânının bulunması gerekir.

İçtima, güneşin batacağı esnada vaki olduğunda ay, güneşin batımıyla batacağı için ayı görmek imkânsız olur. Çünkü bu durumda ayın aydınlık yüzü tümüyle güneşe dönük olup dünyaya ise ancak, ayın karanlık yüzü dönüktür.

Ancak içtima; eğer güneşin batmasından birkaç saat önce gerçekleşirse bu durumda ay güneşten kısa bir müddet sonra kaybolur ve ru’yetin gerçekleşmesi için bu vakit yeterli olmaz. Çünkü güneş, yeryüzünden bunları gözetleyen kimse bunu müşahede edebileceği gibi aydan daha hızlı hareket eder.

Ayın, güneşten geri kalma süresi her gün için ortalama 48 dakikadır. Bu, yeryüzünde yaşayanların da gözlemleyeceği üzere her saat için ayın güneşe göre ortalama 2 dakika geriden geldiği anlamına gelir. İçtima güneşin batmasından 5 saat önce gerçekleşirse ay da güneşin batmasından 10 dakika sonra kaybolacaktır. Ortalama olarak durum böyledir.[285] İşte bu durumda da aynı şekilde hilâlin yeniden gözükmesi şu iki sebepten dolayı imkânsızdır:

1. Ayın hem güneşe hem de dünyaya bakan tarafı, yani yeryüzündeki birine göre ayın aydınlık tarafı, çok çok küçüktür. Yaklaşık olarak dolunayın 1/70’i kadar bir büyüklüğe denktir.

2. Bu küçük hilâl güneşe çok yakın olur ki, burası da güneşin güçlü ışıklarının etkisi altında olduğundan ayınki görülmez. Zira güneşin ufukta batmasından birkaç dakika sonraki ışınları doğacak olan hilâlin ışınlarından daha kuvvetlidir.

İşte bunlardan dolayı hilâlin batışı, güneşin batışından sonra en az 29 dakika gecikmedikçe hilâlin görülmesi imkânsızdır.[286] Bu da hilâlin görülmesinin içtimanın meydana gelmesinden yaklaşık olarak 15 saat sonra gerçekleşmesi anlamına gelir. Ancak dünya güneşe en yakın yani en hızlı olduğu konumda bulunursa ay da aynı şekilde yerberi noktasında en hızlı olduğu konumda olursa bu takdirde hilâlin içtimadan yaklaşık 12 saat sonra görülmesi mümkündür. Fakat dünya güneşe en uzak mesafede, en yavaş hızında olduğu konumda olur, ay da aynı şekilde yeröte noktasında, en yavaş olduğu konumda olursa bu takdirde içtima’nın üzerinden yaklaşık olarak 18 saat geçmedikçe hilâl görülemez.

Bu bilgilerin ve rakamların birçok gözlem evi/rasathane ve dünyanın farklı pek çok yerinde - maalesef - özellikle de İslam âlemi dışında hilâli gözetleyen gönüllüler tarafından yapılan, yüzlerce sene devam eden gözlemlere dayandığını da ayrıca söylemek gerekir. İçtima’nın vaki olmasından sonra hilâlin görülmesinin mümkün olduğu en kısa süre bu alanda kaydedilen rekor olarak kabul edilir. Eğer bir kimsenin hilâli içtimadan sonra mutat olandan daha kısa zamanda gördüğü sabit olursa bu yeni rekor olarak kaydedilir. Fakat burada unutulmaması gereken çok ince bir nokta vardır ki bu, yeni sürenin eski rakamlardan ancak bir dakika veya bir dakikadan daha kısa bir süre farklı olabileceğidir.

Sabah güneş doğmadan önce hilâl görülmüş ise ru’yetin şer’an muteber olduğu gurup vaktinden sonra görülmesi imkânsızdır. Çünkü bu ru’yet içtima’nın henüz gerçekleşmediği ve ayın hala –yeryüzünden görüldüğü üzere- güneşin önünde olduğu anlamına gelir. Buna göre içtima’nın gerçekleşmesi için –dünya ve ay en hızlı oldukları konumda iken- en az 12 saatin geçmesi gerekir. İçtima’dan sonra da hilâlin görülmesinin mümkün olması için bir 12 saat daha geçmesi gerekir. Böylece toplam olarak güneşin doğuşundan az önce ile güneşin batışından az sonra gerçekleşen ru’yet arasında 24 saatin geçmesi gerekir. Bu senenin en uzun gününde bile imkânsızdır.

Aynı şekilde içtimanın gerçekleşmesinden saatler önce de hilâlin görülmesi imkânsızdır. Çünkü bu durumda hilâl güneşten önce kaybolacaktır. Güneş ışınlarının parlak olduğu esnada bu kadar küçük olan hilâlin görülmesi de mümkün değildir. Velev ki görülse bile bu ru’yete itibar edilmez. Çünkü bu gözüken hilâl yeni ayın hilâli değil, ancak geçen ayın kalan hilâlidir. Bundan dolayı ne şer’î açıdan ne de astronomi ilmi açısından bu ru’yet geçerli değildir.

İlk olarak görülen hilâlin ayların tamamında veya çoğunluğunda aynı bölgede ya da bu kadar dünya devleti arasında hep aynı ülkede görülmesi mümkün değildir. Buna da dikkat edilmelidir.[287]

ŞAHİTLİK VE İKMAL/ OTUZA TAMAMLAMA MESELESİ

İmkânsız Olan Bir Şeye Şahitlik

Bazıları hâlâ ru’yetin astronomik hesaplarla çatışabileceğini zannetmektedirler. Bu düşüncenin sebebi astronomi ilminin bu alanda ulaştığı uzmanlığı bilmemekten başka bir şey değildir. Şüphesiz bu konuda biraz bilgi sahibi olanlar nezdinde, ru’yetin astronomik hesaplarla çelişmeyeceği açıktır. Genellikle ru’yet konusundaki şahitlikler astronomik hesaplarla çelişebilmektedir. Bu ikisi arasında önemli bir fark vardır. Bir, iki, üç, ya da tevatür derecesine ulaşmamış sayıdaki insanların şehadeti zannî olup mütevatir olmadıkça bu şehadet kesin bilgi ifade etmez. Yani yalan ve hata yapmaları âdeten imkânsız sayıdaki insanın şehadeti ki bu şekildeki bir şehadet de çok nadirdir.

İmkânsız bir konu hakkında şahitlik yapmanın makbul olmadığı bilinir. Mesela günümüzde bazı kimselerin sahabeleri gördüğü, Bedir gazasına katıldığı şeklinde şehadette bulunan kimselerin bu haber ve şahitliklerini reddederiz.

Dün güneşin saat tam beşte battığı biliniyorsa ve sonra bir kimsenin gelip bu gün güneşin saat dörtte battığını haber vermesi halinde bunu reddederiz. Çünkü peş peşe iki gün arasında güneşin batma vakitleri ile ilgili bir veya iki dakikadan fazla fark olması âdeten mümkün değilken bir saatlik fark nasıl olabilir. Hilâli, doğmasından bir saat önce gördüğünü iddia eden kimsenin şahitliğini nasıl kabul edebiliriz?

Ru’yet-i Hilâl Şahitliği ile İlgili Problemler

Hilâlin görülmesi ile ilgili şahitlik konusunda her ramazan ve şevval aylarının başlangıcında bütün dünyada Müslümanlar birçok problemle karşılaşırlar. Bu problemler ru’yete genellikle bir, iki veya az sayıdaki kimseler tarafından şahitlik edilmesi noktasında yoğunlaşır. Bu şahitlikte hata ve yalan ihtimali olan zannî bir şehadet olarak addedilir. Bu yüzden Hanefîler açık, bulutsuz havalarda haberlerinin ilim ifade ettiği büyük toplulukların dışındakilerin şehadetlerini kabul etmezler.[288]

Hata Sebepleri

1. Havanın açık olmaması. Hava kirliliğinin/bulanıklık özellikle son iki asırda çok arttığı bilinmektedir. Bu durum fabrika ve modern ulaşım araçlarının atıklarından kaynaklanmaktadır. Bu da daha önce görülmedik seviyelerde hava kirliliğine sebep olmuştur. Bu sebeple hilâl mevcut olduğu halde görülmeyebilir ki, bu da göreceli olarak yeni bir problemdir.

2. Havadaki uçakların çokluğu, battıktan sonra güneş ışınlarını belli bir zaman daha yerin yüzeyinden gözlem yapan şahsa bir ışık hüzmesi şeklinde yöneltebilir. Bu da bazı insanlar tarafından hilâl zannedilebilir.

Bu durum 1993 senesinde, bizzat kendileri hilâli gözetleme kararı alan, ABD’de öğrenim gören bazı Müslüman öğrenciler – ki bunlar dört kişiydi– vesilesiyle ortaya çıkmıştır. Küçük bir uçak kiralayıp bulutların üzerine havalandılar ve az bir süre sonra hilâl zannettikleri bir şey gördüler. Yere indiklerinde komisyonla irtibata geçip hilâli gördüklerini söylediler. Tafsilatla ilgili bazı sorulardan sonra içlerinden üç kişi tam emin olmadıklarını söylediler. Dördüncüsü ise hilâli iyice gördüğünü söylemiş, hilâlin yön ve güneşe göre konumu ile ilgili sorulara ise gördüğüm hilâlin şekli düz bir çizgi şeklindeydi diye cevap vermiştir.

3. Gökyüzündeki maddeleri yaklaştıran ve büyülten teleskobun kullanılması. Bazıları başka yıldızların hilâlini görüp onu ayın hilâli zannedebilir. Amerika’da Müslüman sekiz öğrencinin başına buna benzer bir olay geldi. Onların anlattıklarına göre onlar hilâli gördüler. Gördükleri şey ile ilgili olarak astronomi bilginlerinden oluşan bir komisyon huzurunda şahitlikleri esnasında, hilâlin durumu, şekli, yönü, yeri ile ilgili sorulara verdikleri cevaplardan onların gördüğünün zühre/venüs hilâli olduğu anlaşılmıştır. Bu sebeple teleskopların büyültme özelliklerinin on ya da on beşten fazlaya ayarlanmaması tercih edilir.[289]

4. İnsanlar arasında hilâli gözetleme konusunda ehil ve uzman kişilerin nadir olması. Bazıları bu işi kolay zannedip uzmanlığa ihtiyaç olmadığını düşünmekte ve bu insanlar arasında yaygın birçok hata meydana gelmektedir. İş hilâli gördüğünü iddia eden birtakım insanların hilâli görme vakti olarak fecirden sonra, güneşin batışından önce gibi ifadelerde bulunmalarına kadar varmıştır. Bir gün hilâli gözetleyen bir kimseyi gördüm ki o hilâlin önce ufukta kaybolacağına sonra güneşin batmasından sonra yükseleceğine sonra ikinci defa kaybolacağına inanıyordu. Ona hatasını anlatmaya çalıştığımda ısrar etti ve bundan emin olduğunu söyledi.

Bazıları doğum vaktini bilmese bile hilâlin ömrünü/zamanını sadece bakma ile ayın herhangi bir gününde hassas bir şekilde tespit edebileceğini zannetmektedirler. Bu hilâlin en yüksek ya da en düşük menzilesinde bulunma ihtimaline binaen mümkün değildir. Bu ancak dolunay halinde bilinebilir. Bu doğum tarihini bilmeksizin sadece bir bakışla birkaç günlük çocuğun yaşını bilmeye uğraşan kimsenin durumu gibidir.

Bu tür şahitliklerde hataların az olmadığı görülmektedir. Son on beş yılda ramazan ve şevval hilâlleri ile ilgili izlemelerden/takipler sonra hata payının takriben %30’dan fazla olduğu kanaatindeyim.

Şahitlikte Hata ve Yalana Delalet Eden Şeyler

1. Şahitliğe göre belirlenmiş olan ayın birinci günde küsuf/güneş tutulmasının meydana gelmesi şehadetin sahih olmadığı konusunda kesin delil olarak addedilir. Böyle bir olay Suudi Arabistan da hicrî 1403 yılında meydana gelmiş, bu konuda İslam ülkelerinin çoğu da Suudi Arabistan’a uymuştur. Bazıları hilâli cuma akşamı yani cumartesi gecesi gördüğüne şahitlik etmiş, cumartesi günü de -astronomi âlimlerinin daha önceden bekledikleri gibi- güneş tutulması meydana gelmiştir. Bu tutulma da birçok devlette müşahede edilmiştir. İşte bu hadise en ufak bir şüpheye dahi mahal olmaksızın cumartesi gününün ramazanın başlangıcı olmadığını, daha önce bu doğrultuda yapılan şehadetin de sahih olmadığını ortaya koymuştur.

Bundan daha garibi ise aynı sene içerisinde bir yandan ramazanın 29’u güneş battıktan sonra cumartesi gününün başlangıcında –gerçekte ramazanın 28. günü– ramazan hilâlini gördüğüne şahitlik edenler var iken diğer tarafta şevval hilâlini gördüğüne şahitlik edenlerin olması ve bunların şahitliğinin kabul edilerek önce bayram ilan edilmesidir. Daha sonra ise ramazan ayının 28 gün olmasının imkânsız olmasından hareketle bir gün kaza orucu tutulması yönünde fetvanın yayınlanmasıdır.[290]

2. Görüntüyü engelleyen herhangi bir bulut olmamasına rağmen şehadetin ikinci gününde dahi hilâlin görülmemesi. Zira birinci günün güneşi battıktan sonra yani ikinci gecede hilâlin görülmesi, ufukta herhangi bir araştırma ve yoğunlaşmaya ihtiyaç bırakmayacak derecede kolaydır. Bu sebeple zilhicce ayının hilâlinin sabit olduğu ile ilgili ilan, emin olmak için en az bir gün sonraya ertelenir. Bu güzel bir uygulamadır. Bazı yıllarda zilhicce hilâlinin görülmesi noktasındaki şahitliklerde mevcut bazı hatalar nedeniyle böyle bir yola tevessül edilmek zorunda kalınmıştır. Çünkü ilanı bir sonraki güne erteleme imkânının olmadığı ramazan ve şevval aylarının aksine vakit geniştir.

Bir diğer garip husus Mekke’deki Mecmeu’l Fıkhı’l-İslamî’nin “Siz pazartesi günü hilâli görenin şahitliğini kabul ettiniz. Biz ise Katar’da ne pazartesi ne de salı günü hava gayet açık olmasına rağmen hilâli görmedik” diyen Katar Şeriat Mahkemeleri Reisinin sözünü şöyle cevap vererek reddetmesidir: “Ne aynı gün ne de ertesi gün sizin hilâli görmeniz şart değildir. Eğer bu ru’yetin sahih olmadığına delil olsaydı Resûlullah (s.a.s.) bize bunu haber verirdi.”[291]

3. Ayın tespiti konusunda dünyadaki iki farklı bölgede bir günden daha fazla farkın olması. Nitekim bu durum bazı yıllarda - mesela hicrî 1409- gerçekleşmiştir. Suud, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Tunus ve diğer bazı devletler Suudi Arabistan’ın ru’yetiyle perşembe günü oruç tutarken, Ürdün, Mısır, Irak, Cezair, Fas ve birtakım başka devletler cuma günü oruç tutmuştur. Pakistan, Hindistan, İran ve Umman ise cumartesi günü oruç tutmuşlardır.[292]

4. Şahidin yukarda zikredilen durumlarda olduğu gibi imkânsız olan bir şeye şahitlik etmesi.

Şahitte Bulunması Gereken Şartlar

Şahitlik konusundaki hata ve yalan ihtimalini bertaraf etmek için bazı şartların bulunması şart koşulmuştur:

1. Şahidin âdil olması. Yani Müslüman, âkil, baliğ, Allah’tan korkan, şahsiyetli bir kişi olması gerekir. Bunlar yalan söylemediğini garanti altına almak için gereklidir.

2. Şehadeti ile ilgili değerlendirme esnasında zaptının sağlam olduğundan emin olunması, şahitlik ettiği konudaki tüm ayrıntılara kesin ve net bir şekilde vakıf olması/zaptının mükemmel olması. Hilâli gördüğü yer ve zamanın, şeklinin, güneşin konumunun sorulması. Bu şart şahitten herhangi bir hatanın sadır olmadığını garanti altına almak içindir.

Kişinin adaletinin ve zaptının olmasa dahi sadece Müslüman olan birinin şehadetinin kabul edilebileceğine bazılarının delil olarak getirdiği bedevi hadisinin metni şu şekildedir: İkrime’nin İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre; bir bedevi Hz. Peygamber (s.a.s.)’e geldi ve “ben hilâli gördüm” dedi. Hz. Peygamber: “Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet ediyor musun?” diye sordu. O da “evet” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Ey Bilâl! İnsanlara yarın oruç tutacaklarını ilan et!” dedi.

Ebû İsa et-Tirmizî şöyle demiştir: İbn Abbas hadisinin rivayetinde ihtilaf/değişiklikler vardır. Süfyan es-Sevrî ve başkaları bu hadisi Simâk’tan o İkrime’den o da Hz. Peygamber (s.a.s.)’den olmak üzere Mürsel olarak rivayet etmiştir. Simak’ın ashabının (talebelerinin) çoğu da hadisi Simâk’tan o İkrime’den o da Hz. Peygamber (s.a.s.)’den olmak üzere Mürsel olarak rivayet etmiştir.[293]

Hadis şu gerekçelerle zayıftır:

a. Bu hadis tercih edilen görüşe göre Mürsel bir hadistir. Âlimlerin çoğunluğuna göre bu merduttur. Mürsel hadisi kabul edenlerin ön gördüğü şartları da taşımamaktadır.

b. Şahitliğin bütün alanlarında adalet ve zabtın şart koşulması gerektiğini ifade eden diğer naslarla muaraza etmektedir/çelişmektedir.

c. Simâk’ın İkrime’den rivayeti muzdaribtir.

Otuza Tamamlama Problemi

Tamamlama, yirmi dokuzuncu gün akşamı hilâlin görülmesinin mümkün olmadığı durumlarda söz konusudur. İslam’ın ilk dönemlerinde tamamlama –ru’yetten sonra– ayın tespiti için en iyi yöntemdi. Hatta hesap ve ölçüye/takdire dair bilgisi olmayan ilk dönem Müslümanları için tek yöntemdi.

İslam’ın ilk asırlarında tamamlama, havanın safiyeti, insanların tecrübeli oluşu ve hilâli gözetleme konusuna vermiş oldukları ehemmiyet sebebiyle nispeten az uygulanmıştır.

Fakat havası bulutlu olan pek çok ülkede tamamlama büyük bir problemdir. Zira dünyadaki pek çok ülkenin havası yazları dahi bulutlu olmakta, kışları neredeyse güneş hiç görülmemektedir. O halde küçük hilâli ufukta görmek nasıl mümkün olacaktır? Bu ülkelerde yaşayanlar üç seçenekle karşı karşıyadırlar:

a. Ru’yet söz konusu olmadığı için ayı otuza tamamlamak. Bu noktada problem bu durumun sürekli tekrar etmesi, peş peşe gelen pek çok ayı otuza tamamlamak zorunda kalmalarıdır. Böyle olunca her geçen ay hata üst üste birikecek ve bazı durumlarda hata gün değil günlere tekabül edecektir.

b. Başkalarının ru’yetlerine göre davranıp ihtilâf-ı metâli’i dikkate almayacaklar. Bu ise ihtilaflı bir meseledir. Bazı mezhepler bunu uygun bulmamaktadır. Zira bu meselede her beldenin kendi metâli’ine göre oruç tutmalarının vucubiyetine delalet eden Kureyb hadisinden başka hadis de varid olmamıştır.

c. “Ramazân hilâlini gördüğünüz vakit (oruca niyet edip) oruç tutunuz. Ve şevval hilâlini gördükten sonra da iftar (yâni bayram) yapınız. Eğer üzerinize hilâl gizlenir ise, onun miktarını hesap edin.”[294] sahih hadisi ile amel ederek hesap ve ölçüyü dikkate almak.

Hesap ve Ölçme’ye İtibar Etmenin Faydaları

Hesap ve ölçüyü dikkatli bir şekilde ele aldığımızda ayların tespiti için diğer yöntemlerde karşılaştığımız sorunların burada söz konusu olmadığını anlarız. Hatta bu yöntemin ne kadar önemli olduğuna delalet eden pek çok faydasını da görürüz ki, bunların en önemlilerinden bazıları şunlardır:

1. Özellikle şevval ve ramazan ayları olmak üzere kamerî ayların başlangıcının tespitinde Müslümanlar arasında sürekli cereyan eden tartışmalara son verecek bir yöntemdir.

2. Gelecek için bize ince bir şekilde hesaplanmış hicrî takvim yapma imkanı verir. Zira bu günün dünyasında her ayın ve senenin başını ve sonunu ince bir şekilde tespit etmiş olan bir takvim olmaksızın bir kişinin hayatını yaşaması ve geleceğe yönelik hayatını planlaması mümkün değildir. Bu insanların bütün işlerini belli vakitlere göre düzene koymaları için gereklidir. Tıpkı devletleri ve kurumları bağlayıcı, uçakların ve trenlerin kalkış vakitlerini ve diğer başka işleri düzenleyen takvimler gibi.

Miladî takvimlerin İslam âleminde hicrî takvime kıyasla bu derece daha fazla yayılmasının sebeplerinden biri de miladî takvimin munzabıt/istikrarlı olmasıdır. Öbür taraftan ise her ayın başlangıcı için hilâli görmeyi bekleyerek geleceğe yönelik hicrî takvim yapmak mümkün değildir.

3. Hesap, kadıya hilâli gördüklerine dair şahitlik yapanların şahitliğini değerlendirme imkânı verir. Kadı bu değerlendirmesine göre şehadet hakkında hüküm verebilir. Eğer hesaba göre mümkün ise şehadeti kabul eder, eğer imkânsız ise reddeder. Böylece değişik etkenler vesilesi ile bu yola başvuran yalancıların önü alınmış ve hatalara da son verilmiş olur.

4. İhtilâf-ı Metâli’ meselesi çözülmüş olur. Zira bu mesele önceki dönemlerde çözülememiştir.

5. İslam ile tabiî ilimler arasındaki yapay uçurumun giderilmesine yönelik katkı sağlanmış olur.

İhtilâf-ı Metâli’

Güneşin doğuş yerleri farklı olduğu gibi hiç şüphesiz ayın da doğuş yerleri bölgeden bölgeye farklılık arz etmektedir. Bu dünyanın küre şeklinde olmasının sonucudur. Zira hilâl bir yerden görülürken diğer yerde görülmez. Bu tartışma götürmez ilmi bir hakikattir.

Fakat bu ihtilafın şer’î hükme bir tesiri var mıdır? Yani acaba orucun, her bölgenin kendi bölgesinde hilâlin görülmesine göre mi yoksa bütün dünyada aynı gün tutulması mı şer’an istenmektedir? Bu konuda iki meşhur görüş vardır. Biz bu görüşleri fıkhî açıdan değerlendirmeye tabi tutmayacağız. Aksine hadis ve astronomi ilmi açısından bu meseleyi arz etmeye çalışacağız.

Hadis ilmi açısından meseleye baktığımızda bu konuda sadece bir hadis varid olmuştur ki, o da Küreyb hadisidir: Ümmü’l Fadl binti Hârise’yi, Muaviye Şam’a göndermişti. Şöyle diyor: Şam’a geldim Ümmü’l Fadl’ın isteğini yerine getirdim. Ben Şam’da iken ramazan hilâli görülmüştü. Cuma gecesi hilâli gördük ayın sonlarında Medîne’ye geldim, İbn Abbâs bazı şeyler sordu ve “hilâli ne zaman gördünüz?” dedi. “Cuma gecesi gördük” dedim. “Cuma gecesi sen mi gördün?” dedi. “Şamlılar görüp oruç tuttular Muaviye de oruç tuttu” dedim. Bunun üzerine “Fakat biz cumartesi gecesi gördük, otuz günü tamamlayıncaya kadar veya hilâli görünceye kadar oruç tutmaya devam edeceğiz.” dedi. O zaman ben “Muaviye’nin oruç tutması ve hilâli görmesini yeterli görmüyor musun?” dedim. Bunun üzerine “Hayır Rasûlullah (s.a.s.) bize böylece emretti.” dedi. [295]

İbn Abbas’ın “Resûlullah (s.a.s.) bize böylece emretti” sözü bu hadisin merfu olduğuna delalet etmektedir. Nitekim âlimlerce bu malumdur. Bu konu hakkında sadece bir tane hadis varid olmasına rağmen âlimler iki görüşe ayrılmışlardır:

Birinci görüş; Biraz önce zikredilen Küreyb hadisiyle amel ederek her bölge kendi ru’yetlerine göre oruçlarını tutarlar. Bu, namaz konusundaki tatbikata benzemektedir. Zira her bölge kendi bölgesindeki namaz vaktine göre namazlarını eda eder. Fakat bu görüşü benimseyen âlimler, ru’yetini esas alarak amel edecekleri “bölgenin” sınırlarının tespitinde ittifak etmemişlerdir. Bunun sebebi de konu hakkında sahih ve sarih şer’î bir nassın varid olmamasıdır.

Buna binaen bazıları şöyle demiştir: Sefer mesafesinde ihtilaf etmiş olmalarına rağmen “bölgenin” tespitinde ölçü, her yönden sefer mesafesidir. Diğerleri de buradaki ölçü, ru’yetin vaki olduğu bölgenin hizasıdır, demişlerdir. Ancak buradaki “hiza” kelimesi hem aynı meridyendeki hizaya hem de aynı paraleldeki hizaya ihtimali olan bir sözdür.

Konuyla ilgili şer’î bir nassın olmamasından hareketle burada hiç şüphe yok ki, astronomi ilminin verilerine müracaat edilmesi gerekir ki bu veriler de, bölgenin sefer mesafesine göre tespit edilmesinin ilmî açıdan doğru kabul edilebilir bir tarafı olmadığını tekit etmektedir. Aynı şekilde bu veriler, ru’yetin gerçekleştiği yerle aynı paralel de bulunan diğer bölgeler arasında bu açıdan herhangi bir alaka olmadığını da göstermektedir.

İlmî açıdan doğru olan bir bölgede ru’yetin gerçekleşmesinin o bölge ile aynı meridyende bulunan diğer bölgeler için de ru’yet olarak kabul edilmesidir. Dolayısıyla bu meridyenin batısında olan bölgelerde de ru’yetin gerçekleştiğini evleviyetle kabul etmek gerekir.

Namazdaki uygulamaya göre bu tam tersidir. Zira bir beldede güneşin batması aynı meridyendeki ve bu meridyenin doğusundaki diğer beldelerde de güneşin battığına delalet etmektedir. Ancak bu beldenin batısındaki yerlerde ise henüz güneş batmamıştır.

İkinci görüş; Ay bir yerde tespit edildiği vakit bütün dünyada da tespit edilmiş sayılır. İhtilâf-ı metâli’e itibar edilmez.[296]

Bu görüşü destekleyen şer’î bir delil yoktur. Birçok kişi Müslümanların hepsinin aynı gün oruca başlamaları sebebiyle bunun tatbikatının daha kolay olduğunu düşünür. Buna göre cuma gecesi bir yerde hilâl görülürse bu bütün dünyada ayın girdiği anlamına gelir.

Bu görüşü dikkatle incelersek aşağıdaki sonuçlara varırız:

a. Bu görüş Küreyb hadisi ile çelişmekte ve hiçbir şer’î nassa dayanmamaktadır.

b. Günün başladığı mekân itibaridir. Ne şer’î bakımdan ne de kozmolojik olarak belirlenmiştir.

Bunun açıklaması şudur ki dünyanın şekli küre gibidir. Her an dünyanın bir kısmına güneş doğar, diğer kısmında ise batar. Her an için dünyanın yarısı gündüz yarısı da gecedir. Yani dünyanın başlangıç ve bitiş noktası yoktur. O halde gün nerede başlar? Mekke-i Mükerreme’de mi başlar yoksa başlangıç meridyenin geçtiği kabul edilen Greenwich’te mi? Yoksa tarih değiştirme çizgisinde mi başlar?

Coğrafya bilginleri günün, tarih değiştirme çizgisi diye isim vermiş oldukları çizgiden başladığını kabul ederler. Bu çizgi düz olmayan, zikzaklı ve vehmî/var kabul edilen bir çizgidir. Bu çizginin yaklaşık olarak 180° meridyenini takip ettiği kabul edilir. Örneğin bu çizgi üzerinde cuma güneşi doğduğu andan bu çizgi üzerinde ve batısında gün cuma iken bu çizginin doğusundaki yerde ise cumartesi güneşi doğmuş kabul edilir. Bu son dönem coğrafyacılarının kullanmış olduğu bir ıstılahtır ve daha önce geçen şer’î hükmü değiştirmez.

c. Coğrafyacılara göre günün başladığı vakit gece yarısı on ikidir. Bu da ıstılahi bir husustur ve şer’î açıdan günün başlangıcı ile örtüşmemektedir. Zira İslam’a göre gün, gece yarısında değil güneşin battığı anda başlar.

Tüm bu açıklamalar neticesinde Küreyb hadisi ile amel etmekten başka bir yolun bulunmadığı ortaya çıkmaktadır. Ay bir bölgede tespit edildiği anda aynı meridyendeki bütün bölgelerde ve bu bölgenin batısındaki tüm yerlerde ayın başladığı kabul edilir. Bu meridyenin doğusundaki yerlerde ise ay ancak takip eden gün girmiş olur.

Gün, ay ve yılın hepsi şer’an gece yarısı on ikide değil güneşin battığı anda girmiş kabul edilir. Güneşin batması şekli küre gibi olan dünyada birden olmaz, aksine bunun için yirmi dört saate ihtiyaç vardır. Dolayısıyla ay bütün dünyada yirmi dört saatte girmiş olur. Böylece bir bölgedeki bütün Müslümanlar coğrafi manada değil de şer’î manada aynı gün oruç tutup aynı gün de bayram yapmış olurlar.

Sonuç

1. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadisleri ayların tespitinde hesap ve ölçüme güvenmeyi yasaklamamıştır. Aksine ümmet içinde astronomi bilginlerinin olması halinde hesap ve ölçüye itimadı asıl yapmıştır.

2. Ru’yet-i hilâl, ramazan ayının tespiti için geçerli olan birçok yöntemden biri olup tek hedef ve gaye değildir.

3. Hesab, İslam’ın yasaklamış olduğu astroloji/ilmü’t-tencim ilminin bir parçası değildir.

4. Önceleri zannî bilgi veren hesab ve ölçüm, uzun zamandan beri kat’î bilgiler sunmaktadır.

5. Hesap ilminin ayın tespiti noktasında devre dışı bırakılarak sadece nefyedilmesi noktasında itimat edilebileceğine dair ne ilmî ne de şer’î herhangi bir delil yoktur. Dolayısıyla kesin hesap ve ölçümlere, hem ayın tespitinde hem de bu ölçümlerle çelişen şehadetlerin nefyi konusunda güvenmek daha tercihe şayandır.

6. Ru’yet, hesab ilmi ile çelişmez. Ancak bazı şahitlikler –hilâlin görüldüğü konusundaki– kesin ilmî hesap ve ölçümlerle çelişebilir.

7. İmkânsız bir şeyin olduğuna dair yapılan şahitlik kabul edilmez. Şahidin âdil ve zâbıt olması kaçınılmaz bir zorunluluktur.

8. Ru’yetin gerçekleştiğine dair şahitlik ve ayın otuza tamamlanması noktasında uygulamada pek çok problem meydana gelmekte iken hesap ve ölçüme göre davranmakta pek çok fayda mülahaza etmekteyiz.

9. Şer’î olarak ihtilâf-ı metâli’e itibar etmek racihtir.

10. Şer’î olarak gün ve ayların başlangıcı zaman ve mekân bakımından coğrafî gün ve ay başlangıcından farklıdır.

11. Bir bölgede ru’yetin vaki olması o bölge ile aynı meridyen üzerindeki bölgelerle o meridyenin batısındaki bölgeler için de ru’yetin gerçekleşmesi olarak kabul edilir. Böylece şer’î manada dünyanın her yerinde Müslümanlar aynı gün aya başlamış olurlar.

Hamd âlemlerim Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Şeref el-Kudât, Ürdün Üniversitesi Şerîat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi

Tercüme: Zekeriyya Abdulazizoğlu - Mehmet Yazıcı, DİB, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı.

Buhârî, Savm, 13; Müslim, Savm, 13-15.

İbn Hacer el-Askalânî, Ahmed b. Ali, Fethü’l Bâri bi Şerhi Sahihi’l Buhârî, 4/127, Muhammed Fual Abdulbâkî ve Muhibbuddîn el-Hatîb, Daru’l Ma’rife, Beyrut 1379.

Celaleddin es-Suyutî, ed-Dibâc alâ Sahih-i Müslim, 3/185, Daru ibn Affân, el-Hıbr, Suudi Arabistan 1996.

Buhârî, Savm, 11; Müslim, Sıyâm, 4, 7, 8, 17-20.

Sübkî, Takiyyuddîn Ali b. Abdu’l Kâfî, I/208, Thk. Hüsameddin el-Kudsî, Dâr’ul Ceyl, Beyrut 1992.

Buhârî, Savm, 33; Müslim, Savm, 10.

Sübkî, el-Fetavâ, I/215.

Buhârî, Meğazî, 37.

İbn Hacer, Fethü’l Bâri, 4/127.

Nevevî, el-Minhâc, VII/189, Matbaay-ı Mısriyye.

Bakara, 2/185.

Buhârî, Îmân, 1, 2 ; Müslim, Îmân, 19–22.

Buhârî, Savm, 13; Müslim, Savm, 13-15.

Şakir Ahmed, Evâilu’ş-Şehri’l Arabiyye, Mektebetü İbn Teymiye.

Buhârî, Savm, 11; Müslim, Savm, 2.

Nevevî, el-Minhâc, 7/189; İbn Hacer, Fethü’l Bâri, 4/124; Suyûtî, Tenvîru’l Hevâlik Şerhü Muvatta Malik, 211, el-Mektebetü’t-Ticariyye el-Kübrâ, Mısır 1969; Suyûtî, ed-Dîbac, 3/185.

Müslim.

Rahman, 55/5.

Yâsîn, 36/39-40.

Bu konuda modern ölçümleri ihtiva eden pek çok kitap yayınlanmıştır. Örnek: İmad Abdulaziz Mücahid, Delîlü’l Müslimi’l Felekî, Daru Huneyn, Amman; Dr. Abdulhamit b. Şeyko , Zemenü’l İslam, Mektebetü’l Fellâh, Kuveyt.

Dr. Salih el-Uceyrî, Keyfe Nahsubü Hevâdisi’l Kusûf ve’l Husûf, Müessesetü’l Kuveyt li’t-Tekaddumi’l İlmî ve’n-Nâdi’l İlmi, Kuveyt 1980.

Tam adı Kadı Ebu’l Abbas Ahmed b. Ömer b. Süreyc el-Bağdadîdir. Fıkıh ve Kelam’da Şafiî mezhebinin en önde gelenlerinden biridir. Müzenî’de dahil olmak üzere Şafiî’nin bütün talebelerinden önde tutulur. Hatta kendisine “Küçük Şafiî” lakabı verilmiştir. Yaşadığı dönemde Şafiî mezhebinin en büyük temsilcisidir. Zehebî, İbn Süreyc’i üçüncü asrın başlarındaki müçtehitlerden biri olarak zikretmiştir. Elli yedi yıl yaşamış ve hicrî 306 yılında vefat etmiştir. Bkz. Abdulvahhab b. Ali Tâceddin es-Sübkî, Tabakatü’l Şafiîyyeti’l Kübrâ, 3/21-39, Dâru İhyâi’l Kütübü’l İlmiyye; İbn Kadı Şehbe, Ahmed b. Muhammed, Tabakatu’ş-Şafiîyye, 1/89, Alemü’l Kütüb, Beyrut 1987.

İbn Hacer, Fehtü’l Bâri, 4/124; Suyûtî, Tenvîru’l Hevâlik, 211.

Tacüddin Abdülvehhab b. Ali es-Sübki. Hicrî 727 yılında doğmuştur. Zehebi’nin derslerine devam etmiştir. Kadılık yapmış, yargı kurumunun başına geçerek Şam’da Kadı’l-kudat olmuştur. Bir çok imtiha ve eziyete maruz kalmış, hapise atılımış, sabretmiştir. Tabakatü’l-Kübrâ, Vüstâ, Suğrâ, Kavâid isimli eserleri vardırİbnü’l-Hacib’in Muhtasar ve Beydavi’nin Minhâc isimli eserlerini şerh etmiştir. Hicrî 771 yılında taun hastalığından vefat etmiştirBakınız. İbn Kadı Şehbe, Tabakatü’ş-Şafiîyye, 104/3.

Sübki, el-Fetava, 1, 209.

Sübki, a.g.e, 1, 208.

Şeyh Ahmed Şakir’in Evâilü’ş-Şuhuri’l-Arabiyye isimli eseri, syf, 15’ten naklen.

Tantavî, Ali, el-Fetâva, 224-224, Darü’l Minare, Cidde, Suudiyye, 2. Baskı, 1986.

Mutarrif b. Abdullah b. Eş-Şihhîr. Tabiinin büyüklerinden ve sikadır. Peygamberimiz (s.a.s.) zamanında doğmuştur. Hakkında birçok menkıbe vardır. Fazilet, vera, akıl ve edeb sahibi idi. Dinde büyük bir salabet sahibi idi. Duası kabul olunanlardandı. Babası, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Ammar ve Hz. Aişe’den rivayetlerde bulunmuştur. Hicrî 87 yılında vefat etmiştir. Bkz: İbn Sa’d, Muhammed b. Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 7, 147, Daru Sadr, Beyrut; İbn Hacer, Ahmed b. Ali, el-İsabe fi Temyizi’s-Sahabe, 6, 260, Darü’l-Cil, Beyrut 1992.

İbn Hacer, Fethü’l Bari, 4, 124; İbn Kuteybe, Abdullah bMüslim, Hicrî 213 yılında doğmuştur. Kadılık ve müderrislik yapmıştır. Felsefeye ve inkarcılara karşı ehl-i sünnetin sancaktarlığını yapmıştır. Eserlerinden bazıları: Te’vilü Muhtelifi’l-Hadis ve Uyunu’l-Ahbar, hicrî 276 yılında vefat etmiştir. Bkz: Şeyh İsmail el-Es’ardi, nin Te’vilü Muhtelifi’l-Hadis isimli esere yazdığı mukaddime, Darü’l Kütübü’l İlmiyye, Beyrut 1985.

Sübki, el-Fetava, 1, 215.

Sübki, el-Fetava, 1, 218.

Şakir, Ahmed, Evailü’ş-Şuhuri’l-Arabiyye, 15.

A.g.e, 154’den naklen.

Kardavi, Yusuf, Keyfe Nete’amelü Meassünneti’n-Nebeviyye, 146, Darül Vefa el-Mansure, Mısır, 3. Baskı, miladî 1990.

Yerberi (perigee): Ay’ın ya da yapay bir uydunun Dünya çevresinde döndüğü yörüngede Dünya’ya en yakın olduğu nokta. [ç.n.]

Yeröte (Apogee): Ay’ın ya da yapay bir uydunun Dünya çevresinde döndüğü yörüngede Dünya’ya en uzak olduğu nokta.

Kepler Kanunu: Kepler’in gezegensel hareket yasaları, Güneş sisteminde bulunan gezegenlerin hareketlerini açıklayan üç matematiksel yasadır. Alman matematikçisi ve astronomu Johannes Kepler (1572-1630) tarafından keşfedilmişlerdir. Bu üç matematiksel yasa şunlardır: 1. Yasa: Her gezegen, güneşin merkezlerinden birinde bulunduğu bir elips üzerinde hareket eder. 2. Yasa: Bir gezegeni güneşe bağlayan çizgi eşit zaman aralıklarında eşit alanlar tarar.3. Yasa: Bir gezegenin yörüngesel periyodunun karesi, dolandığı elipsin ana eksen uzunluğunun küpü ile doğru orantılıdır. [ç.n]

Akkâd, Enver Abdü’l Ğani, el-Coğrafya el-Felekiyye, 150, Daru’l Merîh, Riyad 1983.

Ammâd Mücahid, Delîlü’l Müslimi’l Felekî, 47.

el-Uceyrî, Keyfe Nehsebü Hevâdise’l Kusûfi ve’l Husûfi, 17.

Ammâd Mücahid, Delîlü’l Müslimi’l Felekî, 76-213.

Sa’d Şaban, E’mâkü’l Kevn, 167, Mektebetü’l Felâh, Kuveyt, 3. Baskı, 1978; Akkâd, el-Coğrafya el-Felekiyye, 147.

Ammâd Mücahid, Delîlü’l Müslimi’l Felekî, 66.

Katıldığım kongrelerden elde ettiğim bilgiler. Miladî 1992 yılında Ürdün Üniversitesinde ilk olarak yapılan astronomi kongresi hazırlık komisyonuydum. 1994 yılında Ürdün Üniversitesinde gerçekleştirilen uzay ve astronomi bilimleri konferansı ilmî komisyon üyesi idim. 1995 yılında Ürdün Evkaf Bakanlığı’nda Şer’î Astronomi Konferansına katıldım.

İbn Hacer, Fethü’l-Bari, 4, 124.

Ammad Mücahid, Delilü’l Müslim el Feleki, 68.

Tantavî, Ali, el-Fetava, 225.

Mecme’ul-Fıkhî’l-İslamî, Mekke-i Mükerreme Kararları.

el-Kardavî, Yusuf, Keyfe Nete’amelü Mea’s-Sünneti’n-Nebeviyye, 146.

Tirmizî, Savm, 7.

Buhârî, Savm, 11; Müslim, Savm, 2.

Müslim, Sıyam, 5.

San’anî, Muhammed b. İsmail, Sübülü’s-Selâm, II/151, Daru’l Kütübü’l İlmiyye, Beyrut.

Ru'yet-i Hilal
HADİSLER VE MODERN İLİM AÇISINDAN KAMERÎ AYLARIN TESPİTİ
10:23
34:23