Kendine Geç Kalma

Diyanet İşleri Başkanlığı

Yayın Bilgileri

Yayın Tarihi 2025
Kategori İslam Nedir?
ISBN

DELİ BAL MİSALİ

Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.

(Âl-i İmrân, 3/134)

Tatlı mı tatlı, leziz bir gıda ama aynı zamanda bir zehir. Adı deli bal. Belli miktarlarda tüketildiğinde faydası tartışılmaz ama doz aşımı akla ziyan. Tıpkı öfke gibi. Nasıl da baldan tatlı bir duygudur öfke. Geldi mi, toz duman eder her yeri. Öyle ki, toz bulutu aklın örtüsü olur. Deli balı doyumluk yemek misali, öfke de dozunu şaştığında zehir yükler insana. Deli bal gibi, yerinde ve miktarında olduğunda, binler hikmet sebebidir hâlbuki öfke duygusu. Bu duygu sayesinde insan, maddi ve manevi varlığını korur. Sebepsiz değildir insanda var edilişi. Ama deli balın tadına kendini kaptırıp, akla dur diyen bir kontrolsüzlük hâli nasıl zehirlerse bütün bir bedeni, öfke de zehirler. Bal gibi de zehir olur öfke. Büyükler hayattan süzülen tecrübeleriyle, öfke ile kalkanın zarar ile oturacağını söylerler. Bu duygu yıkıcı, harap edici belki de sonrasında yüz kızartıcı olur kontrolde tutulmazsa. Öfke gelir, göz kararır, öfke gider yüz kızarır. Belki utanç, belki pişmanlık ama her hâliyle ziyan bir duygu tortusu kalır ortada. Kırılıp dökülenlerin telafisi olmaz. Dal rüzgarı affeder belki ama kırılmıştır bir kere. Öfkeli insanların ardında da kırık kalplerin yığını birikir. Öfke, öyle yıkar ki affeden de affedilen de beyaz bir sayfa çekemez yaşananların üstüne. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), “Gerçek babayiğit, güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olan kimsedir.” (Buhârî, Edeb 76) buyurur. İradeye sahip çıkıp, duyguların esiri olmamak hakiki babayiğitliktir. Bu öyle bir galibiyettir ki Taif’teki gibi, Mekke’nin fethindeki gibi. Bu galibiyette, öfke yok, gazap yok, anlayış var, sabır var, dua var...

Taif... Umutlar yüklenerek, toprağına varılan şehir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) ve Zeyd b. Harise, iki güzel yürek Taif’in toprağına vardılar. Belki Müslüman olurdu da halkı, Taif yurt oluverirdi hepsine. Öyle olmadı. İmtihan vardı bu işte ve hikmetler yüklüydü bu yolculuk. Ellerine taşlar tutuşturulmuş gençler, ne yaptıklarını bilmez hâlde, mübarek kanını akıttılar en Sevgili’nin. Yaraladılar tenini ve her şeyden öte canını. Üzüldü, kırıldı... O gül sundu, onlar taş attı. O hakkı gösterdi, onlar zulümle karşılık verdi... Haksızlıktı bütün bunlar... Haksızlık ki öfkenin mayası. Ama hiç öfkelenmedi. Affetti. Zehirle doldurmadı benliğini. Cebrail geldi, şefkat elçisi... Rabbin dedi, onlar hakkında ne dilersen yapması için dağlar meleğini sana gönderdi. Selam verdi dağlar meleği, sonra seslendi: Yâ Muhammed! Şimdi, ne dilersen, dile! Dilersen üzerlerine iki dağı kapayayım! Rahman’ın katından gelen haklı ve meşru bir teklif... Neden olmasındı. Üzmüş, kırmış, yakıp yıkmışlardı. “Hayır!” dedi Allah Resûlü. Bilakis, Allah’ın, onların neslinden, yalnız Allah’a ibadet edecek, O’na hiçbir şeyi şerik koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim. (Buhârî, “Bed’ü’l-Halk”, 7) Dua ediyordu Peygamberimiz (s.a.s.). Öfke yok, nefret yok, dua vardı. Öfkeyi yenmenin, şeytanı alt üst etmenin en üst mertebesi. Bundan başka sair zamanlarda da “Allah’ım! Muhammed ancak bir beşerdir. Her insanın öfkelendiği gibi o da öfkelenir. Eğer bir Müslümana haksız yere lanet okur, ağır konuşur, beddua edersem, bunu onun için (günahlarından) temizlenme ve rahmet vesilesi kıl.” (Müslim, Birr, 89) diye dua ederdi. Olur ya bir ihtimal böyle bir şey olursa, bu inciten olma ihtimalini, Rabbe arz ediyor ve O’nun rahmetine vesile ediyordu. Kendini haklı çıkaracak mazeretleri listelemiyor, sadece sabır ve dua ile mukabele ediyordu. Ama ben, ama ben değil, onlara rağmen yine onlar diyordu.

Mekke... Yıllarca zalim müşrikler marifetiyle yapılan eziyetlere beşiklik eden mübarek belde. Öyle bir eziyet ki arz inliyor ve Müslümanlar çıkıyor yurdundan yürekleri yerinden koparak. Yıllarca hasret soluyup, özlemle doluyor sineleri. Bu çok büyük bir haksızlık. Bu çok acı verici. Yıllar sonra Mekke kurtuluyor şerli ellerden. Hürriyetine kavuşuyor, feth olunuyor mübarek belde. Kudret, elinde artık Müslümanların. Mekkeli müşrikler perişan bir hâlde, başlarına geleceklerden korkuyorlar. Yıllarca yaptıkları dolanıyor ayaklarına. Ama yine öfke yok, gazap yok, zaaf yok. “Bugün size geçmişten dolayı azarlama yok.” diyor Peygamberimiz. “Haydi gidiniz, hepiniz serbestsiniz.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 195)

Sevgili Peygamberimizi (s.a.s.) hakiki manada anlamaktan anladığımız ne olmalı o zaman? Onun sünnetine; yapıp ettiklerine tabi olduğumuz kadar, duygularına da tabi olmak gerekmiyor mu? En zor, en güç zaman dahi olsa, Onun bize emanet ettiği, hakiki davranış modelini sahiplenmek, ancak onun duygusunu anlamakla mümkün. Olgun bir insan, kamil bir mümin olmanın yolu haklı olduğunda dahi, şiddetin hiçbir türlüsüne başvurmadan sabır ve duayı yoluna azık etmekle mümkün. Şeytanın büyük bir iştahla, öfke silahını kullanarak, insanların arasına kin, nefret ve adaveti sokmaya çalıştığını unutmadan yol almakla mümkün. Öfkeye yenik düşmenin en büyük yenilgi, öfkeyle kalkmanın en büyük zarar olduğunu bilmekle mümkün. Şeksiz şüphesiz haklı bile olunsa, nezaketli olmayı tercih etmenin insanı hazreti insan kılacağını bilmekle mümkün. Nedamet içinde, Rabbinin kapısına varıp, “...Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum.” (Enbiya, 21/87) diyen Yunus Peygamber gibi, tövbe kapısının tövbekârı olmakla mümkün...

Kendine Geç Kalma
DELİ BAL MİSALİ
10:23
34:23